Kayıtlar

delil

Bir kentin delileri, yaşanmışlıkların delilidir. Bizler çizginin öte yakasında kalarak bu yaşananları biriktirmeye devam ediyoruz. Çizginin berisinde kalanlar ise bunları haykırmakta ısrarlı. Biz neyin deliliyiz? Ne zamana kadar dayanabileceğiz? Biriktirmeye devam ettikçe, karanlık noktalarımız da koyulaşıyor. Yıllar boyu arşınladığım o mutat hattı yeniden harmanlarken bunları düşündüm, Atatürk Bulvarı üzerinden Meclis önünden Paris Caddesine çıktığımda buradan daha önce akıllı ve deli olarak geçişlerimi düşündüm. Görebildiğim kadarıyla kanım hala kırmızıydı; belki bunun rahatlığı sinmişti üzerime. Hala nefes alıp vererek karanlık noktalara ses olabiliyordum. Ama bunu deli dolu yapanlar da vardı. Bir köşede durmuş bağırmaktaydı. Neler olup bittiğini kimse anlamadı. Delilerin delaleti kimseden sorulamazdı. Benim kara kırmızlığım, hatıralarımın deliliydi oysa ki; orada çok kar yağmış, yağmurlar akmış ve terler silinmişti. Bunların ne kadarı bir ünite ederdi?

10+10+9

Çokça şehir, çokça değişiklik, daha az insan, biraz fazla anı. Üçleme öncesi biraz daha birikmesi gerekiyor. Demlenmesi gerekiyor. Gerekenler eldekilerin üstünde. Bildiklerim bilemediklerimin altında. Altı üstü bir hayatı, sessiz sedasız yaşıyoruz. Arada bir herkesin bağırdığı gibi bağırıyorum, hatta hayatta bunun içn özel yerler tahsis edilmiş, oralara gidiyorum. Çoğunlukla bekliyorum. Bekleme arası zamanları şu ana kadar iyi değerlendirdim. İyi bir bekleyenim. Harekete geçtiğimde net sonuçlar almak istiyorum. Bi' zamanlar 30umu göreceğimi pek ummuyordum, bugün onun ilk sabahına uyandım. Şimdilik durum iyi.
Kasım, robdöşambr'la başladı. Robe de chambre. Ev kıyafeti; öteden beri özendiğim, tabii ki babamdaki bordo olanla hayatıma girmiş bir imge. Türk filmlerinde, elde viskili kötü adamlar gibi değilim; kahvaltısının ardından kahve ve gazete ile uğraşan bir yeniyetme akademisyenim. Klasikle bağlantım güçlü. Anneme çizgili pijama diktirmişliğim de var. Yaşımdan önce gelmiş bir olgunluk mu (okuldan da kaçmamıştım zaten) yoksa hızlı koşup çabuk mu yorulduk?

olan biten

-N.'ye gidip hayatıma şöyle bir göz attım. Şimdi uyumaya devam ediyorum. Gözümü açtığımda herşey için çok erken olacak. Evet, "ikimiz de yeniden başlayacağız". -DT'nin yeni albümünü bi süre önce indirmiştim. Dinledim ve beğendim. Lost but Forgotten ile Breaking All Illusions, kayda değer. Ama nedense yeniden dinlemek için pek bi' istek duymadım. Şarkıdan çok albüm-sever olduğum için olabilir... Belki, onları da tükettiğim için olabilir. Şimdi sırada, "doğdum ben memlekette" var. Onda arayacak daha çok şey bulabilirim. -Yeni hayatta yeni bir araç: Yeni çamaşır makinesi. Ev işleriyle uğraşmaktan hoşlandığımı da fark ettim, eski eşyalarımdan uzaklaşmanın huysuzluk yarattığını da. (Evden çıkmadan yerleri süpürdüm tatlım!)
yazamamanın iki nedeni: -enerjiyi tez sayfalarına aktarıyor olmak. -kara dehlizlerde fazla vakit geçiremeden kara gözlü projektörlere takılmak.

faaliyet raporu

* 15 Ekim Eylemleri ve Türkiye... https://www.birikimdergisi.com/guncel/379/15-ekim-eylemleri-turkiye-de-neden-karsilik-bulmadi *Avrupalı Hareketlerin İsyanı Sürüyor: http://bianet.org/bianet/bianet/133122-avrupali-hareketlerin-isyani-suruyor

koşan insan, eski şehir...

