Cuma, Ekim 30, 2009

kitaplık

Yeni kitaplığıma geç de olsa kavuştum. Trabzonluların attığı dirseğin ağrısı içinde şekil verdim kiraz ağacı parçalarına. Sonra en keyifli olacağını sandığım kısma giriştim ki herşey karıştı. Meğerse odanın düzensizliği kendinde bir ritmmiş; üstüste kitaplar aralarındaki tozlar ve anılar tarafından tutkallanmış. Yerinden kalkan herbir nesne anlamsız parçalara dönüştü. Aslında karmaşık halleriyle anlamlı bir kümeydi, hepsnin bir konsepti vardı. Tekrar eski haline getirip karıştırıp raflara dizsem de birşeye yaramadı. Neyi nereye koyacağımı bilemedim. Gazetede C. Abinin masası o kadar karışıktı ki temizlikçi bey abi oraya hiç ilişmezdi. Ben de mi öyle yapmalıydım bilemiyorum. Şimdilik yayınları, yazıları, (ah, iki kitabı tabii!), Express ve Birikimleri sınıflayabildim.

Sabah kalkıp tuvalete giderken Express almaya niyetlenenler için ufak bir sürpriz olabilir, gerçi vazgeçtiler bu alışkanlıklarından uğramaz olarak buralara.

Perşembe, Ekim 29, 2009

(safranbolu/25.10.'09)



"Orada, taş binanın önünde, öylece, sallanarak duruyordu, ağır ağır aralanan, kapanan, aralanan bir göz gibi. Yeryüzünün kırış kırış derisinde eski bir yanık izi, bir doğum lekesi gibi. Son biçimine, insan biçimine ulaşmadan önc katılaşan, üzerine basıldıkça sınırlarından dışarı akan bir gerçeklik lekesi. Şaşırtıcı derecede öfkesizdi-herşeyi anlamış, herşeyi bağışlamıştı. (...) Oysa yaraların diliydi onda konuşan, yaraların ve yalnızlığın, terk edilmiş pazar yerlerinin, sokakların, ranzaların, içinden kimsenin geçmediği öykülerin... Suskunluktan koparılmış sözcüklerin, aşılmaz bir sessizlik halesiyle çevrelendiği ve suskunluğa geri döndüğü, kimsenin işitmediği, kimsenin istemediği bir dil."

(Aslı Erdoğan/Taş Bina/Taş Bina ve Diğerleri/s.66-67)

Çarşamba, Ekim 28, 2009

let me go

(amasra-safranbolu yolu)



"let me go
let me go
let me seek the answer that i need to know
let me find a way
let me walk away
through the undertow
please let me go
(...)
let me break!
let me bleed!
let me tear myself apart i need to breathe!
let me lose my way!
let me walk astray!
maybe to proceed...
just let me bleed"

(Pain Of Salvation/Undertow/12:5)- Orjinali Remedy Lane albümünde olan şarkının, akustik albümdeki müthiş canlı performansı.

Salı, Ekim 27, 2009

balıkçılar

(amasra balıkçı barınağı/25.10.'09)



"bildiklerim bilmediklerimden azdı,
kainatta bir yerdeydim;
bir türkü söylemekteydim..."

gün doğmadan



"gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola...

geride bekleyenin varmış, aldırma."

Pazartesi, Ekim 26, 2009

amasra-safranbolu

Dün güneşi Amasra'da doğurup,



Safranbolu'da batırdım:


10.yıl kutlamalarına yeni bir halka; görülmedik yerlerin sayısında azalma; tek başına orada burada olmanın bildik tadı...

