Pazar, Şubat 19, 2017

herkesin açık olduğu bir pazar

"Özgürlüğün kırsal alanlarında,  ot bitmeyen yerleri ıslah ederken gülümsemenin hakim olduğu bir kızgınlıkla ne demiştin hatırladın mı? 'Herkes kendisi olsundu, başkası olmasındı'   Hep yollar olsundu, uzun olsundu, açık olsundu. Kapalı olmasındı, pazar olsundu. Herkesin açık olduğu bir pazar. Renkler koyu olabilir çünkü kendilerini bilirler. İnsansa ne açıktır ne koyu. Hem açıktır hem koyu. Hem hızlı hem yavaş, günden sonra gelen geceye, tümden sonra eksiğe aşina.  Bir ana yemek tuzu az ve biraz tatlı,  şekeri fazla.

Bizse bin yıllık taşların özlediği bir doğaydık. Hem herkestik hem hic kimse. "

Cen Taner/Halkın Zevkine Meydan Okuyanlar Derneği/Özgür Olduğunda Marmara/syf. 31

Salı, Ocak 31, 2017

boşluk

Bu kafamın boşluğu, yeni birikimler için mi yoksa her şey yerle bir olduğundan mı? Her iki ihtimalde de, kim uğraşacak şimdi doldurmakla... Bu boşluk beni çekip yutarsa ne yaparım ben. Boşluğun içinde yok olursam... Ayakta kalmalıyım, var olmalıyım. Nasıl?  Ne yapmalı? Hayatta kalmak için ne yapmalıyım?  Yazdım çizdim, bir şeyler yaptım. Olmadı. Yeni ilhamlar, yeni kitaplar, yeni heyecanlar olmalı. Yeni baştan... nefes almalıyım.  Madem baştan başlıyoruz. Bebek adımlarıyla, adım adım. "Kar yağdı yaktığım ateşlere, içimdeki korku bir isyan", elbet buluruz bir yolunu. Bu kar erir ve yeniden alev alır ortalık. Bu buz kırılır. Yeni bakteriler kıpırdar. Yeni bir hayat kımıldar. Kımıl kımıl bir canlı. Hareketlenir ortalık. Hayırlısı be gülüm. Hayırlısı...bu boşluk dolacak elbet. Damla damla, sabırla; toparlanmalıyım.

Perşembe, Aralık 29, 2016

muhasebe #16

Bir dönem hayatımın kesiştiği insanlar, Almanya, Lüksemburg, İtalya, İsveç veya ABD'de... Ben de buradayım. Duruyorum. Belalar gelip buluyor beni, saklanmış olmadığımdan sanırım. Sarı zarfların içerisinden sarı güller değil sararmış geleceğim çıkıyor. Soluyorum. Hayatta kalmak için daha fazla soluyorum. Bir an önce bitsin diye, hava, ama tükenmiyor. Oksijen de  kafa bulmak için yeterli olmuyor. Benimle kafa bulanlara ciddiyetle yaklaşıyorum ki hatalarını anlasınlar. Şimdilik sonuç alıyorum. Savunmalarım kısmen tutmuş durumda. Kendimi savunmaya devam. Bu yıl en fazla yaptığım iş bu oldu. Ben ne yapmaktayım aslında, bunu birilerine izah etme işi. Bunu yaparken de asıl işimden soğumak. Yazmak ve okumaktan başka ne iş yapabilirim? Bu yıl ciddi ciddi bunu düşünmek gerekti. Ben ne yapabilirim? İşim ne? İşim ne bu dünyada? Kendi kurduğum oyunda, kendime rol yazmayı unutmuşum, o yüzden başkalarından rol çalıyorum. Herhangi bir şeyi tedirgin olmadan yapamıyorum. Onca yükün altına girdim, çıkabilir miyim? "Bahsettin parandan, kredi borcundan..." Soğuk hava geldi, dayandı kapımıza. Pencereler, camlar uğuldadı hep kafam gibi. Ne olacaktı, uğul uğul uğultular ninnilere dönüşmedi. İyi uyudum ama bu sene, en iyi kaçış uykuydu; sabahında yeni bir ben bulurum umuduyla. Yorgunluğumu buldum, terliklerimi geçirdiğimde ayağıma; aşağıdan yukarı bir demokrasi, akılsız başın yükünü çeken ayaklar. Baş oldu. Sorunlar büyüdü, dize geldi, diz boyu oldu. Hiç bir derdimi dizelere dökemedim oysa, şiir yazma huyumu çoktan yitirdim, onlar ilk terk edendi gemiyi. Olsun, kelimeler alt alta olmasa da yan yana geliyor arada bir. Hala yazabiliyorum; daha çok okumayı kafama koysam da yapamıyorum. Tek engel, kendimim ve "ihtiyacım olan her şey etrafımda"; yıkıp dökmezsem. Eski yılın muhasebesi, kendimden gittikçe uzaklaştığım ama nereye gittiğimi bilmediğim bir dönemin hızlanması olmuştur sevgili blog. Eksilere deli gibi abanıp, ödendi ifadesini görünce mutlu olmaktır. Cepten yediğim, kendimi tekrar ettiğim, en azından bunu daha iyi yapayım derken büyükbaşlara yakalandığım bir dönem. Hesabımı verdim, üstünü bekliyorum. Bahşiş bırakma kültürüm var; sessizliğim bırakacağım onlara. Eğer gelirse... Limitlerimi zorlayıp tekme tokat dayak yemeyi de göze alamam ki; o yüzden artırmıyorum elimi. Tuzlu suyla bir kaç günlük buluşmamı, yabancı ellerde bir kaç gün dolaşmayı, sessiz sakin boşluğa bakmayı yılın artısı olarak bir kenara yazıyorum. Seneye de bunları harcarım.

bir yılın son günleri

Bir yılın son günleri, yeniden:

"I.

Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini..."

Tamamı: http://epigraf.fisek.com.tr/?num=1088

Perşembe, Kasım 10, 2016

sız siz

Açıkçası boktan bir hayatın içine sıkışıp kaldım. Bu yeni bir şey değil  O yüzden tekrarlamak gerek: Kendi seçtiğim hayatı yaşıyorum, kızacak kimsem yok. Kazdığım kuyuda kaldım, derin kazmışım çıkamıyorum. Uydurduğum hikayeyi bozamıyorum. Okuyorum, yazıyorum; keyifsiz. Kızıyorum, bağırıyorum; sessiz. Nefes alıp veriyorum; sebepsiz. Yola devam... frensiz.

Cumartesi, Ekim 08, 2016

içimde kalan

Kısa bir tatil, hep birlikte yurtdışı; sonra olaylar olaylar, bekleyiş, gerilim. korkuyu beklerken'in pratik hali... halbuki ne güzeldi edebiyat ve teoriyken. gerçek hayat acıtıcı ve can sıkıcı.

söyleyemediklerim ve yazamadıklarım içimde birikiyor ve mide bulandırıyor. tek yapabildiğim iş olan okuma ve yazmaktan da uzaklaştım. zaten pek bir işe de yaramadılar bugüne kadar.

yeni bir hayat büyütüyorum derken, herkes gibi olup rahatlayacağım sanırken hayalkırıklığına düştüm. her akşam başıma bir iş gelmedi diye şükrediyorum. korkunun esir aldığı bünyede sıkışıp kaldım. dil öğrenmek ve yüzmekten vazgeçtim diye mi? kaçış hatları kapandı gitti. günlük rutin uyutuyordu, tek faydası buydu. kafasını ütüleyecek eş dost da olmayınca biranın rakının da tadı kalmıyor, uyanık kalmanın da...

velhasıl kendi sıkıcılığıma memleketin derdi ve hayatta kalma mecburiyeti eklenince müthiş 30'larımın ortası, bozkır tekdüzeliğine fon oldu gitti.

Pazartesi, Haziran 13, 2016

Hayat ve keyfi

Önce okumayı kesmiştim, şimdi de yazmayı; okumaktan ziyade gözlerimle tarıyor yazmaktan ziyade aynı lafları evirip çeviriyorum. Arada bir dinleme faaliyetim var. Kendimi dinliyorum ama pek cevap vermediğim için o da kızıyor. Kelimelerin derinliği yok. İçimin de saflığı, enerjisi, azmi. O da boşa konuşuyor. Yaz gelince daha canlı, neşeli olma zorunluluğu varmış gibi... kışın kaçıp kurtulmak, kesip atmak, içip sızmak daha kolay. Hava karardıkça boynumu büküp, içe kıvrılabiliyorum. Bahar ve yazda ise etrafa bakma, gezip tozma, hayatın tadını çıkarma derdi çıkıyor bir de. Bir hayat var, bir de keyfi. Hayatı zor idare ederken keyfini ne yapacağız? Para, pul, vs. bulundu, bulunuyor. Keyif ise öyle inmiyor gökten. Çalışıp çabaladıktan sonra yorgunluktan onu tanımam zorlaşıyor. Gel şöyle otur diyorum. Otur sakin sakin kal şurada. Ama keyif, kahya tutmuyor beni. Coşkulu. Koşup gitmek, hoplayıp zıplamak istiyor. Yetişemiyorum. O yüzden duruyorum durduğum yerde; kolay olanı bu; o gelip benim etrafımda dönüyor. Yeteri kadar bekleyince her şey gerçekleşiyor. Güneş gibi ay gibi, zaman gibi geçip gidiyor etrafımdan. Bekliyorum sonra yine gelsin diye. Hiç bir şey yapmayan insan bile yılda bir kaç kere keyifleniyor böylece. Kitapların, yazmanın, aramanın, sormanın verdiği keyfi böylece doğanın döngüsü içinde buluyorum artık. Daha az dertli. Herkes gibi.

Cumartesi, Mayıs 07, 2016

tat vermiyor

seğmenler ya da tunalı uzakta, ayaklarım çimden ve hatta sokaktan da uzak. öyle olunca üretim de az, kendi dünyam da dar. kendi dünyam kaldı mı acaba o da muallak. yapacak şey daha çok okumak. ruhu beslemek lazım. olmayınca olmuyor. başkaları gibi, çoğunluk gibi yaşamaya devam. olmuyor. tat vermiyor.