1. yılı Eskişehir soğuğunda devirdik. Çok değil, 4 yıl oradaydım, çocukluğumda; gel gör ki yüklenen anlamlar zaman ve mekandan bağımsız işliyor. İlk ilkokula, ikinci ilkokula, her iki mahalleye ziyaretler... İlk maçları izlediğim stat, gitmek için yollarından yürüdüğüm yollar. 20 küsür yıl sonra da Ankara'ya gelip gezer miyim buraları? Hiç bir yere kıpırdamadan bir yaşam, nice olurdu? Gezindiğim yerler arası noktaları birleştirsem anlamlı bir bütün olur mu? (bunu yazmıştım daha önce) "yağan yağmur, ıslak cadde, koşan insan, eski şehir; güzellikler saklı hala aşka dair" (söylemiştim bu şarkıyı milyon kere)

mutlu bir yazı

blogun katrankaralığı kimi zaman açılsa da, belli bir koyuluk hakim kelimelere; haklı olarak "mutsuz musun" diye soruyor o da. Mutluluk, mutsuzluk anlık ya da dönemlik şeyler olabilir ama bir yandan da ruhun değiştirilemeyen yerleri var; ne kadar uğraşsan da dönüştürülemeyen. Neyse ki ben diğer büyük çoğunluğunu kurcalamayı ve kendimce düzeltmeyi başardım. Örneğin bir yıldır eşim var. Eş-leştirdiğim kendimle. Bunun yaparken pek çok kez zorladığım, sorguladığım, kendimi ve onu hırpaladığım dönemler oldu. Başka yollara sapıp, neyiz ve nerelerdeyiz diye kontrol ettiğim de... Zaman çabuk geçti, sanki o sorulardan çıkamaycak gibiydim. Ama oldu: Evin yuva olmasını, akşamları sohbeti, huzuru, sabahları kahvaltıyı, tantanayı, bulaşık ya da çamaşır makinesinin doluluk oranını, kıyafetlerin renklerini düzenini, haberlerin sövgüsünü yergisini, geleceğin umudunu belirsizliğini paylaştığım biri. Onunla en çok rahatım. Belki o yüzden eşim. Mutluyum velhasıl; 1 yıl doldu.

