Kayıtlar

yalnız bir stat: Cebeci İnönü

Resim
(Ankara'dan devam edelim öyleyse... Birgün-Spor sayfalarında yayınlanan kısa bir güzelleme; Ankara'yı sevmek Cebeci'yi de sevmektir biraz. Yazıya parantez arasına alınan müdahalelerde bulundum, güncellik bağlamında...) Ankara’da bir hayalet stat: Cebeci İnönü Stadı. Korkutmaktan vazgeçen hayaletler gibi… Hüznün başkenti Ankara’ya belki de böylesi bir stad uyar; sadece bilmesi gerekenlerin bildiği, "bir sırrı herkesten saklar gibi" kendi içine dönmüş, bir köşede soluyor, Ankara’nın kuru kalabalığı arasında kaybolmuş gidiyor. Yıkıldı yıkılacak gibi duruyor ama eski toprakların kendine özgü dayanıklılığı mı var ne üzerinde? Yıkılamama nedeni için, yapımı sırasında tribünlerinin altında kalan küçücük bir örümceğin şimdi devasa kolları ile büyüdükçe büyüdüğüne; onun ortaya çıkmasından korkulduğu için mazinin yaşatıldığına inanlar da var. Şimdi uzakta kendisi. Ama biz onun yerine de ziyaret ettik onu bu hafta, Ankara Demirspor’un ev sahipliğinde... Aslında benzerl...

"ey iyi kalpli üvey ana..."

(bu kez biraz daha eskilere gidiyoruz sevgili dinleyiciler, 2004 yılına uzanıyoruz hep birlikte... Bu karlı günlerde, kara kışın koynunda, Ankara'ya dair hissiyatımızı yoklarken yeniden; eskilerden bir Ankara yazısı geliyor sizlere...ki kendisi aynı zamanda matbu olarak kayıtlara geçen ilk yazılarımızdandır-ilkini daha sonra başka bir kontekste radyolarımızdan yayınlarız-; daha sonra editörlüğüne terfi edeceğimiz Birgün gazetesi Gençlik sayfasında yayınlanmıştı, saygıdeğer kafcamus 'un onayıyla) Cemal Süreya, "ey iyi kalpli üvey ana" diye sesleniyor Ankara’ya bir şiirinde; belki de en iyi bu dize niteliyor ne gönülden sevilebilen ne de vazgeçilebilen Ankara’yı- en çok İstanbul’a dönüşleri sevilen; tene ve ruha hissettirdikleriyle hep soğuk olarak anılan ; daha da kötüsü “ceberrut devlet” in simgeleştiği-ete kemiğe büründüğü bir şehri… O bize sonradan sunulmuş, sevmemiz-karşılıksız boyun eğmemiz istenmiş bir üvey ana; ama sevenleri ne diye bağlanır O’na; yoksa tüm ...

günlerin (bilinç) akışı

(gün be gün mevsim dönümüne yaklaşırken ya da özlerken onu karakışın ortasında, eskilerden-Kasım 2005'ten- yayınlanmamış bir metin, klasörlerin derinliğinden internetin okyanusuna bir damla daha...) Güneş üzerimize pis bir gölge bırakarak gidiyor kirli bir sarının içinde uzak ufukların ardına, batıyor ya da doğuyor orda yeniden, birbiri ardına, benim için batan onlar için doğum, bize bıraktığı renk skalasının zenginliğinden bir buket ve renklerin en acımasızı (siyah), yorgunluktan bitap düşmez mi batıp batıp doğmak yeniden küllerinden, yorulur insan yıldız olmak gerek bunun için ışık saçmak, belki, hafif bir rüzgar, denizden mi geliyor acep, içten içe yarışıyor pis gölgeyle, benden yansıyan, o kadar ağır ki kıpırdamıyor zırh gibi çökmüş üstümüze ama bizi fokurdatıyor-kaynatıyor sıcağıyla ruhuna işliyor, beni sessizliğe iten ne, mevsimlerin beni ezip geçişi mi, bu ağır örtü üzerime çektiğim, aidiyetsizlik mi... Hiç bir şey yapmak istemiyorum batıp batıp doğamam yeniden, düzlük ...