Cumartesi, Ekim 24, 2009

tek eksik

Aslında tek eksiğim, a. O olmadan, bcçdefgh işe yaramıyor. Sert sertsizler yumuşuyor ve kaynaştırma harfleri arada kalıyor. Benzeşmeler ise keyifsiz. Tüm dünya a'nın etrafında döndüğü ve bütün herşeyi kapsadığı için o olmadan da olur diyemiyorum. Bir yere kadar denebiliyor ya da... Başka şeyleri yerine koysam da onun tadı bir başka. Diğer pek çok şeyi düzgün bir şekilde idare edebiliyorum tek kişilik hayatımda. A ise bazen oluyor, bazen olmuyor. Evet, sanırım tek eksiğim a. Onun dışında herşey yerli yerinde ve olması gerektiği gibi.

Cuma, Ekim 23, 2009

e-süpürge

Uzunca süre, eşyalar için tutulan evlerde yaşadım. Yaşadık. Biz onlar için vardık, onlar bizim için değil. Onlar sığsın diye kendimizden ödün verdik. Birçoğu benden yaşlıydı, hepsine hürmet ettim. Çünkü evin en yenisi bendim. Özellikle elektronik eşyalar, abaküsün bilgisayar sayıldığı devirdendi. Koltuklar, bilmem kaç kez yüzünü yenilemiş; televizyona arada kumanda cilası çekilmişti. Herşeyden iki üç tane vardı, biri henüz olmayan yayladaki eve, biri henüz olmayan emeklilik sonrası eve... Bir kısmı depoda, bir kısmı inşaatı yaklaşık on yıl süren bir evde. Hiçbirine amortisman ayırmadık. Amortisman bizdik. Kendimizi onlar için sakladık.

Onlar kendini yeniletmek zorunda bırakırken ben de o evlerden uzaklaşıyordum. Artık onlar, saygı duyduğum büyük abilerim-ablalarım olmaktan çıkıyordu. Eve yeni gelen misafir gibilerdi. Aslında misafir bendim. Hiçbir eşyamın olmadığı kente geri dönecektim. Zaten gri kentin beyaz eşyası olmazdı. Olsa olsa gri olurlardı onlar da...

Hatta gün gelecek, bir oda işgal ettiğim evde, "sen bizim çamaşır makinamızı kullandın, biz senden para istemedik" denecekti.

Neyse ki sonra çamaşır makinem oldu. Maaşımla edindiğim laptop ve mp3 player da sanırım bu konudaki zirve noktalarımdı. Zaten cd teknolojisine ayak uyduramadan mp3'ler geldi, çekme kasetlerim bilmediği bir hayaletle savaştı.

Bunca lafı etmemin nedeni, yeni bir elektrikli süpürgem olması. Şu aşağıdaki, benim büyük abim-ablam olanlara benziyor. Bizimkinin torbası yeşil, kablosu beyazdı. (Torba, bez tabii ki.) Çıkardığı ses, Sirkeci Garı'nın en işlek zamanlarına denkti. Bu Metallica'ysa bizim yenisi, Linkin Park'tır olsa olsa...



Artık gırgır teknolojisi ve mevsimlik halı-kilim çırpma seansları uzakta kalıyor. Gerçi kadirşinas biri olarak arada bir onları yoklarım yine. Ama bu yenisine, makinelere duyduğum korkudan dolayı saygı besliyorum. Ayrıca küçüğüm olduğu için de seviyorum. Kırmızı olması biraz da çekici kılıyor. Benden küçük alet edavata ve hızla gelişen teknolojiye gıpta ediyorum. Daha neler göreceğiz bakalım. Bir garip haller...

Perşembe, Ekim 22, 2009

yeni bir dünya keşfet kendine

don kişotluğa giden yolda, içerdeki şövalye kıpırdıyor, yeldeğirmenleri bekliyor:

"sessizce kuruyor içinde soluk renkli çiçekler,
asfaltlanmış mutluluğa giden bütün kestirmeler.

yeni bir dünya keşfet kendine
bu kez hiç durmayan...

bir şövalye var içinde seni koruyan

küfretme hayata güzelliğini kirleteceksin,
bir gün sen de kırılmaz kalpler icat edeceksin.

