Kayıtlar

yollar, benim zikrimdi; döndüm durdum

bu aralar nerede olduğumdan ziyade ne iş yaptığımla ilgilenmeye çalışıyorum ki değiştiremeyeceğim için içime dert olan şeylerden biraz uzaklaşayım. sabahları keyifsiz uyanıyorum; iki satır yazabilmek hevesiyle bilgisayara geliyorum ama aynı şeyleri söylemekten de sıkılmış durumdayım. tez sonrası yaşam... ben şimdi ne yapacağım? yazarak var olmak isteğim, gerçekleşiyor. zaten tüm isteklerimin gerçekleşiyor ve içten içe düşündükleriminn karşıma çıkıyor olması beni asıl korkutan şey. "ol dedin, bak oldum." bu arlar epeyce yol kat edip, yine uzaklarda olma, bir orada bir burada olma meselesini fazlasıyla yad ettim. şimdi bayram münasebetiyle yine aslında oralı olup orada olmadığım topraklara yöneliyorum. yollar, benim zikrimdi; döndüm durdum. bşaım dönünce oturdum; şimdilik yığılıp kaldım. kendime gelince, gelebilirsem birgün, kaldığım yerden devam ederim büyük gezmelere. şimdilik küçük turlarla idare ediyorum. hayatı panaromik turlarla geçiriyorum. daha çok zamanım varmış ...
Yalnızlık kontenjanım dolmuş; onunla olan tüm bağlarımı yitirmişim. Kendimden fazlasıyla sıkıldım bu aralar. Önce koca bir temmuz, şimdi koca bir taşra haftası. Ondan uzak geçen zamanlarda kendimin ne kadar sıkıcı olabileceğini gördüğümden ona fazlasıyla üzüldüm. Sonra da üzüldüğüm için kendime kızdım. Sonra da kızdığım için başım ağrıdı. Sonra oturdum öylece. Kendime yeni odalar yarattıktan sonra şimdi ne yapacağımı düşünmeye başladım. Dönüp dolaşıp buraya geleceğim belliydi ve bu beni hiç rahatsız etmiyor. Sadece buraya gelmekle burada devam etmek arasındaki ince/kalın çizgiyi pek fark etmemişim. Bünyem henüz alışamamış olmalı ki kendine yolculuk üretmeye devam ediyor. Uzun sıkıcı bir kış öncesi, yolculuklar iyi gelebilir ama açıkçası yoruldum ve param bitti. Dolayısıyla her keyifli şey zamanla keyifsizlik verir. Alttan alta evrene yaydığımız mesaj meselesini düşünüyorum. Benim kısa mesajlarımla uzun paragraflarım evenin kafasını karıştırmış olabilir mi?
küçücük dört duvar arasında mini mini küçük kutular içinde; saydılar ve eksik çıktım. dışım içime yansımış; tüm eksiklerim ve kusurlarımla çalış çabala bir yere varmaya çalış. hedefe ulaşınca rahatlama yok, orada da işler var. her şey yeni baştan başlamıyor. hiç birşey ara vermiyor. dolup dolup boşalıyor. dert tasa. hareketli kıpır kıpır... az miktar da olsa umut var; onun için hayattayız hala.