"duymuştum şehirdeydim"

Cenk Taner, Roll'un Ocak sayısında, Oğuz Atay üzerine konuşurken kulağımızı çınlatmış ; bir de demiş ki, duymuştum şehirdeydim, disconnectus erectus mevzuu üzerine konuşurken çıkmış. E o zaman malumu ilan etmek, -mişli geçmiş zamanın hikayesini yazmak görevimiz, şöyle ki; neredeyiz biz? sakin miyiz? karanın bittiği bir yerde, bir yerdeyiz. içmişiz biz, sudan da başka benim de bir derdim vardı bu adamla. ne dersiniz? nerdeydiniz? "aşk?", hmm duymuştum şehirdeydim. zenginiz biz, çok çoook paranın bittiği bir yerde bir yerdeyiz. teselliyiz kendimize. acayip rüzgar çıktı girerken tam denize. kargasekmez yokuşunda, kuşlar gördük kış başında. e gelmişti güneylerim, duymuştum şehirdeydim. dolu yağdı yılbaşında. kulağımda "la bamba" "por ki sere" demiş miydim? duymuştum şehirdeydim. haklıymışsın, hayat fani e faniyse tıbben yani. hipokrat dans ederdi, tıp! duymuştum şehirdeydim. kuşlar sekti kalp yolunda, bir şehir yok haritada. ismi varsa cismi yok; duymuştum...

faaliyet raporu

YÖK Başkanı Yeni Şeyler Mi Söyledi?: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7886 Şekerspor-Adana Demirspor: Futbol Üzerinden Memleketin Seyrine Dair : http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7912

hayata tribünden bakmak...

Futbol birçokları için saçma bir alandır, kafa yormanın gereksiz olduğu; tribünler de kalabalıkların yığıldığı anlamsız bir bütün… Onlar, 11 kişinin bir topun peşinden koşup onu bir çizgiden geçirmeye çalışmanın, neden bu kadar büyütüldüğünü merak eder; “hadi onlar para peşindeler, ya onların peşinden koşanların derdi nedir” diye hayıflanırlar. Doğrudur, belki haklı oldukları noktalar da vardır; ama hayat ne kadar anlamlı bir bütün ve ona dair sorulara aranan cevaplar net ise, futbol için de bu geçerlidir; çünkü “futbol, fena halde hayata benzer”, bizzat onun içindedir. Dolayısıyla ortada yaşamsal bir sorun vardır. Bu soruna dair, kişisel bir savunu yapmak isterim, izninizle… Bazen evimin az ötesindeki Cebeci Stadı’na bazen de saatlerce yol tepip kilometrelerce uzağa gidiyorum hayatın bu alt-kümesine dahil olmak için. Bazen içinde bulunduğum kitle, sahadaki kalabalıktan daha az oluyor, bazen onları “tükürükleriyle boğacak kadar” kalabalık. Bazen sessizlik hakim oluyor, sahadaki iti k...

bir yıl daha biterken(2)

