Kayıtlar

ruhu beslemek

İyice bünyeye yerleşen tedirginlik hali ruhu içten içe kemirse de beslendiğim anlar da yok değil. Vega'nın albümü, Pinhani konseri, kısa bir Bursa ziyareti, yolda bolca müzik, dönünce Rüya'nın gülüşü ve buna benzer ufak tefek mutluluklarla yola devam. Pinhani, kentteki bugüne kadarki tek eğlencemiz oldu belki de. Unutmuşuz ayakta konser izlemeyi. Daha doğrusu canlı performansın güzelliğini. Çıkışta bir iki kelime sıkıştırarak uğurladık elemanları. Eski günlerdeki kulis önünde bekleme tribim aklıma geldi. Her konserde illa ki arkaya geçilecekti. Vega'nın yeni albümünü dinlerken de eskiye gittim tabii; adeta ışınlayıcı güce sahip. Gerçi Rüya'nın o anki vızvızları hızla beni geri getirdi. Hızla büyüyen kız çocuklarına atıf yapılınca albümde, sesimi çıkaramadım. Umarım dinler o da bunları ileride. Bizim önerilere ne derecede kulak verir bilemiyorum tabii. Sırada Kesmeşeker'in yeni albümü var.

dream theater istanbul'da çalıyor ve ben de evimde oturuyorum

dream theater istanbul'da çalıyor ve ben de evimde oturuyorum. home where i belong. ait olduğum yer, neresi. yorgun argın okuldan geldim. under peruvian değil anatolian sky. gençlikten kopup orta yaşa merdiven dayamışken, gençliğimin çoktan bittiğini kabul etmem gerektiğini hatırlarken... scenes from a memory. yaşananlar yaşandı, düşler kabus oldu, aç gözünü. tiyatroda başrol beklerken arkada bekleyen ağaç oldum. uyandım. işte bu fatal tragedy. anılar, isimler, yerler; uzayda kaybolup gittiler. yaşamayı öğrendim. kindness, beauty, truth bana hayalkırıklığı yaşattı. lines in the sand. sessiz adam taşrada. poor vanessa.
Yaz bitti ve tempo yeniden başladı. Bir kişinin kulağına kar suyu kaçırır mıyız acaba diye başladığımız dönemler, kar yığınlarının altında kalmakla sonuçlandı hep. Neyse ki çığların altından çıkabildim el yordamıyla. Ama yorgunluk kalıyor tabii geriye. Karda yürüyüp izini belli etmemek zor. Karda uyuduğunu sanıp ölüme doğru kaydığını fark etmemek de... Kar metaforlu bu açıklamalar içimdeki soğukluğu yeteri kadar ifade ediyor. Ateşler söndü ve geriye donmamak için bir mücadele başladı. Metaforlar da bitti. Gerçeklik kaldı. Bu kadar gerçek bir hayata koşar adım gittiğimi bilmiyordum hayallere dalıp yürüdüğüm günlerde. Daha iyisini hak ediyordum bence. Ama nedense olmadı. Sıradan bir taşra bitkisi haline geldim. Nadiren yeşillenip çoğunlukla can sıkıcı bir sıradanlıkta. Kar beyazlığıyla başlayıp bozkır sarısına dönüşmek içimdeki boğuculuğu yeteri kadar ifade ediyor. Sarılar boza, kahverengiler mora dönüştü. Olan biten, sonuçta, iki satır yazı yazmanın mutluluğu olarak kaldı. Bari çocuğum ...

temmuz-eylül okumaları

Bu yazın en iyi yanı, uzun süredir uzak kaldığım çeviri edebiyata koşar adım atlamamdı. Ayrıntı  ve Metis'teki indirimli kitaplar bunda yardımcı oldu. Liste ve puanlarım şu: Julian Barnes - Bir Son Duygusu (3,5/5) Julian Barnes - Benimle Tanışmadan Önce (3/5) Andrew McGahan- Beyaz Dünya (2,5/5) David Lodge - Düşünce Balonları (3/5) David Lodge - Ne Kadar İleri Gidebilirsin? (devam ediyor) Arthur Phillips - Mısır Kaşifi (3,5/5) Arthur Phillips - Prag (3/5) Stephan Zweig - Satranç (3,5/5) Stephan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (2,5/5) Georges Perec - Şeyler (3/5) Georges Perec - Uyuyan Adam (3/5) Georges Perec - Kayboluş (2/5)

