Çarşamba, Mart 31, 2010

adres

yeni bir sürekli adres bulmam için zaman daralıyor. geniş düzlüklerde top koşturmayı kim sevmez... ikametgah il muhaberimin, reykjavik ya da santa cruz'a nakli için, hayatımda nasıl bir değişiklik gerekirdi acaba? eminim honululu'da ya da tallinn'de atlastan yer bulmaca oyunundaki çocuklar için, niğde karizmatik bir isim gibi duruyordur. zaten artık önemli olan, keyifle yaşayacak bir yerden ziyade keyifle takip edecek bloglar bulmak değil mi? ikincisinin heyecanı bazen daha yüksek olabiliyor. yine de günün birinde karar verip latin amerika'ya yerleşsem, karnımı doyuracak bir iş bulabilirim. ayrıca sürekli hayatımın köklü biçimde değişmesi isteğini umarken, gidilecek yerlere dair rehber kitaplar okumuyor değilim.

Pazartesi, Mart 29, 2010

another permanent address

sometimes i wanna sleep in the street
but it feels a little funny without you
down in the basement feeling the pavement
holding my stomach.

and sometimes i can't believe my own feet
so i found another permanent address
sold the old mattress keeping the changes
talking to strangers..

i knew i could forget you, that's what i'm gonna do
now i'm staring at a stop sign, just like the last time

hey you're everything you dreamed you'd be
what a civilized way to be angry
locked in the attic, starting to panic
wait, that's me...

always it's the same situation
it's got to be somebody's fault
but i never know what to do
so let's say we put the blame on you

standing in a phone booth
waiting for the punch line
trying not to call you
just like the last time.

(chroma key/another permanent address/you go now)

olan biten

* Diş fırçalarken altdudağımı ısırdım; kanadı. Nasıl oluyor böyle şeyler, anlamıyorum.

* Bu seferki karnabahar acı çıktı, yine de yedim.

* Uzun süre sonra süt içtim.

* Hafta sonu ikisi statta, biri halı sahada, biri tv'de olmak üzere 3 (değil, 4) maç izleyerek çayıra çimene doydum.

* Arka pencerem çiçek açtı.



* Yine 3 numarayım.

Cuma, Mart 26, 2010

katkı

türk futbolunun en üst seviyesine yapabileceğim katkıyı yaptım. yener umuduyla bursaspor'un maçını izlemeye gittim. benden bu kadar. sıra oligarşide.

"kaptan yeter artık,
bu kaçıncı ölümüm?"

kainat kestirmelerle doludur

"Tutarlılık, şahsiyetsizliği kamufle eder. Buna karşılık, muktedirler de kendilerini hakkında kolayca yanılırlar. Sıra dışılık da, sıradanlık da hayatın sonsuz gizeminin ayrılmaz parçalarıdır. Ivır zıvır peşinde koşan bir açgözlü mü olacaksın, paha biçilmez şeylere burun kıvıran bir müşkülpesent mi? Kulağa hoş gelen yalanlar seni yufka yürekli bir köleye çevirebilir. Kısacası, karara varmak için elimizde yalnızca sezgi ve hislerimiz vardır. Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tabidir. Çaktın mı köfteyi?"

(M.M/K.B.V/s.314)

Perşembe, Mart 25, 2010

high violet

The National'ın yeni albümü High Violet, 11 Mayıs'ta çıkıyormuş. Albümden iki şarkı, biri (Terrible Love) canlı performans, burada; diğeri albümün resmi sitesinden indirilebilen Bloodbuzz Ohio, şurada.

Albüm Kapağı:

Çarşamba, Mart 24, 2010

dayı#2

4 dayım var. Onların hikayelerini kitaplaştırsam, Adana Futbolu'ndan çok satar eminim.

En büyüğü, mühendis. Tarsus'tan çıkıp üniversite sınavında derece yapmış, ailenin gurur kaynağı. ODTÜ-İTÜ, güreş, çapkınlık, kariyer, zenginlik derken aileyle bağlar kopmuş. Adana'da yaşıyor; yengemin tabiriyle annemin bıyıklısı. Uzun süredir görmüyorum ama masmavi gözleriyle, kıkır kıkır gülüşüyle hatırlıyorum.

Bir sonraki, tam tersi; haylazlığın kralı. Sık sık sınıfta kaldığı için dedem ayağından tavana asmış bunu. Nenesi, ağzından bok gelecek çocuğun diye kükremiş dedeme. Bunun hikayeleri iki gruba ayrılır. Çoğunluğu "ya ilkokul 1'deyim ya 2'de" diye başlayan köy hikayeleri ya da mavraları, ikincisi meslek hikayeleri: Berberlik. Özellikle askerlikte meslek bilgisiyle yan gelip yatması, ordu evlerinde komutan eşleriyle makaraları... Şimdilerde babamın yayla yoldaşı; envai çeşit bitkinin otun suyunu çıkarıp çay niyetine içer ya da yağını yapıp sürer. Bi ara baş ağrısına karşı, kafasını ezdiriyordu bana. O zaman daha 60 kilonun altındaki bünye, ne kadar tepinse de beynin tıkanan damarlarını açamazdı tabii; sallandı bi ara ama yıkılmadı.