Kendimize yeni bir rutin bulmamız lazım

Kendimize yeni bir rutin bulmamız lazım. Yeni bir yol, yeni bir güzergah, yeni alışkanlıklar, yeni merhaba, nasılsınlar ve yeni sıkıntılar. Bütün bunları eski yükümüzle yapmamız lazım. Sonuç: eski yeni. Eski evlerin hepsini onarıp, sırf ben geçeceğim diye maket olarak yapılanları gerçek hale dönüştürüp, sıvası boyası derken baya bir masraf edip, içine de önceki hayatlarından kopmak isteyen yeni insancıklar yerleştirmeliyim. Sadece biriketleri örülü duvarlara yeni bir yaşam hediye etmeliyim. Buraya bunun için gönderildim. Uzun süredir beni bekliyorlar ve artık kartonlar sararıp solmuş durumda. Kartonpiyerler etkisizleşmiş. Yer yer yaptıkları betonarmeler nemden ve gamdan çökme eğiliminde. Buraya yeni bir hayat vermeliyim ki benimki olsun. Tüm yalancı şamdanları yenileyip ışıl ılış etmeliyim. Bunlar önemli değil. Asıl önemlisi, benden sonrası. Tufan çıkmamalı. Onları yeni hayatlarına bensizliğe de alıştırarak yerleştirmeliyim ki kendi kendilerini yönetebilsinler. ve bütün bunları benim...
" 'kendimi bırakmalıyım' diye söylendi. direnmekten vazgeçmeliyim. yaşamalıyım ve görmeliyim. bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. selim'in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... benim ne işim var onların arasında? olur mu selim? ben onları ne yapayım? onlar beni ne yapsınlar? öyle deme turgut. seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. benden de selam söylersin. kusura bakmayın işi çıktı gelemedi dersin. onlar anlarlar. rüya gibidir turgut: aklınla karşı koyamazsan birdenbire bir kapının önünde bulursun kendini. hepsi kapının önünde birikmiş sen bekliyorlar. onlar seni istiyorlar selim: tutunamayanların prensini istiyorlar. öyle anlatmadık mı kerhanede? sen anlattın turgut. (...) onların kahramanı sensin. bir kahraman bekliyorlardı yüzyıllardır. kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. gir içeri, bekletme zavallıları canım kardeşim!" (o.a./t./s.320)
büyüyoruz bazen, haberimiz yok. taşrada 1 hafta daha büyüdüm. şimdi ara verdim büyümeye, tatile çıktım. sonra yeniden devam edeceğim ölü hücrelerimi atmaya. gelip geçen zamanı yakalamaya... 1 haftalık yeni hayatımıza deniz kokusu parantezi açıp sonra saman kokulu kağıtlara döneceğiz. noktasız virgülsüz onlarca sayfa okumaya devam edeceğiz. tutunamayanlar'ın ikinci gelişi sona erecek ve yeni bir mevsim başlayacak. yeni bir hayat eskisi gibi devam edecek. yeni bir hayat eskisi devam mı edecek? yeni bir hayat eskisi gibi devam etmemeli. büyürken elimize yeni hayat rehberleri verilmeli.

Aslında Ankara...

Ankara aslında evimin içiydi, kafamın içiydi, canımın içiydi. İçin için sevdik kendini. Çok evler, çok sokaklar gördük. Benimki gibisi yoktu. Karı, soğuğu çoktu. Her saatinde yürüdük. Yürüdük de yürüdük. Uzun mesafeler kat ettik. İçimizde. Sonradan taksiye alıştık. Oturganlaştık. Oturaklaştık. Daha az hareket eder olduk; hararet daha az yükseldi. Günlerce kapımı açmadığım zamanlardı Ankara; kapımın çalınmadığı; arkadaşlarla küs olunan günlerdi. Sonra güneş açtı, yeniden keşfedildi Ankara Frig istilacılarla. Kapılar, perdeler açıldı. Aslında sürekli döndüğüm yerdi Ankara; bazen boşa döndük şarkıda dediği gibi. Kendi içimde dönüp durdum. Arada bir durdum nefes aldım. Bazen çok derin nefes aldım, başım döndü. Islak çimler ayağımı üşüttü. Ankara manzarası boynumu büktü. Aslında Ankara saçlarımın dökülmesiydi, bitmeyen eylül ayında Adana'ydı, tren yollarıydı, dağlara paralel ve dikine uzanan, otobüs biletleriydi, otobüs koltuğuydu, mola yerleriydi, gece içilen çorbaydı, eve gitsem ...