Yaz kitaplarına devam

Yaz okumalarında Julian Barnes ve David Lodge'tan sonra George Perec (aşağıdaki alıntılarda görüldüğü üzere) ve Arthur Phillips'ten Prag ve Mısır Kaşifi ağustos sıcağına eşlik etti. Her ikisi de fazladan neredeyse 100 sayfası olan, bol karakterli, bol yan hikayeli, katmanlı romanlardı. Jazz müzisyenliğinin etkisini fazlaca göstermiş, emprovize anlarla dolu gidişata sahiplerdi sanki. Akıp giderken bazen kopuyorsunuz. Sonra uzun otobüs yolculuklarında, Saramago'dan Filin Yolculuğu.  Kendi fil terbiyecimin yardımına ihtiyaç duyduğum günlerde... Sırada yeniden Perec, Kayboluş var. Daha önce tanışsam etkilenme derecem daha çok olurdu sanki. Tutkuyla bağlandığım şeyler azalıyor. Okuma aşkı, belki geri dönebilmek için işe yarar.

georges perec demiş ki:

"mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. büyük bir dikkatle yaşamına, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk, tavandaki çatlakları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklıklarını, dizilmiş oyun kâğıtlarını ele geçirip sahanlıktaki musluktan damlayan suyun içine girdi. .... Oysa sen, zavallı Dedalus, senin labirentin yoktu. sahte mahkum, senin kapın açıktı. ne kapının önünde nöbetçi duruyordu, ne dehlizin sonunda nöbetçi şefi, ne de bahçenin küçük kapısında Engizisyon Yargıcı." uyuyan adam/ syf. 78-100.

georges perec / uyuyan adam

dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Sağlığın okumazyazmazlığın sağlığa yararlı keyfini yeniden keşfetmek değil, okurken, okuduklarına hiçbir ayrıcalık tanımamaktır. niyetin çırılçıplak gezmek değil, ille de özenli ya da bakımsız olmak anlamına gelmeyecek bir şekilde giyinmektir; niyetin kendini açıkltan öldürmek değil, sadece beslenmektir. Bu hareketleri alabildiğine masum bir tavırla harfiyen yerine getirmek değil istediğin - çünkü masumluk çok kuvvetli bir terimdir - sadece en basitinden, bu "en basitinnden"in bir anlamı olabilirse eğer, istediğin şey bu hareketleri yansız, apaçık, her tür değerden özellikle de işlevsellikten kurtulmuş -çünkü işlevsellik değerlerin en kötüsü, en sinsisi, en tehlikelisidir- aşikar, gerçek, değiştirilmez bir yere bırakmaktır. okuyorsun, giyiniksin, yiyiyorsun, uyuyorsun, yürüyorsun demek dışında birer hareket olmasın; birer kanıt, birer değiş tokuş aracı değil. uyuyan adam / syf 48

yaz kitapları

kafa dağıtayım ve yaz moduna geçeyim diye pek yapmadığım kadar çok sayıda bilmediğim isimlerden kitaplar aldım. ah o eski üniversite günlerim. yazardan yazara zıplamayı pek özlemişim. gerçi tek bira içilmeyeceği gibi bir yazarın tek kitabını okumayı da sevmem; en az iki. metis ve ayrıntı'nın kendi sitelerindeki özel indirimler de yol gösterici oldu, hoyratça kitap seçtim ne çıkarsa bahtıma diye. ama daha ilk denemede, julian barnes beni fazlasıyla vurdu. yabancı yazar konusunda, klasikler dışında pek iyi değilim. çağdaş edebiyat ve çeviri konusunda biraz temkinliydim. bu adımlar iyi gelecek. edebiyatla bağımı koparmam diğerleri gibi bir insan olmamın ilk adımıydı. belki yeniden kendime gelebilirim; hala oradaysam. georges perec, david lodge ve arthur phillips'le beraber uzun ağustos başlayacak.