(evveliyatı şurada ) 25 ve 8; yıl başlarımın numaraları; ben bu kente geldiğimde doğanlar artık okullu oldular; doğduğumda ekilen çınarlar çeyrek asırlık oldu, gölgesinde ne aşklar yaşandı ve dahası "tamam hayat başlıyor" dediğimdekiler konuşmayı öğrendi ki 2005 yazıydı TAŞTİ'de ilk ağzımda çıktığında; ondan beridir 4 kere daha başladı hayat (lütfen hemen bozmayın, her gün başlar biliyoruz bu meret; geçmişten kopma bağlamdan dönemsel bir ayrım bu, lütfen!) 4 keredir başladı ve bitti; parasızlık ve yalnızlık, sefalet ve merhamet. yeni işler, yeni evler, sanki hiç bitmeyecek günler, yeni şehirler, yollar, yolculuklar, insanlar, hikayeler, neler biriktirmedim ki içimde ve sonuçta bir koza gibi örülen ağın içindeki tutsaklık. dön-dolaş aynı yerdesin, ekmeğin emrindesin. yeni bir yıl biterken, güneş dönüp dururken benim gibi hattında, dünya dönüp dururken etrafında, sınırında hiç şaşmadan, 365'te 1 de olsa bir ihtimal bugünü yaşamak; değer beklemeye, yeniden doğmaya ve...

30 yıl olmuş öleli: yaşamalı ve burunlarından getirmeli

2002 yılıydı; bir şeyler değişiyordu; bir şeyler akıyordu; ki o zamanlar böyle yyy sorunsalım yoktu-başka şeyler vardı ama sorular artıyordu; geçmişle bağ kopuyordu, ne kadar olabilirse işte, okuyordum-okuyordum-iyi okuyordum; bir yandan çelişkiler netleşiyordu, kutuplar beliyordu; derken bi yerden başladım- korkuyu beklerken -ki bir şeyleri beklediğim ortadaydı-halen öyle, bu debelendiğim çamurdan çıkmalıydım-ama olmadı; neyse; memleketin çeşitli köşelerinde, beytepede sırada, toroslarda bir çam altında, çukurovada varoşunda bir balkon kuytusunda, otobüs koltuğunda, tren vagonunda; her neyse, okudum, sonra tehlikeli oyunlar , sınırdaki oyunlar, kendi kendine konuşmalar- ki istanbuldaydım o zamanlar-sonra artvin; sonra işte o: tutunamayanlar . başladı ve bitti. her şey çok çabuk oldu; ama iyi oldu. başlayan ve biten başka şeyler de vardı; denk geldi, cuk oturdu, yeni bir çerçeve oldu, anahtar kelimeler değişti, imgelem değişti, artık yeni bir dil kullanıyordum sanki ve bünyeme zerk olm...

tüm Demirsporlar'ı seviyorum!

Tüm Demirsporları seviyorum; onların hepsi kan kardeştir; mavi-lacivert denizin farklı kıyılarıdır; armaları gibi kaderleri birdir... Demiryolunun iki rayıdır onlar, son durağın yakın olması umurlarında değildir... Adana’daki için, Seyhan Oteli durağında inip, iki yanında da turunç ağaçları ile bezeli -ki o turunçların kuzenleridir Gazi Ortaokulu’nun bahçesinde, bankların ayakları arasından geçirmek için teptiğimiz, suyu çıkana kadar peşinden koştuğumuz- yol boyunca benim gibi stada süzülenle beraber, kebap dumanları arkasına saklanan 5 Ocak’ın eteklerine sığınmayı, ya da Gazipaşa’yı turlayıp atkılarla, formalarla ele güne maça gittimizin duyurusunu yapıp, Vali Yolu’ndan ya da ara sokaklardan, içimden şarkılarla alkışlarla ortalığı inletmek gelse de, çoğunlukla sessizce kalabalığın arasına karışmayı, sonra içlerinde olmasam da yanlarında olmayı sevdiğim şimşekler in huzursuz bekleyişlerine ortak olmayı severim. Onların arasından şöyle bir stad çevresini turlayıp, mavilacivert denizde...

bunu evde deneyin!