Üç numara da haylazlık ikincisi, abisinin yolunda... Yüzüne patlayan düdüklü tencere mi dersiniz kafalara giren oklavalar mı, yarı şaka yarı mavra... Daha lisede Kuleli için memleketten ayrılınca bi üzüm kamyonuyla, hayat üniversitesinden çift anadallı. Aile fotoğraflarında teğmen kıyafetli. Darbe mağduru; mavraları anason kokulu. Bi ara kolesterolü o kadar yükseldi ki makine ölçmedi. Liseden kalma tekerlemelerini ve laf oyunlarını yeğenlerince kullanılmasına keyiflenir; ve her seferinde "sen biliyon mu bunu" diyerek yenisini üretir. Sanırım beni en çok bu etkiledi. 10 yıldır eşiyle dünyanın gezmediği yeri kalmadı. "Araba benim cebimde olsun" mottomun sahibi.

Sonuncusunu, 98-99'dan beri görmüyorum. Kahverengi murat 131'yle gittiğimiz deniz maceraları, omzuna alıp bizi suya fırlatması, sanırım bize yüzmeyi öğreten şey oldu. Karışık özel hayatı, aileden kopardı. Bir ara güvenimi toplayıp gitmeye niyetliyim yanına.

Bu dördünün ortak özelliği, Fenerbahçeli ve birbirleriyle küs olmaları. Önce farklı kombinasyonlarla, ardından hepsi birden... Hepsi çok bilmiş, saf ve temizler; suçsuzlar!

Bu kadar lafı etmemin nedeni, benim de birinin dayısı olmam. Doğumunu not düşmüştüm. Şu anası kılıklı; Ece Sultan:



Ona da bir blog açtım. O büyüyünce, blog, bizim eski kocaman fotoğraf albümlerine döner; belki şimdi bizim yaptığımız gibi döner döner bakar-güler.

Pazartesi, Mart 22, 2010

zorla denize sürüklenen kara kaplumbağası

"Akşam günrşine markaj yapan suratsız binaların arasında, derisi yüzülmüş bir maymun gerginliğiyle turluyorum. Çaresizliğin promosyonu olan bir dirayetsizlik ve endişeyle dopdoluum. (...) Ilık ve yumuşak porselenden yapılmış genç kızlarda, şehvet hezeyanları çınlıyor. Maaşı ancak yoksulluğunu sürdürmeye yeten üçüncü lig bekarları, kravatlarını gevşetmiş. Dişinden tırnağından artırıp dişçiye giden, manikür yaptıran plaza amazonları umutsuz bir kibirle yalpalıyorlar. Emekli memurlar rüşvet ve iltimasla dolu yılların lağım şelalesinden tamtakır bir cehalet referansıyla buz gibi bir hüzne terfi etmişler. Altın dişleriyle demir leblebi yiyen sentetik kabadayılar, cinayet pozları veriyor.

Kalabalık, intikam alamadığı için suça yönlen ilkel bir yaratık. Muğlak bir töhmet altında kalmak pahasına, şu karmaşık dünyada basit bir yaşama tarzı. Reklamlarla fişteklenen yığınların tek bildiği, örümcekle sinek arasında pazarlık olmayacağı. Kitleleri etkileyen her söz yalan.

Peki ya ben? Bu alçak tavanlı şehirde, kazasız belasız ne kadar yükseğe sıçrayabilirdim? Denize tohum atsam, baltayla nakış işlesem, cehennemde yelpaze satsam... Kişisel bahtsızlığımızı da kapsayacak majör felaktelerin arefesinde,g ündelik hayatın monotonluğu her nasılsa nihayete ermiyor. Kredi kartı faizi, işsiz veya yoksulluğa bağlı intiharların tırmanışı, erdemli şiddete duyulan hasreti ifade etmekten başka işe yaramıyor. Modern medeniyetin çarklarına neşeli bestelerle terennüm edilen tehditler, uzmanlarca onaylanmış hurafeler ve muhkem bir taviz prosedürü sayesinde dönüyor."

(Murat Menteş/Korkma Ben Varım/s.161-162)

Pazar, Mart 21, 2010

olan biten

* Korkma Ben Varım 'ı okumaya başladım. Uzun süredir böyle keyifli kitap okumamıştım. Bir süredir kendisini aldırmak için diretiyordu zaten, hislerimde yanılmadım. Yarın buraya alıntılayacağım kısmı, kitabın genel ruh halini yansıtmıyor gerçi...

* Film festivalinde, Orada'yı, Kara Köpekler Havlarken'i izledim ve beyaz gece seansına gittim. Son filmin -kore filmiydi- yarısında çıktım, sabah 5 buçuk gibi evdeydim.

* Kızartma yaparken, önce sıçrayan yağları engellesin diye koyduğum gazete yandı, ardından da ikinci partiyi atarken bileğimi yaktım. Az pişmiş rosto kıvamında, iki orta boy pembe-siyah lekem oldu.

* Halı sahada bozguna uğramaya devam...