uçurumun kenarında

uçurumun kenarında dolaştığımın farkındaydım ama aşağı bakmamaya çalıştım, hiç içime bakacak halim yoktu, içim boştu. bu seferki uçurum, devlet, hukuk, pasaport, savcılık gibi hiç de romantik olmayan, laf salatasıyla doldurup atlayamayacağım gerçeklikteydi, yani can sıkıcı. karanlık ormanda seke seke gezinen kız çocuğu saflığında kalıyorum bu gerçeklik karşısında. gerçek hayata yaklaştığımı düşünsem de daha çok uzakmışım, iyice ittirdiler böylece dibine kadar. geri dönüş var mı buradan? yoksa hep düştüm düşeceğim kaygısıyla dengemi bulmaya çalışırken elimi kolumu mu sallayacağım? uzaktan geçen gemiler görürler mi bu el sallamaları? uzaktakiler kendi dertleriyle meşgul, gemi su alıyor. kenarda köşede olsak da hala ayaklarımız karada.

İçerisi hala soğuk ve tek derdim kendimim.

Dışarıda hava ısınırken henüz duvarlardan içeri sıcak girmiyor. İçerisi hala soğuk. Beynimin buzları erimedi. İleride krater gölü olacak yerler hala dolu dolu, buz. Arada altları kaşınsa da yerleri sağlam. Verdikleri hasar hissedilir düzeyde. Müthiş bir telaş ve sorun çıkacak hissi. Kendimi kendime savunma verirken yakalıyorum kimi zaman, ya da uykusuzluk anlarında konu konuyu açarken nerelere gidiyorum bir bilsen. Dünya turu oluyor göz kapaklarım. Göz açtırmıyorum onlara. Tanımadan geçip gidiyorum eskileri. Yeni baştan açıp kapatıyorum defterleri. Yeni baskı yapıyor dertlerim. Yeni bir kapakla piyasaya sürüyorum kendimi. Her gün daha da kalınlaşan derimle koruyorum içimi. Gergedan derim güneş geçirmiyor. Buzullarım kraterleşiyor. Kendimi kendime yeniden satıyorum. Tek alıcım kendimim. Satmayan kitapların efendisi. Tek derdim kendimim. Kapanmayan dertlerin kederi.

herkesin açık olduğu bir pazar

"Özgürlüğün kırsal alanlarında,  ot bitmeyen yerleri ıslah ederken gülümsemenin hakim olduğu bir kızgınlıkla ne demiştin hatırladın mı? 'Herkes kendisi olsundu, başkası olmasındı'   Hep yollar olsundu, uzun olsundu, açık olsundu. Kapalı olmasındı, pazar olsundu. Herkesin açık olduğu bir pazar. Renkler koyu olabilir çünkü kendilerini bilirler. İnsansa ne açıktır ne koyu. Hem açıktır hem koyu. Hem hızlı hem yavaş, günden sonra gelen geceye, tümden sonra eksiğe aşina.  Bir ana yemek tuzu az ve biraz tatlı,  şekeri fazla. Bizse bin yıllık taşların özlediği bir doğaydık. Hem herkestik hem hic kimse. " Cenk Taner/Halkın Zevkine Meydan Okuyanlar Derneği/Özgür Olduğunda Marmara/syf. 31

boşluk

Bu kafamın boşluğu, yeni birikimler için mi yoksa her şey yerle bir olduğundan mı? Her iki ihtimalde de, kim uğraşacak şimdi doldurmakla... Bu boşluk beni çekip yutarsa ne yaparım ben. Boşluğun içinde yok olursam... Ayakta kalmalıyım, var olmalıyım. Nasıl?  Ne yapmalı? Hayatta kalmak için ne yapmalıyım?  Yazdım çizdim, bir şeyler yaptım. Olmadı. Yeni ilhamlar, yeni kitaplar, yeni heyecanlar olmalı. Yeni baştan... nefes almalıyım.  Madem baştan başlıyoruz. Bebek adımlarıyla, adım adım. "Kar yağdı yaktığım ateşlere, içimdeki korku bir isyan", elbet buluruz bir yolunu. Bu kar erir ve yeniden alev alır ortalık. Bu buz kırılır. Yeni bakteriler kıpırdar. Yeni bir hayat kımıldar. Kımıl kımıl bir canlı. Hareketlenir ortalık. Hayırlısı be gülüm. Hayırlısı...bu boşluk dolacak elbet. Damla damla, sabırla; toparlanmalıyım.