yeni gözler uydur yüzüne,
bu kez hiç ağlamayan...
bir şövalye var içinde seni koruyan"

(redd/bir şövalye var içinde/21)

telif

Yazarak para kazanmak ne güzel. İki aydır kontrol etmediğim bir banka hesabımda, yaz aylarında çıkan yazıların teliflerini görünce, ki birikmiş olunca kayda değer oluyorlar, pek bir sevindim. Yıllar evvel Kıvanç Bey Abi'ye bu isteğimi dile getirdiğimde, "e olur tabii" demişti. Yavaş ve geç ve güç ama oluyor. Hayat kurtarmıyor ama hayat veriyor. Aylardır yapmadığım birkaç ödemeyi gönül rahatlığıyla yaptım.

İlk kitabın telifi de borçharç dengesinde elimi güçlendirdi ve ay sonunda ikincisi de öyle olacak. Onca çaba sadece durumu sıfırlamaya yetiyor. Hiçbir zaman artı değil. Sıfırdan başlamak gerek bazen. Yazıp, çizip ömür tüketmek...

Salı, Ekim 20, 2009

falan filan

"yormadan yorulmadan kimseye dokunmadan
duymadan konuşmadan kendi dünyamda
yaşarım ben.

dilim acıtır konuşursam şeklim uymaz boşluğuna
elim gitmez sevmezsem kelepçe takmam
boşu boşuna.

manzaraya daldım, ses çıkarma;
gerçek can sıkar, beni uyandırma...
(...)"

(Redd/Falan Filan/Kirli Suyunda Parıltılar)

korkusuz kirpiye övgü

"dikenliyim, yaradılışım öyle. Yanıma yaklaşıldı mı tortop olurum. Bu yanıma yaklaşanlar, ister kedi, ister köpek, ister insan olsun... Bir kez, insanlara akıl erdiremiyorum. Cırnakları gözükmüyor, yok belki de. Sonra öbürlerinden çok daha ağır kanlılar. Ama bu yüzden ne yapacaklarını hiç mi hiç kestiremiyor, apışıp kalıyorum karşılarında. Onların başka bir gücü, bir savutu, ya da dikenleri var ama ben yerini çıkaramadım... (...)

Dikenlerini kabartmadan beklemek gerektiğini, gelenin dost mu düşman mı olduğunu anlamadan dikenlerini kabartmanın eski kafalılık sayılması gerektiğini söyleyen bir komşumuz vardı burada. Ben de inanmağa başlamıştım dediklerine. İşin tuhafı inanıyorum da hala. Geçen kışın başında o canavarın dişleri arasından sarkan kanlı ölüsü, düşüncesinin yanlışlığını göstermez bana kalırsa. (...)

Ama bildiğim birşey var: Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Dostu tanımak için gerekli vakti bulabilir miyiz? Ben de bilmiyorum: Yok o kadar vaktimiz.(...) Bütün iş vaktin iyi ayarlanması."

(Bilge Karasu/Korkusuz Kirpiye Övgü/Göçmüş Kediler Bahçesi s.68-69)

köprü

Ay doğar mavi mavi
Rüyamda gördüm seni yar


(Haluk Levent/Köprü/Bir Gece Vakti)

Anneler Günü için aldığımız Zeki Müren kasetini saymazsak (Sorma), ablamın aldığı ve dolayısıyla ilk gençliğimin ilk kasetiydi Bir Gece Vakti. Haluk Levent posteri de odamıza astığımız ve babamın indirttiği ilk posterdir. Sonra garip şeyler oldu bu adama, hayatın sillesini yedi belki; ama ilk albümleriyle sevdiğim her isim gibi, ben yine de severim bu adamı. Adanalıdır bir de... Güzel şarkılar vardı o albümde.

Pazartesi, Ekim 19, 2009

hollow years

"(...)
Carry me to the shoreline
Bury me in the sand
Walk me across the water
And maybe you'll understand

Once the stone
You're crawling under
Is lifted off your shoulders
Once the cloud that's raining
Over your head disappears
The noise that you'll hear
Is the crashing down of hollow years
(...)"

