Cuma, Aralık 30, 2011

muhasebe#11

2000'lerin ilk 11'ini tamamladık. Bu kadroyla şampiyonluk zor. Yeni takviyeler lazım. Yeni yıllar transfer etmek; yeni bir hayat.

Yapmaya çalıştığım bu: yeni bir hayat inşa ediyorum; "parmağımda yüzükler, kolumda bilezikler"... 11. yılda tezimi yazdım, top oynamaya devam ettim; havuz ve fransızca durdu ama tv5'te altyazılı filmleri anlamaya çalışıyorum; bazı esprileri yakalayıp güldüğüm bile oluyor. Tebessüm...

Hareket ettik çokça: Denizlere açıldık, adaları gezdik; rumundan prensine, kaştan gözden uzakta oteller ziyaret ettik;

Yazılar yazdım: faaliyet raporlarım blogta listeli. Tek melekem bu; daha da kanatlandırmak gerekli.

Ağladım ve güldüm: iki kere, hüngür hüngür; pek çok kez katıla katıla. Neyse ki yanımda O vardı da katıldı bana.

Çokça sıkıldım: Zamanın bu kadar geniş olmasına şaşırdım.

İki Kesmeşeker konseri ve yol sonunda albümü ile güzel anlar yaşadık.

Bu yıl sevgili dostum ile aramız daha iyiydi. Oturduk konuştuk; konuştuk ve dertleştik; dertlendik ve yol aldık. Yol, kat kat birikti, koca bir bina oldu, gökyüzüne yükseldi. 11. yıl hiçbir şey olmasa bile bu dostluğu yeniden yükseltmenin anlamı ile bayraklandı.
Yıl sonunda bu şiiri okumak vaciptir:

"Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?"
(Murathan Mungan/Bir Yılın İlk Günleri)

Cuma, Aralık 16, 2011

doğdum ben memlekette



Kesmeşeker'in yeni albümü, 7 yıl aradan sonra, çıktı!

Salı, Aralık 13, 2011

Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okudum. Pencere-korniş mesafesinin odayı ısıtmaması konusundaki sıkıntımı kitapta görmek tabii ki mutlu etti beni. Bir de halısahaya geç kalma telaşı... Ne güzel detaylar.

Oğuz Atay'ın ölüm yıldönümü. O vesileyle kafcamus abimizin 4 yıl önceki yazısı, hizaya getirici nitelikte: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=867672&Date=21.09.2011&CategoryID=41 Orada da güzel detaylar var tabii ki.

2002 yazında hayatıma giren en önemli iki isimden biridir Oğuz Atay. 10. yıl vesilesiyle az ama hacimli külliyatı yeniden elden geçireceğim.

Salı, Aralık 06, 2011

geçmişte yazdıklarımı okuyunuca hemen yeniden yazma isteğine savrulmam, hala kusmak istediklerimin olduğunu gösteriyor. İyi yanından bakalım: hala elimiz kalem tutuyor. Çıkardıklarımın, 7 mi 9 mu, boğum boğum boğazımdan rasyonel verilerle süreçlendirilmesi ürünün niteliğini değiştiriyor. Karşınızda olan biteni anlamış bir yazı: Eskiden hemen olsun-niye olmuyor-olmalı-hadi şimdi derken; zamanla herşeyin olması gerektiği gibi olduğuna vakıf olmam. (bu aralar da buna taktım değil mi?)

o zamanlar da okuyup yazıyorduk, belki kendiimize misyonerdik ama yine de aktarıyorduk; aktar aktar-şimdi ancak kış çayları için girebiliyorum, eski kokular geliyor burnuma. biraz daha enerji birkaç yudum daha... hem eskileri şaraptan ve biradan alırdık karbonhidratı, şimdilerde adaçayı ve tarçın daha iyi gibi. bir de tabii geriye taranabilen yanlardan açılmamış saçlar.

bunların hiçbir önemi yok. 5-6 yıl öncesi 20 yıldan daha eski gibi geliyor bazen. bunların hiçbir emaresi yok. sadece kayda geçebildiğim kadar var. yazdıkça unuttuğum için olabilir mi? kayıtlar yalan söylemez oysa ki, tek derdimiz geçmişten kaçmak ve yeni bir gelecek yaratmaktı. kaydaderek kaçtık geçmişimizden ama bizi bekleyen gelecek miydi? geldi işte, burda; önce bir bir dört duvar ardından içine yerleştirilen bir gülücük. bir an. mutluyuz. kendi yolumuzda olmaktan gururluyuz.