başlangıca doğru

onca mekan değiştirip, gezip tozup, parça parça hayatları birleştirip, toza dumana kesmiş hayatı durgun hale getirmişken; benim/bizim/buralıyım dediğim bir yerde demlenmeye başlamışken yeniden uyandırılıyorum yola devam sireniyle. kök salmaya başlamışım meğer. kıpırdamakta zorlanıyorum. şimdi çekip çekip kendimi geriye, ileri doğru gitmenin yollarını arıyorum. ayaklarımı sürüye sürüye ve burnumu çeke çeke, gözlere tazyik eden hisleri durdura durdura ve nihayetinde yediboğum boğazda yutup yutup kelimeleri başlangıç çizgisine geliyorum. sona doğru varıp, yeniden başlıyorum. bu kadar romantik olmayabilirdi ayrılışım. ben değil, kartonlar suçlu. beni bu değişim anında kendimle baş başa bırakan yıldızlar suçlu. ben suçlu değilim. beni kendime yapıştıran koli bandı suçlu. ben sadece harflerin peşindeyim. onları yaşatan çizgilerin... yan yana gelip anlamlı bir bütün olana kadar başımı döndüren çzigilerin. avuç içi çizgilerim, alın çizgilerim, şakak çizgilerim. hepsi birleşip beni yöneti...

harfler

ankara'nın ikinci harfiyle niğde'nin ilk harfinin aynı olması, nasıl bir tesadüftür? ya niğde'de hiç a seslisinin olmaması? bunların taşıdığı imalar, anlamlar ve gizemler... işte yeni hayatımın ilk ipuçları bunlarda gizli.

sona doğru

ankara'da sona doğru gidiyorum. gerçeklik kapıda. ne zaman karar verdim, nasıl bağladım kendimi geleceğe? geçmişte daha pekçok şey vardı yapacak. daha ne kaldı yapacak? ayıp etmeyelim geleceğe; geçmişten devralıyor bakiyeyi... saçlarım azalıyor, heyecanım azalıyor, günlerim azalıyor. bugün biraz gezindim eski sokaklarda, dökülmüş saçlarımı takip ederek. beni geleceğe götüren gerçeğimi hatırlamaya çalıştım. aslında iyi bir adamdım ve iyi kalmak için çabalıyordum. sonuçta iyiliği koruyacağım sığınağımı buldum.alfabenin en sevdiğim harfine sığındım.
el birliğiyle, ittitre ittire iki m'li temmuz'u sonuna getirdiniz. mmli başka ay mı bulacaktınız; aşın size ğ'li ağustos. hem bu benim son mmlerim ankarada. tam da bir ğli ayda gelmiştim evime. aslında eylülde gelmeye alışıktım kente. adananın sıcağında binip sonbahar sabahlarında titrediğimiz başkente. şimdi  başka kentlerde titreyeceğim; çünkü bu benim gerçekliğim. kapımda bekleyen ve sabırla orada duran bu adamcağıza daha fazla direnemem. bunca gezip tozmanın, onca görüp yoklamanın, tonlarca anının bedelini ödemek zorundayım. zaten bu benim tercihimdi. alfebeden yeni bir harf seçmem gerekti.
10. yıl münasebetiyle tutunamayanlar'ı yeniden okuyorum. 12. yıl münasebetiyle ankara'yı da yeniden arşınlamak niyetindeydim; sıcak izin vermiyor. iki gündür evde oturunca 300küsür sayfayı devirdim. bir kere daha anladım neden bu kadar etkilendiğimi. 10 yıl önceki ruh halimi daha iyi anlatan bir kitap olamazdı sanırım. şimdi bile yer yer vay be diyorum. şimdi bile derken, yazı eskidiği için değil ben eskidiğimden...  hisler eskimiştir belki diye düşündüğümden... eskinin romantizmi pek olmadığından. ama adam yazmış; '70'lerde 2000lerin sıkıntısını, pek tabi '80lerin ve '90ların da... onlar üzerine taşlama ve "şey" üzerine güzelleme. yazdıkça yazmış. bitmeyen dertler üzerine. gerçek ve sahici ve yakıcı ve samimi ve yakın ve yanık dertler üzerine. başka biri görünmeyi başar(a)mayıp(!) kendi içinde takılanların derdini. uzatmak istemiyorum, yazarım daha. bir iki film izledim. yemek sipariş ettim. uyukladım. yaz işte. temmuz. iki m yan yana gelince bu k...
kendimle dost hayatımda 10 gün geride kalırken kendime olan sevgimin çok da artmadığnı, tersine eskinin boş ve sessiz koridorlarını pek özlemediğimi fark ettim. sessiz koridorlarıma acil yardım fişekleri gönderdiğim günlerden kalan yanık izlerini  bulmak mümkün, elimi duvarlara sürtünce... kendi sınırlarıma dayanmışım demek ki yeni duvarlar ve sınırlar edinmenin zamanı gelmiş. yeni dörtduvarlar ve yeni dörtgözle beklenen gelecek... her şeyin tam yeri ve zamanında olmak gibi güzel bir huyu var ki hala bekliyorum tam zamanı gelsin diye tıpkı zamanımın bitmesini beklediğim gibi önceki yazlarda. yaz demek, beklemenin ter ve sıkıntıyla nefes nefese gelmesi demektir zaten. bekliyoruz, onların ve şeylerin yeterli olgunluğa ulaşması için.