(Dream Theater/Hollow Years/Falling Into Infinity)
Live At the Budokan:Dinle, İzle.

Pazar, Ekim 18, 2009

olması gerektiği gibi

38/1'de oturdum ve içtim. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi. Bütün masaları tek tek dolaştım. Hepsi elimin altındaydı. Üç çeşit yemek yaptım ve yedim. Hepsi birbirinden harikaydı. Cebeci çayırında 4 gol seyrettim ve sonra uyuklayıp zamanın geçmesini bekledim. Okudum ve yazdım. Birbaşımaydım. Düşlerimden daha dün ayılmıştım. Onca zaman hiç uğruna üzülmüştüm ve çarşılara süzülmüştüm. "Kördüm ve daha iyi görebiliyordum". Kimseyi arayıp sormadım. Onlar da beni sormadı. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi. Pazar akşamı güneşi kalenin alt sokaklarında batırdım. Dar ve sessizdi. Az sonra başlayacak düğün için döner dönüyordu. Ben de evime döndüm. Evde harika bir insan oluyordum. Kendime hiçbir sorun çıkarmıyordum. Bulaşıkları yıkadıkça sorunlar da çözülüyordu. Kimseye bulaşmamak en iyisiydi. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi.

kabuk adam

"Kaçışımın gerçek nedeni korkaklığımdı. Arzumun hedefine ulaşmasından, onu sonuna dek yaşamaktan duyduğum korkuydu. Zaten eğer yaşayabilseydim, bugün oturup bu öyküyü yazmazdım. “Yaşama kabızlığı” diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler bence."

(Aslı Erdoğan/Kabuk Adam)

Perşembe, Ekim 15, 2009

solitary shell

kabuk'tan bahsetmeden önce, biraz neşelenmek iyidir; bildiğimiz iyileştirici neşelerden ziyade, buruk ve trajedinin garabet komikliği:

(...)
as a boy he was considered somewhat odd
kept to himself most of the time
he would daydream in and out of his own world
but in every other way he was fine

he's a monday morning lunatic
disturbed from time to time
lost within himself
in his solitary shell
temporary, catatonic
madman on occasion
when will he break out
of his solitary shell
(...)

(Dream Theater/Solitary Shell/Six Degrees Of Inner Turbulence)

Salı, Ekim 13, 2009

erkan goloğlu

Erkan Goloğlu bugün Radikal'deki köşesinde Adana Futbolu kitabını yazdı:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=958895&Yazar=ERKAN%20GOLOĞLU&Date=13.10.2009&CategoryID=103

Bizim için çok manidar bir katkı.

Bunun dışında yazılı basında kitapla ilgili diğer veriler şöyle:

Futbol Extra dergisinin ekim sayısında, Mehmet Yılmaz'la yaptığımız söyleşi var.

Star Gazetesi Kitap Eki: http://www.stargazete.com/kitap/sicagin-ve-acinin-futbolu-haber-216617.htm#

Radikal Kitap: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=954143&Date=11.09.2009&CategoryID=40

Anadolu Ajansı'nın geçtiği haber de geçtiğimiz ay birçok spor sitesinde yayınlandı, örneğin: http://www.sporx.com/detail.php?Type=1&kategori=30&go=166054

kendin

kendin olmak zor zanaat. hep başkalarının kıskacı altındayken, onların erdemleri övülürken kendi eksikliklerine sahip çıkmak... bunu bağnaz bir güzergaha değil de gelişmenin ucu açıklığna bağlamak... kendin kalırken hiçbir destek görmemene rağmen, bu yolda ilerleme isteği, çatışmanın temel direği.

sonbahar

"kömür deposu boşaldı işte,
mamak'a sonbahar geldi..."

mamak'a bir kavşak uzaktayken, ankara'dayken, bu kentin sonbaharı senin için ayrı bir önemdeyse ve o güzel mevsim kapıya dayandıydsa bu şarkının tadı-anlamı-ruhu başkadır.

ama illa ki, ne güzeldir, deplasmanda olmak şimdi.