iki konser

Bir yılı doldurmadan iki Kesmeşeker konseri, bünyeye zarar vermedi. Tersine, yılların birikintisine derman oldu. Günler geldi geçti gözlerin önünden, sözlerde karşılık bulan hayalkırıklıkları hatırlandı, kalpte bir sızı, kalpte bir umut, "aslında garip sözler yazmışız" minvalli özeleştiri ama nakarat, iyidir iyi. Hep tekrarlanan kısımlar, alışkanlıktan mı yoksa en iyi bildiğimiz şey bu olduğu için mi, iyidir. En iyi bildiğini, sıkça tekrarlamak... Arada bir sorgulamak da iyidir tabii; bu en iyisi mi gerçekten; daha iyiler var mı? Kendimiz yazmayıp kendimiz oynadığımız oyunda, oyunculuk kabiliyeti metnin önüne geçebilir mi? Daha iyi oyunculuk mümkün mü? Mümkünse neye yarar, yanlış olanı daha iyi hale getirmekten başka?
Gün geçtikçe aptallaşıyor muyum? Unuttuğum kelimelerin sayısı artıyor, nesnelerle ilişkim uzaklaşıyor, bildik çemberin dışına çıkmaktan çekiniyorum. Eskisi kadar derin düşünemiyorum sanki, olasılıklar daha sınırlı. Tüm unlarla birlikte yaşlılarla ve çocuklarla daha iyi zaman geçiriyor olmam da cabası. Yeni bir dünya etrafımda dönüyor. Alzheimer koşarak geliyor. Dün yine bir enayiliğin ucundan döndükten sonra, zeka pırıltısı gösterdiğim işlerin sayısında iyice azalma olduğunu fark ettim. Yakışıklı değil ama sempatik çizgisinden, iyi vakit geçirilen arkadaş çizgisine geçtikten sonra şimdi de kolay kandırılabilir statüsünde beklemedeyim. Direncim ve güvencim düşüşte...
Pek hayal kurduğum söylenemez. Gündüz düşleri dışında; uzun vadeli olanları söylüyorum... Ulaşması güç ama insana şevk verenler... Çok fazla buralı, dünyalı oldum. Çıpamı bir yere attım ve ona tutunup, uzanabildiğim en uzak yere gitmeye çabalıyorum. Bazen el ucuyla uzanıyorum, bazen ayak ucumu ne kadar öteye götürebilirsem: Dokunduğum en uzak yer, belki o sırada çıpamı biraz daha kaydırabilmişsem, işte ilerlemenin örneği oluyor. Bi aralar, herkes gibi-"bizim gibiler" gibi, evden uzaklaşmak, uzaklara gitme gibi hayallerim vardı. O aralar kimsenin dinlemediği gruplar dinliyor, kimsenin bilmediği yazarlar okuyor, kimsenin anlamadığı cümleler kuruyordum. Bi ara işler değişti. O gruplar popüler, o kitaplar çok satan, o cümleler sıradan oldu. Artık herkes gizemli, herkes çift karakterli, herkes kendiyle kavgalı, herkes uzaklara gitmek heveslisi. O zaman burada kalmak, normal olmak, sıradan olmak, kendiyle olmak tercih edilir oldu benim için. Bi ara, mistik kostik olarak özetlediğim...

elele verdik, ellere karıştık

elele verdik, ellere karıştık. tanımadığım kişilerin anlamadığım sohbetlerini dinledim. sabırla dinledim ama. huşu ile... öykünmedim, yeni öyküler edindim; övünmedim de yaptığımla. yapılması gerekeni yaptım. normal olanı buydu. zor zamanlarda normal olmak daha zor. herkesin farklı herkesin çılgın olduğu zamanlara sakinliğini korumak da... elden ele devredildi bu görev, eller alınlara gitti geldi, terler silindi elin tersi ile. ege'nin sularına girildi, ege'nin kumlarında hasret giderildi. nice karışık duygularla gezilen izmir sokakları, otobüsleri, dolmuşları, barları, tabureleri, bankları, parkları bu kez hep birlikte yeni bir biçim aldılar. yeni hayatın yeni dekorları oldular. dikine dikine gidilen ege kıyıları, elleri bağrına basmaya alışık olduğundan mı, geniş yürekli olduğundan mı, girinti ve çıkıntılarıyla her türlü detayı barındırdığından mı, bilmem, beni mutlu ediyor.