muhasebe #16

Bir dönem hayatımın kesiştiği insanlar, Almanya, Lüksemburg, İtalya, İsveç veya ABD'de... Ben de buradayım. Duruyorum. Belalar gelip buluyor beni, saklanmış olmadığımdan sanırım. Sarı zarfların içerisinden sarı güller değil sararmış geleceğim çıkıyor. Soluyorum. Hayatta kalmak için daha fazla soluyorum. Bir an önce bitsin diye, hava, ama tükenmiyor. Oksijen de  kafa bulmak için yeterli olmuyor. Benimle kafa bulanlara ciddiyetle yaklaşıyorum ki hatalarını anlasınlar. Şimdilik sonuç alıyorum. Savunmalarım kısmen tutmuş durumda. Kendimi savunmaya devam. Bu yıl en fazla yaptığım iş bu oldu. Ben ne yapmaktayım aslında, bunu birilerine izah etme işi. Bunu yaparken de asıl işimden soğumak. Yazmak ve okumaktan başka ne iş yapabilirim? Bu yıl ciddi ciddi bunu düşünmek gerekti. Ben ne yapabilirim? İşim ne? İşim ne bu dünyada? Kendi kurduğum oyunda, kendime rol yazmayı unutmuşum, o yüzden başkalarından rol çalıyorum. Herhangi bir şeyi tedirgin olmadan yapamıyorum. Onca yükün altına girdim, çı...

bir yılın son günleri

Bir yılın son günleri, yeniden: "I. Bir yıl daha bitiyor İşte bu kadar duru,bu kadar yalın Bu kadar el değmemiş Sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri Her sonda,her başlangıçta ve her defasında Alır gibi başkasını karşımıza Perdeler çekip,ışıklar söndürüp oturup yatağın içinde bir başımıza Sorgulamak kendimizi Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz Karanlık günlerimizin kenar süslerini ..." Tamamı:  http://epigraf.fisek.com.tr/?num=1088

sız siz

Açıkçası boktan bir hayatın içine sıkışıp kaldım. Bu yeni bir şey değil  O yüzden tekrarlamak gerek: Kendi seçtiğim hayatı yaşıyorum, kızacak kimsem yok. Kazdığım kuyuda kaldım, derin kazmışım çıkamıyorum. Uydurduğum hikayeyi bozamıyorum. Okuyorum, yazıyorum; keyifsiz. Kızıyorum, bağırıyorum; sessiz. Nefes alıp veriyorum; sebepsiz. Yola devam... frensiz.

içimde kalan

Kısa bir tatil, hep birlikte yurtdışı; sonra olaylar olaylar, bekleyiş, gerilim. korkuyu beklerken'in pratik hali... halbuki ne güzeldi edebiyat ve teoriyken. gerçek hayat acıtıcı ve can sıkıcı. söyleyemediklerim ve yazamadıklarım içimde birikiyor ve mide bulandırıyor. tek yapabildiğim iş olan okuma ve yazmaktan da uzaklaştım. zaten pek bir işe de yaramadılar bugüne kadar. yeni bir hayat büyütüyorum derken, herkes gibi olup rahatlayacağım sanırken hayalkırıklığına düştüm. her akşam başıma bir iş gelmedi diye şükrediyorum. korkunun esir aldığı bünyede sıkışıp kaldım. dil öğrenmek ve yüzmekten vazgeçtim diye mi? kaçış hatları kapandı gitti. günlük rutin uyutuyordu, tek faydası buydu. kafasını ütüleyecek eş dost da olmayınca biranın rakının da tadı kalmıyor, uyanık kalmanın da... velhasıl kendi sıkıcılığıma memleketin derdi ve hayatta kalma mecburiyeti eklenince müthiş 30'larımın ortası, bozkır tekdüzeliğine fon oldu gitti.