Pazar, Ekim 11, 2009

durak

(...)
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım, bu sunturlu yere getirdim.
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım.
Bana dönesin diye bir bir kapattım.
Şimdi otobüs gelir biner gideriz.
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım


Turgut Uyar

gece bitkilerinden

gece bitkilerinden korkuyorum,
hayır, geceleri bitkilerden!
gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
bana açtığın her telefon.

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

an ki fıskiyesi sonsuzluğun,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

Cumartesi, Ekim 10, 2009

Geceyi yarıp geçen bir ses olmalı...

(Pink Floyd/The Great Gig In The Sky/Dark Side Of The Moon)

"and i am not frigtened of dying, any time will do, i don't mind. why should i be frightened of dying? there's no reason for it, you've gotta go sometime."
"i never said i was frightened of dying."

Cuma, Ekim 09, 2009

toz zerreciği

"Çağdaş dünya, ıstırap çeken birinin başkalarıyla paylaşmayı ummasının makul olacağı bir çıkış yolu bulmak için ümitsizce uğraşan yüzer gezer korku ve hayalkırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kaptır. böyle bir çıkış yoluna duyulan hasret, Ulrich Beck'in hatırlattığı gibi, "bireyselleşmeyle çelişmez, aslında patojikleşmmiş bireyselleşmenin ürünüdür". Bireysel hayat, hepsi de tek başına yaşanan ve hem bu nedenle hem de ele avuca sığmaz ve çoğunlukla belirsiz olmaları nedeniyle daha da ürkütücü olan kasvetli kuruntular ve uğursuz sezgilerle aşırı doymuş durumdadır. Diğer aşırı doymuş çözeltilerde olduğu gibi, burada da bir toz zerreciği şiddetli bir yoğunlaşma yaratmaya yeter."

(Zygmunt Bauman/Siyaset Arayışı/s.65)

Perşembe, Ekim 08, 2009

kördüğüm

10 yılın en önemli gruplarında biri, Mor ve Ötesi. "Patlama"dan önceki albümleri asıl tabii ki; özellikle "gül kendine"; ama "sonrası" için çok önemli bir şarkı ki şu andaki haleti ruhiyeyi karşılayan içerikte:

"kim bilir, neler oldu...
yer yarıldı, herkes hala kibar.
parlak kutularda toy mühendisler,
bozuk ve sahte
hep havadisler.

bu mudur bana reva gördüğün?
kimseler bilmez,
bu bir kördüğüm.

ne ilk ne de son,
beraber bekledik,
yaptığımızdan ne kadar emindik.

durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm
kimse bilmez kimse bilmez bu bir kördüğüm


(zaman yok, mekan yok, hiçbirşey yok-yaralı bir melek var, evi yok)"

özellikle, 03.00-03.45 arası;

(Mor ve Ötesi/Kördüğüm/Büyük Düşler)

Çarşamba, Ekim 07, 2009

bir şarkıdır dilinde...

Papatyadır elinde
Yazla yeşeren sıra dağlar,
Bir şarkıdır dilinde
Günden güne seni soran sonbahar...

Bir umuttur görüp güldüğün
Bir tutkudur sokaklar
Hergün seni çağırır;

Der ki,
Sokaklardan geçmezsen hayal olur uzaklar...

Ben senin şarkınım der
Beni hergün başka söyle.
Bazen biraz tutkulu, bazen acılı biraz
İçinde sarı güller bulunsun...

Ben bir yolum sen de benim yolcumsun
Sakın geçme benden, inanmayarak...

Sen benim savaşçımsın, gözüpek çocuğumsun
Sen güzelsin, en güzel;
Denizlerden daha güzel,
En güzel çiçeklerden ve seslerden
En güzel denizlerden.

