Salı, Mart 13, 2012

içerisi-dışarısı dengesini tutturduğum gibi, dilsel olarak akademi-blog dengesini de kollamaya çalışıyorum. orada başka bir dil, burada başka bir dil... hızlı geçişler soru yaratıyor. hangisini daha iyi yapabildiğimi bilemiyorum. ikisinde de birbirinden parçalar bulmak daha iyi olabilirdi. keyifli bir dil oluştrmak isterdim. sıkmayan, boğmayan, okutan, sevimli... pek konuşamadığım için, yazdığım gibi bir olmak daha olası görünüyor. daha iyi bir insan olmak için daha iyi yazmak; zaten yaşamak ve yazmaktan başka bir melekem, bir özelliğim yok. hayatta kalabildiğim kadar yazmayı düşünüyorum. her ikisini de pek abartmadan, tadında bırakarak, tadından yenemyecek kadar.

Perşembe, Mart 08, 2012

Adım adım, ağır ağır, ağır aksak, kör topal, ikileye ikileye ilerleyen zaman... Günde iki kere doğruyu gösteren olaylar silsilesi içinde, o ikilerden herbirinin başka bir bütünlük içinde olduğu gerçeği. Okudum ve anladım. Hiçbirşey birbirinin aynı değil ama çok benzeri; resimdeki tek farkı bulun. Detaylar önemli.

Zaman geçiyor da büyüyoruz diye yazıyorum bunları. Tüm olan biteni teker teker mi ikişer ikişer mi dörder beşer mi deste deste mi düzinelerce mi tekrar edeceğimi bilemiyorum. Onların üçünden beşinden öğreniyorumdur zahir. Öğrendikçe daha iyi yapacağımı umuyorum. Gerçekten çabalıyorum. O iyiniyetli hisle uyuyorum. Kendime.

Kendimden bir İstanbul efendisi çıkabilir miydi? Sıradan biri olmamaya çalıştım, bunun için sıraya girip sıramın gelmesini bekledim. Gelen toplara gelişine dğeil de durup düzelterek vurdum. Düşündüm. Yanlış olabilir. Yine de çaba, çabadır. Belki bir kara buluruz diye kemiklerimi sızlattım nemli gecelerde... Damarımdaki kanla idare ettim, havadki oksijeni soludum durdum. Eldekileri iyi kullanmaya çalıştım yani. Aşama aşama ilerlemeye çalıştım, zor olsa da sabrettim. Şimdi daha az yazmaya, daha az okumaya başladıkça; diyorum ki demleniyor muyum acaba. Demliyken daha iyi yazdığım doğru ama daha iyi yaşadığımdan emin değilim. Geçen zamanın tek muhasebesini içeride, vicdanda ve sessizlikte yapıyor olabilmek, bunu bağıra çağıra duyuramamak, duyurduğunda bombok etmek, demek istediğinden başka bir şey haline getirmek, korkutuyor. Yaşamak istediğinden başka bir hayatı yaşamak gibi... Buna ne zaman karar vereceğiz? Neyi ne zaman yerine koyup bundan sonrasına bakabileceğiz? Yoksa sürekli imtihan, değelerlendirme, kritik mi geçerli?

Salı, Mart 06, 2012

"Adını titizce saklayan bir sokak buldum
Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında"

Adım bir sokağa verilseydi, arada bir geçer bakardım, ne olup bitiyor diye; kuytularında kimler öpüşüyor, kimler polisten kaçıp eve ekmek yetiştiriyor, kaldırımlarında kimler bekleşiyor diye. kaç ağaç var, kaç tekel bayi, kaç otobüs durağı ve kaç tane sıkılgan... Arada bir gecenin köründe tabelasını seyreder sonra kaçardım, kendimi sevdiğimden değil, sokak adlarını önemsediğimden. sayılı sokakları sevmem o yüzden, bir isim bir yer...