Hayat ve keyfi

Önce okumayı kesmiştim, şimdi de yazmayı; okumaktan ziyade gözlerimle tarıyor yazmaktan ziyade aynı lafları evirip çeviriyorum. Arada bir dinleme faaliyetim var. Kendimi dinliyorum ama pek cevap vermediğim için o da kızıyor. Kelimelerin derinliği yok. İçimin de saflığı, enerjisi, azmi. O da boşa konuşuyor. Yaz gelince daha canlı, neşeli olma zorunluluğu varmış gibi... kışın kaçıp kurtulmak, kesip atmak, içip sızmak daha kolay. Hava karardıkça boynumu büküp, içe kıvrılabiliyorum. Bahar ve yazda ise etrafa bakma, gezip tozma, hayatın tadını çıkarma derdi çıkıyor bir de. Bir hayat var, bir de keyfi. Hayatı zor idare ederken keyfini ne yapacağız? Para, pul, vs. bulundu, bulunuyor. Keyif ise öyle inmiyor gökten. Çalışıp çabaladıktan sonra yorgunluktan onu tanımam zorlaşıyor. Gel şöyle otur diyorum. Otur sakin sakin kal şurada. Ama keyif, kahya tutmuyor beni. Coşkulu. Koşup gitmek, hoplayıp zıplamak istiyor. Yetişemiyorum. O yüzden duruyorum durduğum yerde; kolay olanı bu; o gelip benim etra...

tat vermiyor

seğmenler ya da tunalı uzakta, ayaklarım çimden ve hatta sokaktan da uzak. öyle olunca üretim de az, kendi dünyam da dar. kendi dünyam kaldı mı acaba o da muallak. yapacak şey daha çok okumak. ruhu beslemek lazım. olmayınca olmuyor. başkaları gibi, çoğunluk gibi yaşamaya devam. olmuyor. tat vermiyor.

Sorunlar büyüyor

Beklenmedik sorunlarla boğuşuyorum. Bu durum yeni sorunların çıkma ihtimalini güçlendiriyor. Sorun çıkacak beklentim, beni anksiyeteye yaklaştırıyor. Olayların kendiliğinden rahatça akıp gitmesine alışık değilim ama yine de bir yerlerde şansımın döneceğine dair inancım vardı. Belki de döndü  ve dönüp dolaşıp aynı yere geldim. Büyüdükçe sorunların büyümesi de normal. Artık karşımızda devlet var, hukuk var. Kocaman canavarlar. Derste anlatıp durduğumuz gibi değil. Kagit üzerinde her şey başka. Bana göre değil bu savaş. Alışık değilim bu mücadeleye. Daha kendimi yenememişken kime dert anlatacağım. Ne yapacağımı kestirmek zor. Bırakıp gitmek en kolay seçenek. Peki ben ne iş yapabilirim başka?  Bilemiyorum. Çocukken yazları kitap okumak yerine çırak olmak daha pratik bir seçenek olabilirdi. Ya da herkes gibi olmaya, törpülenmeye devam edeceğim sesimi çıkarmadan. Bir yerlerde çıkış var elbet ama şimdilik labirentte yol almaya, karanlık odada kara kedi avlamaya devam...

muhasebe #15

Bu yıl bebeğimizi ameliyat ettirmek -karar vermek, beklemek, sonrasında benim için ayrılık, kavuşmayı beklemek, yaralar için sabretmek- hayatımızın en zor anlarındandı. Bu büyük mücadeleyi başarıyla atlattık. Yaralarımızı onarıyoruz. Onunla büyüdük, büyüyoruz. Yepyeni bir hayat: Tam koşturmaca. Geri kalan hayat, umutlu olmak için hiç fırsat vermiyor. İyi haber-kötü haber dengesinde, iyilere kavuşabilmek için çokça çaba sarf edip, kötülerden bir türlü kurtulamadık. Ölümler, bombalar, kan revan içinde, çekip gitme isteğiyle, ne yapmak lazımla dertlenip durduğumuz anlar kompartımanları. Gidiyoruz katarın gittigi yere doğru. Bambaşka memleketlerde tren yolculukları, en uzun süreli avrupa havası, bu yılın en farklı anlarıydı. Mesleğe dair umudu ayakta tutmak, yine tamamen bireysel çabalara bağlı. Daha iyi bir insan olma umudumda, yaşlılık-olgunluk daha fazla katkı sunacak sanıyordum. Yeni dertler, telaşımdan bir şey azaltmadı. Kendimi işe verip geri kalan dertlerden kurtulmak istesem de bu ...