Kayıtlar

öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Öyküler

Bir kısmı bu blogta yayınlanan ya da blogtaki çeşitli pasajları içeren öykülerim, şu adreste açık erişim okunabiliyor:  https://drive.google.com/file/d/1rFTUs8pkxQKRtx3MrMeik68jz2dGXfiW

Modern Hayat Yerle Bir Oldu

 Ankara'da herhangi bir statta maç izledikten sonra sağda solda takılıp, belki ayran-simit ya da ciğer-kebap, devamında Sakarya diye devam eden hafta sonları... Güneşli öğleden sonraları, zaman: bahar. Kış ise içlik altta. Sonra fermente sıvılar; sarı, kırmızı, beyaz. Bir daha, bir daha... Günler boyunca, bir daha. Dostlar, kızgınlıklar, kırgınlıklar, aşklar. Kadınlar ve erkekler. Biz. Beraber, birlikte ve dip dibe, diz dize. Biz ve onlar. On yıl sonra burada yine buluşalım, olur mu? Olmaz.   On beş, yirmi, yeniden... Hadi eyvallah. İnsanların içinden, kalabalıkların içinden kaçıp geldiğim bu sığınakta, ilmik ilmik işlenmiş bir el sanatının karşında oturuyorum. Ilgıt ılgıt gelen geçmiş rüzgarların ısıttığı yüzümün tanıklığında.... Islık ıslık öttürülmüş bir geçmiş; bir melodi, bir ezgi. Eskidi. Elden geçirilmesi gerekli.   Anılarımı elden geçirip birer sanat eserine aktarmak istediğimde, bu konuda eğitimsiz ama hevesliydim. Belki uygun bir yer, uygun zaman, koşu...

Giden değil kalan

 Ayakları onu yine bu sapa yola sokuyor. Beyni ile kasları arasındaki gergin ilişki... Düzenli ziyaretleriyle kendini yakınları gibi hissetmişti demek ki. Aslında günlük yürüyüş rotasını değiştirip girdiği ağaçlı yolda birden karşısında beliren bir evdi. Kendi geldiği taraftan pek gelen giden izi yoktu. Diz boyu otlar ezilmemişti. Karşı tarafta ise nadiren gelen araçların açtığı izler yine inatçı otlar tarafından örtülüyordu. Çok ziyaretçileri yoktu anlaşılan. Kim gelir bu kadar sarp bir yere? Gelmek zorunda olanlar belki. Onlar da önce korkmuş, sonra şaşırmıştı aslında. Kimdi bu adam; hırlı mı hırsız mı? Yıllar önce yaptıkları, belki bir ara para bulursak büyütürüz dedikleri kulübede onları haftada bir ziyaret eden yabancı. Gide gele kendini sevdirdi. Ekmek, su, bir şey lazım mıydı? "Siz inemezsiniz bu kadar yolu; alayım ben."   Yaşlı bir çift. İki çökmüş beden. Belki çok yaşlı değiller ama beklemekten yaşlanmışlar. Hayatın yükü omuzlarında. Çocuklarını, torunlarını, onl...

yaşadım ve çaldım

 Bizim evde hiç müzik aleti olmadı ama çevremde de oldukça çoktu. Arkadaşlarımın gitarları, bağlamaları, kemanları her zaman saygı duyduğum nesneler olmuştu. Tellerine, penalarına, mızraplarına, saplarına dokunmak bana başka bir zaman geçişin olasılığını hissettirirdi. Bu hisler pratiğe uzun süre dökülmedi. Tabii bunlar bir yandan da zenginlik göstergesiydi. Bizim gibi memur ailesi için bunlar tamamen lükstü. Öyle 5 yaşında ilk bestesini yapan, 9 yaşında ilk ödülünü alan müzisyenlerden değilim anlayacağınız. Pek bir aile desteği falan da görmedim. Yine de içimde bir müzik sevgisi olduğunu söyleyebilirim. Genelde haber dinlemek için kullanılan evin önemli şahsiyeti radyoda, ben engel olmazsam hemen kapatılan klasik müzik eserlerindeki aletlerin ne olduğunu, ansiklopedilere bakarak tahmin etmeye çalışıyordum o zamanlar. Müziği hayal ediyordum diyebiliriz. Başka bir aleme geçmenin aracısıydı o. Şimdi sizlerin karşısında bir başarı hikayesi olarak otursam da aslında benim piyanoyla mac...