Cuma, Şubat 17, 2012

sanırım en zoru kendini değiştirmek. kendini sorgulayabilir, yargılayabilir ve asabilirsin. ama sonuçta değişmiş olmazsın. kendi sınırlarına dan dan dan çarpar durursun. belki duvar çatlar, ışık gözünü alır ve gözünü kırpıştırır, ışığa alışırsın. ama alışkanlıklarını değiştirmek neredeyse imkansızdır. yeni bir duvar ve yeni bir dan dan dan...olacaktır. değişmem- ben böyleyim'le bir hayatın tadı tuzu gittikçe kaçıyor. tatlandırmak için hayatı daha fazla cesaret gerekiyor.

Cuma, Şubat 10, 2012

ölmeden yapmak istediklerim#1

...101 ya da 99 şey diye kitap ismi haline gelebilir!

Önem sırasına göre değil, akla gelene göre;

1-Paraşütle atlamak

2-Dalış yapmak
(bu derece miyopken biraz zor)

3-Latin Amerika (ve Sr_d'nin gittiği diğer yerler)

4-Ayağımın dışıyla uzaktan gol atmak

...

Cumartesi, Şubat 04, 2012

geometri

"garip günler geçip gidiyordu.

grevdeydi güneş, griydi gökyüz. gökkuşağı görünmüyordu. göçebe gemiler, gaddar gardiyanlar gibi gizleniyorlardı gecelere. göze geliyordu güzelim gençlikler, gelinlerin gamzeleri güçsüz gülüşlere gebeydi. geveze gırtlaklar gevşemiş, gözalıcı gelincikler gizlenmişti. gülkurusu göğüsler günbatımlarına güvenmiyor, genelevler gülüşsüzlük galerisi gibi görünüyorlardı guguklara. gönülsüz güışıklarına gücenen günebakanlar güneye göçüyordu. gepegenç güvercinler gönençle geçip gidiyorlardı giyotinli geçitlerden. gamlı geyikler gözyaşlarını göstermiyordu gayretkeş gergadanlara.

gelen geçiyor, gülüşler geçiyordu.

gururum gözaltındaydı, garip günlerin geçidinde.

gümüşi gitarların gürül gürül gürlerken gitmiştim gönlümün gülistanından gitmiştim. gözlerimi gömüp gülüşüne.

güle güle..."

(Yekta Kopan/Geometri/Kediler Güzel Uyanır/syf. 61)

Perşembe, Şubat 02, 2012

"yoğun karalardan çıktım, sızlıyor keşiflerim; burası başladığı yer mi bittiği yer mi denizin"

attığın onca kulaçlardan sonra gideceğin yer belli: burnunun dibi. çok uzaklarda olan bitenler aklıın içinde ve aslında onları hatırladıkça geliyorsun kendine. tuzlu su yuttukça öğüreceksin geçmişini ve aslında neler yutmuşum içten içe diyeceksin. eğer demezsen sen de iyi mide varmış ve kardeşim. kendini keşfettikçe ağrıyacak kemiklerin, güneşe verilmiş deri gibi gerim gerim gerileceksin; bağlantı yerlerinden kopacaksın, bağlantılarından kurtulacaksın, sonra yazcaksın yazcaksın kalemsiz kağıtsız bir hücrede, hücre duvarların yıkılırken, ayaklar altına alınırken, beyninin senin olduğundan şüphe ede ede, nasıl yutmuşum ben bu ayakları diye diye haşlayacaksın kendini kızgın sularında ayak yolunun. zorlama. kal orada. burası ne başlangış ne bitiş. daha çok sen varsın içinde. yazarsın. bakmışsın yaza doğru bir deniz kenarında bağlantıların gerim gerim geriniyor güneş altında. denizden çıkana sakın sorma; çünkü rotayı kimse bilmek istemez. herkesin rotası kendine. herkesin rotbalansı kendince. bu dengeler arasında bir denge buldukça benziyoruz birbirimize. kızma. anla. anlatırsın sonra da...