Çarşamba, Ekim 29, 2008

kabuk

Sansürlendik geldik. Suçlu gibi hissettim kendimi, aslında suçluyum tabii... Anlattığım için. Aslında susup bi köşemde otursaydım kimseye zarar vermeyecektim.

Kabuğumdan çıkma denemelerim elime yüzüme buluşarak son buluyor. Sinirler-gerginlikler-öfkeler-hayal kırıklıkları-korkular üretiyor dışarıda gezip tozmalarım, bana ve herkese... "Beceriksiz ve korkak bir hayvan" olduğumu daha ilk postta söylememiş miydim? hmm...

Kabuğa geri dönüp, insanları rahat bırakmam gerek sanırım.

Perşembe, Ekim 23, 2008

gelenek

Kılıç kalkan ekibiyle karşılamak yaklaşan hayatı ve ona dikenli elbiselerimle sarılmak, en sevdiğim geleneğimdir. Ardından, hazmedilemeyen bir geçmişin verdiği ağız kokusuyla öpersin yanaklarından konuğun. Salya sümük izler bırakırsın bağrında; bir avuç kusmuk onu doyurmaya yeter de artar bile; ne de olsa içimiz dışımız birdir; biz bizeyizdir.

korku ve kaygı, pirimizidir; belirsizlik, daimi duamız.

Çarşamba, Ekim 22, 2008

ararım tadını eve dönmenin yolu bilmenin

ben hala ölürüm
plastik çiçekli gizli bahçemde
sessizlikten kaçar
sığınırım yorgunluğun koynuna,

apansız uyanır
düşlerin tek güzel yerinde
ararım tadını
eve dönmenin
yolu bilmenin

kimin kimin bu sessiz eller
mor halkalı yaralı gözler
kıyılarıma vuran sen misin?

kimin kimin bu kör gözler
bu varışsız yalan sözler
adını unutan sen misin?

ben hala ararım
bilinmeyenin ulaşılmaz balını
kaçarım kalabalıktan
yalnızlıktan
dostumuz ölümden...

apansız uyanır
düşlerin tek güzel yerinde
ararım tadını
eve dönmenin
yolu bilmenin

(Teoman/sessiz eller/papatya)

Salı, Ekim 21, 2008

anlamak

"Non ridere, non lugere neque detestari, sed intelligere" (spinoza)

"Gülmemeli, kaçmamalı, horlamamalı ama anlamalı".

Pazartesi, Ekim 20, 2008

film

Aynı konuyu, başka oyuncularla oynatıp başarıya ulaşmaya çalışan bir yönetmen edasıyla kurguları ne derecede farklılaştırabileceğimi sorguluyorum. İyi yaptığı işi sürekli yapmakla, yeni denemeler yapmak arasında gidiyorum-ki ikisi de sonuçta korkunç oluyor. Aynı filmleri çekmekten sıkılmam gerekir oysa ki...

Perşembe, Ekim 16, 2008

isim

Bazı isimler peşinizi bırakmaz, dönüp dolaşıp karşınıza çıkar. Halbuki siz o ismi, bir veya birden çok sıfatla karşılamaya başlamışsınızdır; yani o isim sizin kafanızda tanımlı ve betimlidir; basit bir cins ad değildir. Yolda karşınıza çıkıveren bir tabela, evde televizyon keyfinize turp sıkan bir reklam; interneti kapatıp bilgisayarı dışarı fırlattıran, banka hesaplarınıza bile sızan, velhasıl ensenizden ayrılmayan bir gölge...

Cumartesi, Ekim 11, 2008

Nedensiz bir öfkeyle uyanıp, kendimi dışarı attığım, yolda kaşlarımı çatıp ne bakıyorsun ulan diye birilerine dalma sınırında dolaştığım, biri bişey dese de patlasam diye arandığım ama sonra kös kös, öfkemi yutarak eve geri döndüğüm anlar... Öfkemi kusamadığım insanlar yerine aynada kendime kusmak, duvarlara kusmak, içime kusmak ve sonuçta bir bataklığın içinde takılı kalmak...

Böyle anların şarkısı; The Mirror:

temptation-
why won't you leave me alone?
lurking every corner, everywhere i go

self control-
don't turn your back on me now
when i need you the most

constant pressure tests my will
my will or my won't
my self control escapes from me still...

hypocrite-
how could you be so cruel
and expect my faith in return?

resistance-
is not as hard as it seems
when you close the door

i spent so long trusting in you
i trust you forgot
just when i thought i believed in you...

it's time for me to deal
becoming all too real
living in fear-
why did you lie and pretend?
this has come to an end
i'll never trust you again
it's time you made your amends
look in the mirror my friend


let's stare the problem right in the eye
it's plagued me from coast to coast
racing the clock to please everyone
all but the one who matters the most

reflections of reality
are slowly coming into view
how in the hell could you possibly forgive me?
after all the hell i put you through

it's time for me to deal
becoming all too real
living in fear-
why'd i betray my friend?
lying until the end
living life so pretend
it's time to make my amends
i'll never hurt you again

Perşembe, Ekim 09, 2008

geçmek süresi

Bu sabah malum kişiye küfrederek uyandım; nedenini bilmiyorum, ama aklıma bi tek o geldiği için olabilir. Geçip gitmeyen şeylerle ilgili olabilir, beklemenin beyhudeliği ya da... Sonra şu şarkıyı dinledim ve tüm gün mırıldanıp durdum:

"hayatından çekip gitmek benim için zor oldu.
her şey iyi olacak sanma, yanılmak gündelik oldu.

seni ezip gitmek,senin için zor olurdu.
her şey iyi olacak sanma fedakarlık dost oldu.

düşünden bir ur gibi geçtim dilinden bir yara
aklından bir sır gibi geçtim bugünden yarına...

iyi olur diye beklemek benim için zor olurdu.
her şey kötü olacak sanma yaşanan en kötü buydu.

düşünden bir ur gibi geçtim dilinden bir yara
aklından bir sır gibi geçtim bugünden yarına...

yalnızım çünkü razıyım!" (Kargo/Geçmek Süresi/Yalnızlık Mevsimi)

Çarşamba, Ekim 08, 2008

"beklemek"ten bahsetmiştim ya; boşuna değilmiş takılı kalmam bu kavrama-Aslı Erdoğan da bahsetmiş; soğuk bi Ankara öğleden sonrasında titreyen elleriyle benim için imzaladığı kitabı-Hayatın Sessizliğinde'yi yeniden karıştırırken (eski acıları tazelerken ya da) aynen buna benzer bir şeyi yakaladım:

"Beklemek...Kıyameti, Mesih'i, sınır boylarından dönen habercileri, karların erimesini, havanın aydınlanmasını... İlk kıpırtılarını bir bebeğin, bir çağrıyı, bir mahkeme kararını... Saatlerin sonunu, uykuyu, yeniden doğmayı. Bir sözcüğün, boşluğa onu boydan boya kat etmesini, binlerce ışıltıya dönüştürmesini...
(...)
'Neyi bekliyoruz, böylesine toplanmış?' Hiçbir ve herşeyi. Daha sıcak, daha serin mevsimleri, çağları, hayatımızın en güzel yıllarını, barbarları, gelenleri gidenleri... Bir mucizeyi.
(...)
'Ne zaman dönecek! Sorma!' Her bir an, içinden geçmem gereken bir iğne deliği sanki, koskoca geçmişim, darmadağınık bütün ben'lerimle, bir kereliğine, sonra bir ömür boyu daha. (...) hiç gelmeyeceğini bildiğin birini beklemek,'güçlü ol!' diyorum kendime, hayır, şimdi değil. Şimdilik her sözcük, her an, köşede beliren her yeni yüz, göz göze geldiğimher ayna yalnızca boş bir kalıp, içine yokluğunu döküp biçimlendirdiğim... Hayır, şimdi değil, daha sonra güçlü olurum.

Ne kadar sürer belleğin sert kayalıklarında bir bedenlik yer açmak? Daha ne kadar sürebilir bu bekleyiş? Daha kaç sözcük gerekir doğabilmem için, düşlemediğim, beni düşlememiş bir geleceğe?

Ne kadar vaktim kaldı ki?" (syf. 14-16)

Salı, Ekim 07, 2008

gilmour

David Gilmour'un son albümü-On An Island'ı uzunca bir süre keyifle dinledim; yaşlılık dönemine yakışan müthiş bir olgunluk, sakin ve dingin-demlenmiş-tam tadında akustik bir albüm-sakin bir döneme müthiş bir partner...

Ama lanetli bir günün anısına sanki cezalandırmıştım üstadı; koca bir yalanı öğrendiğim an o albümü dinliyor olmaktı suçu; o ana geri dönemek için hiç dinlemedim bir süre ama bu akşam dream tv'de canlı performansı izleyince,tekrar ziyaretin zamanı gelmiş dedim; işte canlı bir kayıt:On an Island



(Youtube'u kusursuz izlemek için youtubejacker adlı programı indirmeniz yeterli.)

Pazartesi, Ekim 06, 2008

beklemek

Günler, birşeyleri beklemekle ilgili olarak akıp gidiyor. Arayı dolduran ve çerçeveyi tamamlayan şeye de sıkıntı deniyor. Sıkıntı, yalnızlığı besleyip sıkılaştırıyor-onu çözeceği yerde.

Ya sınavı bekliyorsun, ya tatili, otobüsü veya ya sevgilinin gelmesini, ya terfiyi, ya maçın başlamasını veya bitmesini; aslında en basitçe ölümü. Bekleyip elde ettiğin sonucunda, bir ölüm ve sonra yeni bir başlangıç.

El öpmeler, ziyaretler, gülücükler, iyi dilekler, hoşgelip hoşgitmeler; bekleyip geçersin sen olmadığın bir sürecin içinden.

Gelmeyeceğini bilerek, beklersin kendini; seni sen yapan şeyi, seni senden alıp götüreni. O uzun bekleyişin araduraklarındaki küçük bekleyişler, hayatı biraz çekilir kılmak için umut verse de, baki kalan o derin sıkıntı, çerçeveyi sıkılayan...

yalnızlık kurşun geçirmez

"O kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. Aynı zamanda da korkutucu. (...) Ama artık biliyorum yalnızlığın o kadar da korkutucu bir yanı olmadığını. Tabii ruh sağlığı yerinde ve içlerinde bir tek kişi taşıyanlar için söylemiyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, Uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. Ben hep kalabalık oldum. Şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. (...) Dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu.

Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyotiğini de kendine besler. Yeter ki nerede olduğu bulunsun..." (Hakan Günday/Kinyas ve Kayra/syf152)