"soluk bir an"

"insanlara kendini bilmeyi öneren erdem çağrıcılarına küfretti. Kendini bilmekmiş, hah, bildikçe tutsak ediyoruz kendimizi. Kavga ettiği sevgilisine, 'sen de böylesin zaten' diyerek onu kaskatı, sabit bir çembere sıkıştıranlardan ne farkı vardı kendini bildiğini iddia edenlerin? Onlar da kendilerini bir başka çembere sabitliyorlar. Yıllardır yaptığı bu değil mi? Başkalarının kendini bilmeyip saçmaladığını ya da çelişkiye düşüp tutarsız davrandığını gördüğünde şişinip övünmez miydi kendi dönük dikkatiyle? Babadan kalma kendini seyredip durma saçmalığını hayırlı bir şeye dönüştürdüğünü sanmıştı yıllardır. Beyefendi kendini didik didik edermiş, kendini kandırmazmış, kendisinin peşindeymiş her an. Al, gör hayrını. Gıdım kımıldayamaz bu mahluk. Boşa dönen teker, sürekli patinaj; öbür tekerlerle, aksla bağı yok, debelenip duracak, kan ter içinde kalacak, bir de bakacak, bir arpa boyu bile değil, olduğu yerde aşınmış durmuş" (behçet çelik/soluk bir an/syf.140)

bu şehri bırakmak hüzünlü olacak

bu şehri bırakmak hüzünlü olacak, ama yeni bir yol bulmak istiyorsak ayrılıklara yakın olmak gerek. temmuzun ortasında serin serin içtikten sonra eve dönmek; eski sokakların hatıralarına gömülmek, sonra evimde kendimle dost hayatındayken eski dostları düşünmek... bu kent epey dostluk yaptı bana. şimdi beni 30 yaş olgunluğu ve arkadaşlara öneriler yapma seviyesinde yeniden suya bırakıyor. benden bu kadar diyor: limanı kendin bul. bozkıra çıkarsa yolun dert etme. döne döne gelirsin geri; kendini bulup gelirsin belki, döndüğünde başka bir yer olurum ben de... döne döne gittiğinde orası yeni bir baş döngüsü verir belki, içini dışarı çıkarıp baştan başlarsın doldurmaya. ora da seni büyüttü ve gönderir. dert etme. yazılacak çok hikaye var daha. sokaklar, çıkmazlar ve serinlik. serin tut içini.
kum albümünde, yaşıyorum ölüyorum ve tek kişiyim ben hala birlikteliği, ardı ardınalığı; aradaki geçiş: sanırsın ki sinema şeridi geçer gözlerinin önünden.
yeni bir dört duvar için adım atıp eski dört duvarıma geri döndüm. bu sefer yalnız... ilk günlerdeki gibi. ankara'daki son günlerimde beni benle baş başa bırakmak için yıldızlar gerekli açıya kavuştu. belki de bana yeniden düşünme fırsatı verdi: neydim ve nerelerdeyim? Hangi adıma nasıl karar verdim? Şimdi, tıpkı burada başladığım gibi, kendime ev açıp kendimle dost hayatına başlıyorum. Bir süre düşünürüm, sonra unuturum. Kendimi affederim. Kendime şans veririm. Kendimi şımartırım, eleştiririm ve kendimden geçerim. Sonrası zaten bozkır ve yeniden affetme, şans verme, eleştirme ve geçme-geçirilme seansı...