Devrildiğin Yer

 Yerde, sırt üstü gökyüzüne bakıyor. İki uzun kavak... Ömrü gibi uzun, geçip gitmiş zamanlar; buralarda kimler böyle dinlendi, ne çok çoban çömeldi, ne defineler gömüldü unutuldu gitti. O da bu zamanın içinde bir nokta. Haşırdayıp duran, hafifçe sallanan, hatta en üstlerde sanki fırtına varmış gibi savrulan ince dallar yapraklar... Kökten uca doğru incelen hatlar, hep daha uzağa gitmeyi anımsatıyor. Onlarda güçlenecek elbet, kökler izin verirse. Kendi gibi devrilip kalmazlarsa...  Gittikçe gömüldüğü toprakta artık daimi bir misafir olmak üzere. Gençliğinden bugüne onca mekan dolaştıktan sonra, bir gezgine yakışır biçimde neredeyse hiç bilmediği, hiç tanıyanın olmadığı bu unutulmuş mekanda tarih oluyor. Ne denizciler, ne dağcılar geldi geçti hikayesinden. Çok konuşanlar, çapkınlar, hiç konuşmayanlar, münzeviler, hastalar, kendiyle ve başkasıyla derdi olanlar... Hangi kategoriye girdiğini hiç bilmedi. Bazıları onunla ilgili tespitler yaptı ama onun içine sinmedi. Belki de o yüzd...

Aynısından İki

 Masaya yıkılıp kalmıştım. Elimdeki bardağın ıslaklığı ile alnımı koyduğum kolumun gittikçe acımaya başlaması, o sırada hayatla kurduğum tek duyusal bağlantılardı.  Sıcak yaz rüzgarının ve denizden gelen şen şakrak seslerin diğer duygularımı harekete geçirdiği söylenemezdi. Kafam başka yerdeydi, bedenim başka. Sinir uçlarım körelmişti. Biri masama oturup konuşmaya başlayana dek... Önce kulaklarım, sonra baş ağrım geri geldi.  Tasarımcı olarak tanıttı kendini; insan hep önce tasarlar, sonra uygular. Halbuki her şey bu kadar doğrusal değildi.  Benimle konuşup konuşmadığını anlamak için etrafıma baktım. Bir yandan da bu kafayla hangi tuzağa düşürülüyorum diye düşünüyordum. Amerikan filmlerinden bilinen sahneyi yaşayıp yaşamadığımı kontrol ettim. Kamera açısı genişliyor; ben, masa, o, kumsal deniz ekrana giriyordu. Hayır, başka kimsecikler yoktu. Bir yandan elimdeki bardağın, oturduğumuz altılı masanın, üzerimizdeki gölgeliğin fiziksel ve matematiksel yönlerini anlatmaya...

Acının Tarihi

 Boynumdan yukarı doğru çıkan her türlü damarı hissetmemi sağlayan ağrı, baş ağrısı kategorisine alınırsa haksızlık edilecek cinsten bir doğa olayıydı. Bu başlı başına incelenmesi gereken bir fenomendi. Sinüzit-migren-Hegel diye giden ağrı silsilesinin yeni aşaması olabilirdi. Bilim insanlarına bunu incelemesi için bir fırsat vermeliydim. Bedenimi bilime adamalıydım. İlk adım olarak nöroloji servisini seçtim. Bunun çözüm bulacak tek yer olmayacağını biliyordum. Sırtıma o mavi yelek geçirilecek, pek çok makinenin içine girip altına yatacak ve yatıp kalktığım beyaz zeminlerde izimi bırakırken bir yandan da bilim tarihine adım geçecekti. Başı ağrıyan o adamdan daha fazlasıydım!  Muayene öncesi sıramı beklerken benim gibi tarihe geçecek diğer yarışmacı adaylarıyla göz göze geliyordum. Kim daha ileri gidebilecekti! Kimin adı bir model olarak kayda geçecekti. Kim daha çok ağrıyordu, kim daha sorunluydu! Hadi bakalım... Yarış başladı. İri yarı hemşire adımı okuduğunda diğerleri ne ka...