yolumuz, evrim yolu-gelin kelimeler gelin. yurdumuzu klişeler sardı-vurun kafiyeler vurun.

yeni bir gelecek, yeni bir kentle gelecek. yerimizde durabilseydik daha mutlu olurduk cümleten. cümle burada bitmeli artık; yoksa yenilmekten bitap düşecek.

Perşembe, Kasım 24, 2011

delil

Bir kentin delileri, yaşanmışlıkların delilidir. Bizler ç,izginin öte yakasında kalarak bu yaşananları biriktirmeye devam ediyoruz. Çizginin berisinde kalanlar ise bunları haykırmakta ısrarlı. Biz neyin deliliyiz? Ne zamana kadar dayanabileceğiz? Biriktirmeye devam ettikçe, karanlık noktalarımız da koyulaşıyor.

Yıllar boyu arşınladığım o mutat hattı yeniden harmanlarken bunları düşündüm, Atatürk Bulvarı üzerinden Meclis önünden Paris Caddesine çıkıtığmda buradan daha önce akıllı ve deli olarak geçişlerimi düşündüm. Görebildiğim kadarıyla kanım hala kırmızıydı; belki bunun rahatlığı sinmişti üzerime. Hala nefes alıp vererek karanlık noktalara ses olabiliyordum. Ama bunu deli dolu yapanlar da vardı. Bir köşede durmuş bağırmataydı. Neler olup bittiğini kimse anlamadı. Delilerin delaleti kimseden sorulamazdı. Benim kara kırmızlığım, hatıralarımın deliliydi oysa ki; orada çok kar yağmış, yağmurlar akmış ve terler silinmişti. Bunların ne kadarı bir ünite ederdi?

Cuma, Kasım 11, 2011

10+10+9

Çokça şehir, çokça değişiklik, daha az insan, biraz fazla anı. Üçleme öncesi biraz daha birikmesi gerekiyor. Demlenmesi gerekiyor. Gerekenler eldekilerin üstünde. Bildiklerim bilemediklerimin altında. Altı üstü bir hayatı, sessiz sedasız yaşıyoruz. Arada bir herkesin bağırdığı gibi bağırıyorum, hatta hayatta bunun içn özel yerler tahsis edilmiş, oralara gidiyorum. Çoğunlukla bekliyorum. Bekleme arası zamanları şu ana kadar iyi değerlendirdim. İyi bir bekleyenim. Harekete geçtiğimde net sonuçlar almak istiyorum.

Bi' zamanlar 30umu göreceğimi pek ummuyordum, bugün onun ilk sabahına uyandım. Şimdilik durum iyi.

Cuma, Kasım 04, 2011

Kasım, robdöşambr'la başladı. Robe de chambre. Ev kıyafeti; öteden beri özendiğim, tabii ki babamdaki bordo olanla hayatıma girmiş bir imge. Türk filmlerinde, elde viskili kötü adamlar gibi değilim; kahvaltısının ardından kahve ve gazete ile uğraşan bir yeniyetme akademisyenim.

Klasikle bağlantım güçlü. Anneme çizgili pijama diktirmişliğim de var.

Yaşımdan önce gelmiş bir olgunluk mu (okuldan da kaçmamıştım zaten) yoksa hızlı koşup çabuk mu yorulduk?

Pazartesi, Ekim 31, 2011

olan biten

-N.'ye gidip hayatıma şöyle bir göz attım. Şimdi uyumaya devam ediyorum. Gözümü açtığımda herşey için çok erken olacak. Evet, "ikimiz de yeniden başlayacağız".

-DT'nin yeni albümünü bi süre önce indirmiştim. Dinledim ve beğendim. Lost bu Forgotten ile Breaking All Illusions, kayda değer. Ama nedense yeniden dinlemek için pek bi' istek duymadım. Şarkıdan çok albüm-sever olduğum için olabilir... Belki, onları da tükettiğim için olabilir. Şimdi sırada, "doğdum ben memlekette" var. Onda arayacak daha çok şey bulabilirim.