yeniden yol

dolunaylarda gergin oluyorum; şaka değil, her döngünün başa gelmesi ve benim yeniden bir şeylere başlıyor olmam da etkili tabii ki. hep yeniden, yeni baştan. kutu kutu içinde hayatım. açtıkça yeni bir paket. kapattıkça, yeni bir paket. hediye ediyorum kendime her birini. bekliyoruz en güzel günleri. o günleri geçireceğimiz n'den bir kente ilk adım, bebek adımı, tedirgin bir adım için yarın yola çıkıyoruz. ilk zamanlarda, "ya gideriz işte ne olacak" tripleri, arada bir "ya, ...mı acaba,öyle mi ki, olur mu, kem küm"lere bırakıyor kendini. hesap kitap, cabası. kenarına kırmızı düz çizgi çizdiğim defterimde bile düz yazmayı beceremiyorum; içeri içeri kayıyor çizikler. çiziyorum, öylesine... kesik kesik yol çizikleriyle geçiyor ömrümüz, bir oraya bir buraya.
yavaş yavaş topluyoruz evi. her bir nesne hareket ettikçe, sesi soluğu yükseliyor; bazen boğuyor bzen hüzünlendiriyor. kimisi atılıyor (çok azı!), kimisine yeniden şans tanınıyor. koliler doluyor; kitapları toplamak kafayı toplamaktan daha zor olabiliyor. neyi nereye koyacağım, hayatımı nasıl düzene sokcağımdan daha çetrefilli. düzene girmiş hayatın, can sıkıcı olmayacağı da bilinmiyor. yola girdik ve yola devam ediyoruz. adım adım ilerleliyoruz. attğımız her adım bizi geleceğe yaklaştırıyor. geçmişteki gibi... yıllar önce, şimdi nasıl olacağımı pek tahmin edemiyordum. şimdi de edemiyorum. yaşıyorum. olduğu gibi, olduğu kadar. yavaş yavaş toplanıyorum. kolilerimi dolduruyorum hatıralarla, her bir hatıra toz bırakıyor geride, siliyorum. yeniden tozlanana kadar. kimine yeniden şans veriyorum. hatırlarımı nasıl düzene sokacağımı bilmiyorum. dolduruyorum. bantlayıp kapatacağım, yeniden açılana kadar. yavaş yavaş toplanıyorum. pişiyorum. altım kısılana kadar. 40ımda daha iyi olmak için....
psikolojik harple birlikte dönüldü toroslardan; kazanılmayacak savaşlarda yersiz çarpışmalar. içten içe, içeride. sonra aşağı inip detokslanan vücuda alkolü hatırlattık; biraz terledik. ama tüm gezilerde olduğu gibi yağmuru eksik etmedik teğemizden. gidişler-gelişler; sıkıntılı işler. tamamlanması gereken halkalar. şimdi sırada yeniden bürokrasi, imzalar, dosyalar, belgeler. yeni bir yaz; yeniden bekleme ve nihayetinde sonuca erme.