10 no'lu Öykü

 Sıcaktan bunalmış halde, gittikçe uzayan sokakta, gittikçe sararan nesneler içinde son çabalarımla bir kaç adım daha attım. Nesneler sanki eriyip birbirine girmeye başlamıştı. Sonra ilk bulduğum gölgeye sığındım, yanımda sokak hayvanları için bırakılmış bir su kabı vardı ki bir ara gerçekten içim gitti içmeye. Bir kedicik hislerimi anlamış olacak ki bu bize ait dercesine gelip yalandı sudan. Ellerimi yere koydum; yerlerin buz olduğu bir günü anımsayarak içimi serinletmek istedim, bu sıcakta düşünülebilecek başka bir şey yoktu.  Takatimin niye bittiğini kafamı kaldırıp karşımdaki binaya bakınca anladım. Evet, burasıydı. Demek kas hafızam beni yanıltmamıştı, ancak bu kadar yürümeye alışıktım. Yine de orası mı burası mı diye bakındım biraz; ağaçların üstüne kar taneleri serpiştirmeye çalıştım. Sokakta kimsecikler yoktu, sararmış binalar gittikçe bir mısır tarlası görünümü aldı gözümde. Halisünasyona başlamıştı zihnim belki de. Beni buraya getiren bir takılı kalmışlık ve tutsaklı...

9 no'lu Öykü

 Öylece duvara bakarken  bir şeylerin kitaplıktan aşağıya doğru sızdığını fark etti. İnce bir çizgi, siyah bir kan gibi, bir karınca sürüsü akıyordu duvardan. Gözlerini biraz kırpıştırıp odaklanmaya çalıştı. Böylece dümdüz değil de inişli çıkışlı bir şeylerden oluştuğunu fark etti. Bir harf katarıydı bu. A'lar, H'ler, küçüklü büyüklü harfler arka arkaya dizilmişti. Önce aşağı doğru sonra hafif bir kıvrımla yukarı. Bir tepeden diğerine giden harf treni.  Yavaşça doğrulup duvara doğru yaklaşırken dizlerindeki kalem ve defter de yere düştü. O sırada ince çizginin yavaş yavaş dağılıp birer sıra olmaya başladığını gördü. Kitaplıktan duvara akan hat, yeni bir düzene giriyordu. Karaltı gittikçe anlamlı hale gelmeye başladı.  Akıntıyı kaynağına doğru takip etti. Bir kitabın içinden kan gibi sızıyordu harfler; duvara doğru akıp orada yeniden sıralanıyorlardı. Kitabı çekip aldı raftan, açtı, o ince sızıntı dağıldı birden. Harfler pat diye yere düştü. ayaklarının dibinde m...

8 no'lu öykü

Zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir. Beklerken eski defterleri açmakta da... Kapatılmış muhasebe kayıtlarını bozup yeniden denkleştirmeye çalışmak huyu da ailevi olabilir. Tedirginlik ve kötü bir şeylerin olacağını beklemek ise yaşanılan toprakla ilgili... İşler yolunda giderken, olan biteni fazla dillendirmeyip susmak, gelenek görenek meselesi. Sevip kolladığımız şeylerin eriyip gitmesi, tersine dönmesi, alışıldık. Hayalkırıklıkları üzerine inşa olmuş bir hayatı en güçlü yapıştırıcılarla yapıştırsam da bağlantı izleri belli oluyor. Yapıştırıcıyı bolca sürüp üflüyorum hızlı hızlı; nefes al ver nefes al ver. Yaşa, yaşa, yaşa, ölümüne yaşa! Yani o kente gitmesem, şu kişiyi seçmesem, bu sınava biraz daha çalışıp başka bir işe girsem... İstek kiplerinin dilek-şart kipine dönüştüğü günler. Seç, çalış, gir, yap. Otur ve yaz. Anılarım. İyi denemeydi. Daha önce de çeşitli denemelerim oldu; farklı şehirlerde yaşamayı ve farklı işler yapmayı denedim. Nedense hep dönüp dolaşıp bu...

biraz daha uzun öykü denemeleri #7

Deniz kenarında yürüyorum soğuk havada, kendi kendime konuşuyorum sanmasınlar diye kimsenin duymayacağı mekanlar seçiyorum. Ses kayıt cihazımı açtım; konuşuyorum: "el yordamıyla yaşamaya alışmıştık yıllarca, şimdi biraz daha açıldı sanki gözümüze ışık geliyor yavaştan, insanlar insanlar her yerdeler parlıyorlar çarpa çarpa büyüdük onlara gözümüzü aldılar, yerine ne verdiler, organlar, birbirinin yerine geçiyor belki de iyi kötü yolumuzu buluyoruz, hayır kötü manada değil, bir yol buluruz ya da gerekirse açarız manasında, yollar tıkanınca yine de bir şekilde nefes almaya devam ettik, ışıklar yoktan geldi ve bizi buldu, şimdi bizim gibi birileri bizden habersiz içeride kıyıda köşede büyümeye devam ediyor. yine elimizi koyuyoruz orada mı acaba diye, hala hayat var mı diye, yüksek ses dalgalarının etkisini göstermeyen elimizin sıcaklığını hissedecek mi diye. elimizi kolumuzu bağlayan kaderin kafasının dikine gitmesine inat hala ayaklarımızı kullanalım, dikelelim ve kendi hayatımızı ...