Ankara Caz Festivali kapsamında Michele Rabbia-Antonello Salis ikilisinin konserine gitme şansı buldum, 24 Kasım gecesi. Bu yıl 10.su düzenlenen etkinliğin mutat mekanı ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu’nda gerçekleşen konsere, tam anlamıyla şans eseri gittim ve uzun süre sonra ilk kez şansıma teşekkür ettim. Çünkü 1,5 saat boyunca sahnede kalan ve aralıksız (evet aralıksız!) çalan ikili tek kelimeyle çılgındı! Piyanoda Salis ve davul-perküsyonda Rabbia, uzun süreden beri seyrettiğim en ilginç konseri sahneye koydular. 8 yıllık Ankara maceramda, neredeyse her yıl bu festival kapsamındaki konserlere giderim ancak ilk kez bu kadar farklı bir deneyim yaşadım. Farklılık, ikilinin müziği bildik kalıpların ötesine taşıyarak “ses”le kurdukları doğal bağlantıdaydı. Öyle ki, Rabbia balondan radyoya, çeşitli oyuncaklardan önündeki hoparlöre, bir ipe ve hatta vücuduna kadar her şeyden ses çıkardı ve bunu piyanodaki Salis’le muhteşem bir uyum içinde yaptılar. Çoğu yerde müzisyenl...

uçsuz bucaksız azınlık...

Kafamızda kurguladıklarımızın, birileri aracılığı ile dışarıda yansımasını görmek çoğu kez şaşkınlık verir. “İçeride” anlamlı olan şeylerin “dışarıda” ne hal alacağı bilinmediğinden, birilerinin bizim derdimize derman olmasını beklemek tedirginlik yaratır. Bu tedirginliğin, şüpheciliğe ve inançsızlığa yol açan yanı sanki daha çok tercih ediliyor gibi, ki sonunda “kimse beni anlamıyor” batağına saplı kalınan… Ancak var oluşsal sıkıntılarının anlamlı bir mecraya akması için, kimi zaman tek başına mücadele edebilmek de gerekir, aslında tek olmadığını bilerek. Gençlik denen garabetin içinde, böyle bir azınlık da var, ucu bucağı bilinmese de… “biz kim; kim ki onlar…” Canı sıkkın bir kuşak, farkında olduklarının acısını hisseden… Başka türlü bir şey isteyen, bunun için önce başka türlü biri olmanın gerektiğini bilen tam da bu nedenle kendiyle bir alıp veremediği bulunan; kaçıp gidecek bir yeri olmadığı için de kendiyle dalgasını geçen, ironik bir kuşak bu. “bırak bu işleri” önerilerine k...

kaptansız gemi

"kaptansız bir gemi, neye yarar sanki? işte o bendim: kafam şarabi... bak yaşlar kaç oldu; gözümüzde büyüttük onları, satın aldık. ne bilseydim; insan bazen ayrı düşermiş kendinden, ve bilseydim meğer bu vicdan ödünç alınmış insanlardan. yaşıyorum içim gölmüş, ölüyorum dışım çölmüş. yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara… ben bir duaydım, derin uyku adamı. uyandırma, hiç yoktan ölmeyeyim. bu gece radyoda yine o şarkı, kapatma, hiç yoktan düşteyim. ne bilseydim insan bazen ayrı düşermiş kendinden. ve bilseydim: meğer bu vicdan, ödünç alınmış insanlardan. yaşıyorum içim gölmüş, ölüyorum dışım çölmüş. yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara… yaşıyorum içim gölmüş, ölüyorum dışım çölmüş. yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara… yaşıyorum içim gölmüş, ölüyorum dışım çölmüş. yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara… " (cenk taner-yaşıyorum ölüyorum-kum.)

çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşçasınagillerden

...çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır. her olayda bir kenara çekilenler gerçekten de bir kenarda kalacaklardır. yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler, bunda başarıya ulaşacaklardır. kimse, onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile, yedinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır. cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. hayattan çıkarı olmayanların hayatı, çıkmaza sürüklenecektir. kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlaya...

bir ben var içimde:

(disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsanboyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer.Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuşyukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer).Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görmeduygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar.Dişilerinide aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlardayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrıyerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşıbirleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başkahayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler.Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yem...