o günlerin değerini bilmek lazım

İnsan her yolculukta hem kore sinemasından hem nükleer enerjiden hem de ford'un modellerindeki tasarım benzerliğinden konuşamıyor. o günlerin değerini bilmek lazım. o yüzden yazıyorum. güzel bir yolculuktu. zaten yolları severiz, yolculardan ötürü. yarın birgün takımın başına gelirsek, futbolcularla neler konuşacağımızı merak ediyorum. eğer iyi top oynamazsanız bu konuşmaları haftada ikiye çıkarırız diye tehdit edebilir miyiz? günde üç idman yapalım da bizle entel sohbetlere girmeyin derlerse, kendimizi kötü hissedebilir miyiz? o yüzden yukarıdan değil alttan başlamak lazım; hayır, mahallenin satın alacağımız amatör takımı da değil, halısaha takımımız. onları bir saunaya kapatıp, kafalarımızdaki keşmekeşleri paylaşalım, zorla pink floyd dinletip oradan kesmeşeker'e geçelim. bugüne kadar yapılanın hep tersini yapalım. oyunculara insan gibi muamele edelim. insansınız ve bazı gelgitleriniz, hezeyanlarınız olabilir, o zaman doğru yerde top oynuyorsunuz diyelim. menajerleri bu iş...
Uzun süre sonra çamaşırları A programında yıkamıştım ki yeniden uzun yola gittim. 6 olmasak da 4 ördek bir motorun peşinde etrafı demir alaşımla kaplı modern aygıtla, kendilerince anlam yükledikleri, ne menem birşey olduklarını bimedikleri hayalin peşi sıra koyuldu. Aynada yüzler belirdi ve belirsizleşti; kimileri bilmediği yollarda giderdi. Takip ettiğimiz şerit, gecenin içinde ilerledi. Kukalar arasında slalom mu yoksa Ulukışla çıkışı bir tuvalet mi daha korkutucuydu? "Hava yağmurlu, ben terledim"; neden ve nasıl bu yollara girdim. Hayatı anlamlı hale getirirken nice yollar teptim ve ardından ulaşamadığım ne hayaller teptim. Ulaştıklarım şimdilik kafi. Kaf dağının arkası, çok sisli. "Oraya doğru gidersem, buraya dönmem coğrafya gereği"; bu döngüde "haliyle kafayı yedim". Dönüşte GizliAjans'ı bitirdim. Hayat gariplikler silsilesiydi ve eminim ki birileri de benim için bir yerlerde planlar yapmaktaydı. Benim tüm yaptığım ise zamanın geçmesini be...

Geçen gün hüngür hüngür ağladım

Geçen gün hüngür hüngür ağladım. Nedeni, üzüntü değil sinirdi. Hayatımızın çok rahat olduğu gerçeği... B.K.'nin yeni mağazalarından birinde sipariş vermiş, bekliyorduk. Yanımızda çocuk-irisi bir ergen vardı; kasiyer biraz umursamaz, biraz gergin, belli ki yorgundu, belki de oruçtu. Kaşları kalemle çizilmişti. (Dikkat çekici bir biçimde.) Buzsuz kolalarımızı ve sarımsaklı mayonezimizi üşene üşene getirdi. Restoranda bir yoğunluk yoktu. O sırada arkadan birisi geldi ve çocuk-irisi ergene çarptı. Bizimki hiç istifini bozmadı, hatta bana kim çarptı diye dönüp bile bakmadı. Ama ben baktım. Çocuğuyla restorana gelmiş bir görme engelli adam. Önündeki şeyin çekilmediğini sopasıyla bir iki kere dürterek anladıktan sonra, daha öte yandaki kasaya geçti. Ama tek kasiyer çalıştığı için de onunla -lütfen- bizim kalemkaşlı kasiyer ilgilendi. Ama adam lafları eveleyip geveliyordu; daha doğrusu B.K'nin ne menem bir yer olduğunu, seçimlerimizle var olduğumuzu, istediğimiz gibi olduğunu, isted...

yeni

aynaya baktığıımda 30una gelmiş bi adam görüyorum. "büyümüş, anlamış, yorgun". sabah kalkıp pencereyi açan, yüzünü yıkayıp çay suyu koyan, kahvaltı esnasında haberleri izleyip, ardından birkaç satır okuyan, birkaç satır yazan, tezini bitirmeye hevesli, niyetli, azimli, işini yapmaktan memnun; kimi zaman hiçbirşey yapmamaktan şikayetçi, biraz daha sıkı bir işim olsaydı diye birçoklarından dayak yeme pahasına rutini özleyen, sabahları erken kalkmadığı için duacı, hayatını rayına soktuğu için inançlı biri. Anlamış ve anlaşılmış eşiyle akşamları vakit geçiren, çarşamba/perşembeleri top oynayıp, haftasonu yüzen, bi ara fransızcaya vakit ayırıp, halen tv5'te altyazılı dizi izleyebilen, kimi tutkularını peşinden gitmiş ama hala iyi davul çalanlara özenen, bir bira içmeyi beceremeyip başladı mı duramayan ama sarhoş da olmayıp sızıp uyuyan, kimi zaman sakin, kimi zaman sinirli ama normalliğinin başlarına gelmiş bir adam. kişisel gelgitlerinden, uçsuz bucaksız dehlizlerden, tribal ...