minimal öykü denemeleri #6

Koltuğa oturur oturmaz çantasından kremini çıkarıp sürdü, bana da uzattı, kayısılı, kulaklık kalkanımın arkasından yanaklarımı yukarı kaldırıp "teşekkür ederim-bi uzak dur" karışımı mimiğimi yapıp yine camdan dışarı baktım. Bi' hareket edemedi şu otobüs. Cam kenarı, kurtarıcı olmuyor kimi zaman. Annem soğuk olur kızım, oradan alma dese de muavinin orasını burasını değdirmesinden daha kötü değil. Çantasını karıştırıyor bizimki, saçlar başlar yerinde, çanta orijinal büyük ihtimalle. Kentin özel üniversitelerinden birinde olma ihtimali yüksek ya da işletme bölümünün potansiyel-presantabl-satıcılarından. Dış görünüşün önemli olduğun katılıyorum. Sevgili seçimlerimde hep ilk sırada o gelir, huyum kurusun. İç güzellik safsatasına bir türlü ısınamadım. Belki bir zamanlar, eskiden... Çaprazdaki yakışıklıyı keserken de aklıma geldi; önce çekicilik. Şimdi o kayısı kokulunun koca çantası görüş açımı kapasa da kısa bir geçmiş turu yaptırdı bana, burnu güzel çocuk. Benim o edebi haval...

minimal öykü denemeleri #5

Selanik Caddesi ile Kızılırmak Sokak'ın kesiştiği yerde buluştuk. Nepal'den ithal garip desenli uzun eteği ile Hindistan'dan gelmiş heybe tipi kırmızılı siyahlı çantasıyla Uzak Asya ıtırlı kokularını bünyesinde taşıyordu. Saçlarının birazını rastalı gibi ördürmüş, böylece Latin Amerika'ya geçiş yapmıştı; kulaklığından dinlediği müzik yayılıyordu; Kuzey Avrupa cazı. Bütün dünyayı bünyesinde toplamış Miss Universe. Bense buram buram tarhana kokan Anadolulu: Babamdan kalmış gömlek ve hırka ile kuzenin ikinci el kotu. Neyse o Lee Cooper'dı; iyi kötü dünyayla bağlantım vardı. Karşıdaki kafe yerine, kahveleri pahalı diye girmeye çekinsek de çaldığı müzikler hep ilgimizi çekerdi; ilk buluştuğumuz yere, Orta Dünya Cafe'ye gittik. Dünyalar arası bir diplomasi krizi olacağı belliydi sessizliğinden; en son messenger'da buluşmak için yazıştığımızda anlamıştım bir şeyler olduğunu, iletisinde bana çakmış gibi gelmişti. Burada kitap değiş tokuşu yapmıştık, ikimiz de İmge...

minimal öykü denemeleri #4

Geniş, gepgeniş bir alan; yemyeşil otlar uzanıyor karşıdaki çayırda ve yukarı yamaca doğru koyulukları artıyor. Aralarında beyazlı siyahlı koyunlar. Benim koyunlarım. Gözetimim altında. Altımda kocaman bir kaya. Elimde sopa, çok mistik. Dünyayı yönetiyorum bu kayada, eski büyücüler, şamanlar, kabile şefleri gibi. Masa başı işi yapmak istemiyorum diye çıktığım ergenlikten kayabaşı işi yaptığım olgunluk günlerime... Okul bitip eve dönünce ne çıktın sen şimdi diye sordu büyük ninem. Adam olup çıktım dedim, adam. İlk insan ben değildim bu yola giren, sonuncu da olmam elbet. Sınavdı, başvuruydu, şehre geri dönsem mi derken elime sopayı tutuşturdular, gençlere kredi veriyormuş devlet. Çoban kalmamış köyde. Zaten sen insanları yönetmek isterdin hep, önce hayvanları yönet. Stajımı çoban olarak yapıyorum. Bu eşsiz manzarada Hasan Ali Toptaş tasvirleri yapmak mümkün ama olmuyor. Ne çiçeğin üstündeki arı, gezip dolaştığı yerler hakkında bana bilgece nasihatlar veriyor, ne yamacın ucundaki tek b...