(Afşar Timuçin)

Dinle, Işığın Yansıması/Bir Yaz Günlüğü/Birdenbire

Salı, Ekim 06, 2009

bardaktan boşanırcasına

10 yılın önemli albümlerinden biri de Işığın Yansıması-Birdenbire'ydi. İç-dış oluşun ilk simgesi, alışık olmadık bir yağmur, bardaktan boşanırcasına... Şiirlere yeni bir ruh veren, gayet iyi düzenlemeler ve sololar...

"çocuklar gibi koşmak boydan boya,
ufukları görünmeyen düzlüğü.
soluk soluğa şimdi,
üstümüze söken şafak...

biz böyle ayakta öleceğiz besbelli
deniz gibi durmadan bir kıyıya çarparak
her zaman bir yeşili, bir moru arındırarak
biz böyle yaşayacağız
sevişerek, savaşarak
umarak, inanarak


bardaktan boşanırcasına,
bir yağmurdur bizim için yaşamak."

(Afşar Timuçin şiiri)

(Işığın Yansıması/Bardaktan Boşanırcasına/Birdenbire)

Pazartesi, Ekim 05, 2009

peşinden...

peşinden koşup savrulacağım daimi bir güç yok sanırım. her ne olursa olsun, bir şekilde ondan soğumayı başarıyorum. hiç birşeyi hayatımın merkezi yapmaya eğilimli değilim.

teori-pratik

Çok teori, az pratik; yapılabileceklerin sınırı yoktu ama kendimin çokça... Geçtiğim sokaklardan haritalar çıkarıp, yolumu bulmam gerekliydi. Adlar, yerler ve yönler biriktirdim. Kulüpler kurup bıraktım; tayfalar oluşturup dağıldım; yollar aşıp neyi aradım?

Önce nihayet, ardından Limon akşamları; konser sıraları; Sakarya'da elde şarap şişeleri... Aklımda sanırım en çok şu şarkı vardı:

"you can feel the waves coming on
(it's time to take the time)
let them destroy you or carry you on
(it's time to take them time)

you're fighting the weight of the world
but no one can save you this time
close your eyes
you can find all you need in your mind"

(Dream Theater/Take The Time/Images and Words)

Pazar, Ekim 04, 2009

lüksemburg-almanya

10 yılın "muhasebesine durmuşken", garip bir ikili geldi geçti 38/1'den; aşti dönüşü garip bir burukluk sezdim kendimde; yazılacak ve okunacakları düşünüp kendimi toplamaya çalıştım ama yönünü arayan iki koca çantalıya "need help?" demekten de kendimi alıkoyamadım! Aslında 10.yıl kutlamalarına bir halka sayılabilir. Geldiğimiz nokta, çıktığımızdan (biz!) çok daha ötede, uluslararası bir seviyede.

Ben ve onlar. Olan bitenin kahkahasına, kısa bir sessizlik.

olan biten

"bizi anlamayanları dövmek gelirdi içimden; şimdi gülüyorum olan bitene..."

(kesmeşeker/acıların kralı/insülin)

Perşembe, Ekim 01, 2009

once upon time...

"o zamanlar henüz olric yoktu". sesten ziyade uğultular vardı; kaçıp gitme arzusu; bir tür inanç, hayatı farklı kılmaya dair... İkiz kuleler dimdik ayaktaydı, Akay Caddesi toz dumandı, Kızılay'da sola dönüş yasaldı. Odalar kalabalık, sokaklar kalabalık... Alcatel'in dıt dıt'ları, walkman'in zırıltıları, çekme kastelerin bitip tükenmeyen dönüşleri vardı. Ne ebruli düşler, ne tüm bedenleriyle cinsel organlarına dönüşenler hesaptaydı; sadece karanlık bir odaya giriş, ardından kara bir kedinin miyavlaması. Oyun başlıyordu... gittikçe tehlikeli hale gelen...