oğuz türkleri

Az'in sesli güldüğüm pasajlarından biri: ' "Çünkü Oğuz Atay'ı bilip de, o zamanda yaşayıp da başına gelenleri görmezden gelen kim olmuşsa, hepsi suçlu! Onun için pişma falan değilim! Neye pişmanım biliyor musunuz? O iki herifi öldi zannedip de oradan çıktığma!" "Senin ne ilgin var Oğuz Atay'la?" diye sorulunca gülmüştü Derda. "Ne demek ne ilgin var? Biz Oğuz Türkleriyiz!" Soruşturmanın bundan sonrası aniden ilginçleşmişti. Yeni bir terör örgütü keşfetmiş olmanın heyecanıyla soruldu. "kim bu Oğuz Türkleri? Örgüt müsünüz siz? Kaç kişisiniz?" "Bak onu ben de bilmiyorum. Yani orada bir yerde olduklarını biliyorum ama kimler, kaş kişiler haberim yok. Ama her yerde işaretlerini görüyorum." "Ne işaretiymiş bu?" denfiğinde de O'nun içinde A'yı çizmişti kağıda. Polislerden biri "Ama bu..." diyecekti ki diğeri kolunu onu susturmuş ve sormuştu: "Genç olanları çıkarmışsın meyhaneden....

gelip geçenler

Barış Bıçakçı'ların ardından, Ölüm Pornosu'nu okudum; haftasonu da Az'a başladım. Karanlık ve ironik yanlarıyla örtüşen işler... Bu aralar yaptığım tek anlamlı iş. Flört 'le tanışmak da yaz aylarının kritik eşiklerinden biri oldu. Avrupa Kamusallığı üzerine düşünürken, Eski Dostum 'u dinliyorum. İçinden tren bir şarkı en nihayetinde... Dostlar uzakta, kısa bir ara uğrayıp geldiğimiz Toroslar'ın öte yanında. Aramızda önce kısa makiler, sonra uzun çamlar ve ardından ıssız düzlükler var. Doğanın bütünlüğünü oluşturmak adına örtüşen şeyler. Uzun süredir yaptığım en anlamlı iş; dostumla aramı iyi tutmak için mücadele etmek. İçinde makinistler var eden biri nihayetinde. 30'uma yaklaşırken, herkes gibi, ben de çocukluğumdan ve gençlik heyecanımdan koptuğumu düşünüyorum. Herkes gibi bir hayatın içinde kendim gibi kalmaya çalışıyorum. Dağınıklık içinde bir bütünlük oluşturmak adına kayda değer işler... Yaptığım pekçok anlamlı iş var elbet. "Sığmıyor cebime,...

"gök erik gibi kaldı avucumda dünya"

"gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir. Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yolu, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin der. Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen budur. (...) Çünkü ondan beklenen budur. Ben bilge değilim. Birşey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve, ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalın ayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime sanatçı tecrübe edinemeyen insandır diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır. Ama sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte. Nafile." (b.b./b.s.y.p.g.s/s.98)
Aslında başka şeyler yazacaktım ama unuttum. Birkaç kitap okudum, birkaç film seyrettim. Yaz yeni geliyor, hissettim. İnsanlar, misafirler, açık hava, çayır çimen, yanan kömürler ve delinen tshirtler... Dostların eski eşyaları, kitaplar, cdler. Uzun süredir tutkuyla müzik dinlemiyorum. Kitaplar fena değil, onlar hala heyecanlandırabiliyor. Nefes alıp vermeye devam ettikçe dünya dönüyor.