minimal öykü denemeleri #3

Üstümü başımı kontrol edemeden evden çıktım. Ne oldu yine bizimkine? Bir de bize derler belli dönemlerde bir hallere giriyoruz diye. Ya erkekler girmiyor mu? Belki de hiç çıkamıyorlar o hallerden. Neye kızmış olabilir? Çocuğu bile öpmeden çıkıp gitti, onu hazırlayacağım diye geç kaldım. Servisi bu hafta üçüncü kaçırışım, artık beklemiyorlar bile. Otobüs durağı kalabalık, yine kaçamak bakışlar oramda buramda. Reklam panosunun camından kendimi süzüyorum. Bu takımı pazartesi de giymiştim. Kirliye koymamışım. Otobüste çantamı yine taciz dokunuşlarına karşı ne tam önümde ne tam arkamda tutmalıyım. Öyle bir kirik noktada, koltuk altımda. Yoksa bu sefer kapkaça da maruz kalabilirim. Ne çok şey düşünmek zorundayız biz? Biraz erken inip yürüsem mi ama bu topuklularla da yürünmüyor yahu. Otobüsün dolanıp durması iyice geciktiriyor beni. Ofise girdiğimde, gözetleme noktasından patron yine süzüyor baştan aşağı: bu kaçıncı gecikişin? Kafamla selamlayıp geçerken, aşağı inen gözlerinin orada kaldığın...

minimal öykü denemeleri #2

Kapının ziliyle uyandı. Sanki ilk çalışı değildi, gittikçe sıklaşıyor ve uzuyordu çünkü. Zilin üzerindeki parmak telaşlıydı belli ki. Pijamasıyla çarşafı aynı renkte miydi, yoksa henüz gözünü yarı açtığından mı öyle gelmişti? Beyni değil ama kasları onu kapıya kadar getirdi. Kapıyı açtığında karşısındaki çocuk bir adım geri gitti, gözlerini kırpıştırdı, yüzü biraz ekşidi. Muhtemelen içeriden gelen anason kokusu çocuğu sersemletti. Böylece sersemlik dengeleri biraz da olsa yakınlaştı. - Ahmet Bey, yayınevinden geliyorum. Dün teslim edeceğini söylemişsiniz dosyayı ama sizden ses çıkmayınca beni gönderdiler. Telefonunuz da... - İnsan bir günaydın der. Tamam getireceğim yahu... Pazartesi dedim. - Bugün salı. Akşam oldu bir de. - Nasıl? - Salı bugün, dün için teslim ederim demişsiniz. Telefonunuz da... - Ne salısı ya? - ... - Ne yapıyorum ben iki gündür? - Bilmem, sanki yeni uyanmış gibisiniz. Herhalde uyudunuz. -İki gündür mü? - Telefonunuz kapalı olduğu için ulaşamam...

minimal öykü denemeleri #1

- Abi günaydın; bizim işi unutmadın değil mi? - Yok, yok, onu şey yapacağız, ilgileneceğim, göremedim adamı... (hangi iş?) -Aman unutma abi, Allah razı olsun... -Yok canım, şey yaparız, merak etme, ne demek... (Allah'la baş başa bıraktı beni) Soğuk yüzünü yaladı, gözlerini kırpıştırdı, timsah gözyaşı gibi bir şey kenardan aktı, beresini kafasına gömdü, daha sabahın köründe omzuna sorumluluk yükleniyordu. Adımlarını sıklaştırmak istedi ama arkasından ona bakan gözlerin örümcek ağlarını da hissetti. Sanki ilerleyemiyordu, kopmak için şöyle bir sırtını oynattı, paltosunu toparladı. Adımları hızlandı, hava soğuktu, bu adam da nereden çıkmıştı şimdi karşına. Yaşamsal bir mesele.. İş, güç.  Geçenlerde işten çıkarılmıştı, apartman girişinde yine böyle denk gelmişti de nereden estiyse "bir bakalım bizim şirkete" diye ağzında kaçırmıştı. Şimdi karşısına çıktı. Hayat, zor. Engeller. Kendini kurtardı da sıra başkasına... Derken sağdan gelen servis otobüsünü fark etti. Ama ...