Cuma, Mart 19, 2010

ama ne gezer...

"(...)
Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni?
Uykularım, o sonsuz uykularım...
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -

Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç,
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.
(...)" (edip cansever/ben ruhi bey nasılım)

Perşembe, Mart 18, 2010

hani bi ara...

hani bi ara muhabbet, eğlence gırgır vardı, birkaç kadeh içince hele çenemiz düşerdi, laylaylom, şarkılar türküler, öyle olmasa da öyleymiş gibi söylenen sözler, tavırlar edalar, bakışlar ve gülüşler, yandan çarklı gidişler ve dönüşler; ne oldu ne bitti, hangi ara sular aktı gitti, tıkanık lavabo mu çekti, birşeyler değişti, durdu ve bekledi. insanları mı ciddiye almaya başladım, burnum mu sürtüldü yeterince-bilmiyorum. kimseye dert anlatacak mecalim yok. "üşeniyorum, öyleyse yarın". yarın veya ertesi gün... ama iki çift laf etmek zor geliyor; zaten saatlerce konşmamaktan sesim ergen çatlağı gibi çıkıyor ilk seferde. nesnelerin ve kişilerin adını unutuyorum sıkça; tekrar etmemekten belki; ama misal, yıllar önce dinlediğim ve bir daha hiç duymadığım bir şarkıyı bulaşık yıkarken dillendirebiliyorum. ya da "o an"lar hala aklımda. demek ki birikenler çıkıyor bir süre sonra. umarım bugünlerde biriktirdiklerimi de çıkarırım. umarım kimsenin üzerine değil... henüz kimseden o kadar nefret etmiyorum. nefret ettiklerimi de aslında haklı buluyorum. o yüzden yapacak birşey bulamıyorum. hiçbir zaman eğlence tellalı olmasam da, arada bir öyle olmasa da öyleymiş gibi davranmayı becerebilirdim. şimdi ne öyle ne böyle. şöyle böyle. böyle böyle törpüleniyoruz işte. sonuçta pek uzak gördüğüm, daha çok var dediğim noktaya gittikçe yaklaşıyorum. belki geçtim, haberim yok. gerçi, hatırlatanlar var; sağolsunlar.

hani bi ara çekip gitme isteği vardı. istek varken para, para varken destek yoktu. birkaç kadeh içince hele hayallerimiz düşerdi. şarkılar türküler. ne oldu ne bitti. çark ettik yandan. vazgeçtik. ergen çatlaklarından aşağı düşüverdik.

Salı, Mart 16, 2010

faaliyet raporu

Sokakta ne varsa stadyumda da o var. (Radikal internet sitesi, Tartışı-Yorum, 15.03.2010)

Pazar, Mart 07, 2010

hiç kimse istemez istenmez olmayı

"kadıköy çarşısında, sinema çıkışında
yağmur, ıslattı beni
sana olan güvenimi, iki adet biletimi
attım, attım yere

yağmurda ıslanmış bir kedi gibi
hiç kimse istemez
istenmez olmayı, kırılmayı
haketmedim

yağmur, yağmur
yağ üstümüze
yağmur, yağmur
sev beni, sev beni

düne kadar herşeyi unutmaya razıydım oysa,
en azından bir haber,
ya da bir telefon...
neyse boşver, boşver."

(kesmeşeker/yağmur/tut beni düşmenden)

Perşembe, Mart 04, 2010

Çarşamba, Mart 03, 2010

kitap ve ezber

yıllardır açılmamaktan kesif bir nem kokusu sarmış bir kutu burun deliklerini mi sızlattı yoksa temizlenmeye bile üşenilen köşelerdeyken biriken tozlar ciğerlere mi yapışmaya başladı bilinmez; unutulan kitaplarım, tam da arakımın beyazlığı vücudumun kızılına karışmaya başlamışken ve hafiften musiki mırıldanırken dudaklarım, kulaklarımı çınlattı. herhangi bir yere bırakılmak isteniyorlardı, "sonra şey olmasın"dı. okunup bitirilmiş hikayeler, elbet birgün biryerlerde yeniden anlatılır tabii ki, birşey olmaz ama çokşey olabilir. yeniden anlatılışta yeniden yazılır ve yenilenen herşey gibi eskisini aratır.

şimdi kitapsızlıktan, eskileri karışıtırıp dururken, bunu okuduğumda neydim-ne yapıyordumu da okuyorum. gidiş yoluma puan berilen ama hoca anlamasın diye küsüratlı uydurulan sonuçlar, sonuşta beni kanaat notuna mahkum bırakıyor. neyse ki genel hal ve gidişat, muallimlerin nezdinde umut verici nitelikte. 4,5'tan 5'le paçayı kurtarıyoruz. öyle veya böyle hikayeyi anlatmaya devam ediyoruz. unuttuğum kitaplarım, aslında her bir satırını ezberlediğim için yok sayılabilir. ezberimin hiç kuvvetli olmadığı göz önünde bulundurulsa da muhtemelen kafadan atıyorumdur söylediklerimi. sonuç olmasa da gittiğim yol doğru, değil mi? nerde o eski kanaatkar öğretmenler...