-Yeni hayatta yeni bir araç: Yeni çamaşır makinesi. Ev işleriyle uğraşmaktan hoşlandığımı da fark ettim, eski eşyalarımdan uzaklaşmanın huysuzluk yarattığını da. (Evden çıkmadan yerleri süpürdüm tatlım!)

Pazar, Ekim 30, 2011

yazamamanın iki nedeni:

-enerjiyi tez sayfalarına aktarıyor olmak.
-kara dehlizlerde fazla vakit geçiremeden kara gözlü projektörlere takılmak.

faaliyet raporu

* 15 Ekim Eylemleri ve Türkiye...http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=781

*Avrupalı Hareketlerin İsyanı Sürüyor: http://bianet.org/bianet/bianet/133122-avrupali-hareketlerin-isyani-suruyor

Salı, Ekim 18, 2011

koşan insan, eski şehir...

1. yılı Eskişehir soğuğunda devirdik. Çok değil, 4 yıl oradaydım, çocukluğumda; gel gör ki yüklenen anlamlar zaman ve mekandan bağımsız işliyor. İlk ilkokula, ikinci ilkokula, her iki mahalleye ziyaretler... İlk maçları izlediğim stat, gitmek için yollarından yürüdüğüm yollar. 20 küsür yıl sonra da Ankara'ya gelip gezer miyim buraları?

Hiç bir yere kıpırdamadan bir yaşam, nice olurdu? Gezindiğim yerler arası noktaları birleştirsem anlamlı bir bütün olur mu? (bunu yazmıştım daha önce)

"yağan yağmur, ıslak cadde, koşan insan, eski şehir; güzellikler saklı hala aşka dair" (söylemiştim bu şarkıyı milyon kere)

Cumartesi, Ekim 15, 2011

mutlu bir yazı

blogun katrankaralığı kimi zaman açılsa da, belli bir koyuluk hakim kelimelere; haklı olarak "mutsuz musun" diye soruyor o da. Mutluluk, mutsuzluk anlık ya da dönemlik şeyler olabilir ama bir yandan da ruhun değiştirilemeyen yerleri var; ne kadar uğraşsan da dönüştürülemeyen. Neyse ki ben diğer büyük çoğunluğunu kurcalamayı ve kendimce düzeltmeyi başardım. Örneğin bir yıldır eşim var. Eş-leştirdiğim kendimle. Bunun yaparken pek çok kez zorladığım, sorguladığım, kendimi ve onu hırpaladığım dönemler oldu. Başka yollara sapıp, neyiz ve nerelerdeyiz diye kontrol ettiğim de...

Zaman çabuk geçti, sanki o sorulardan çıkamaycak gibiydim. Ama oldu: Evin yuva olmasını, akşamları sohbeti, huzuru, sabahları kahvaltıyı, tantanayı, bulaşık ya da çamaşır makinesinin doluluk oranını, kıyafetlerin renklerini düzenini, haberlerin sövgüsünü yergisini, geleceğin umudunu belirsizliğini paylaştığım biri. Onunla en çok rahatım. Belki o yüzden eşim. Mutluyum velhasıl; 1 yıl doldu.

Perşembe, Ekim 13, 2011

iki konser

Bir yılı doldurmadan iki Kesmeşeker konseri, bünyeye zarar vermedi. Tersine, yılların birikintisine derman oldu. Günler geldi geçti gözlerin önünden, sözlerde karşılık bulan hayalkırıklıkları hatırlandı, kalpte bir sızı, kalpte bir umut, "aslında garip sözler yazmışız" minvalli özeleştiri ama nakarat, iyidir iyi.

Hep tekrarlanan kısımlar, alışkanlıktan mı yoksa en iyi bildiğimiz şey bu olduğu için mi, iyidir. En iyi bildiğini, sıkça tekrarlamak... Arada bir sorgulamak da iyidir tabii; bu en iyisi mi gerçekten; daha iyiler var mı? Kendimiz yazmayıp kendimiz oynadığımız oyunda, oyunculuk kabiliyeti metnin önüne geçebilir mi? Daha iyi oyunculuk mümkün mü? Mümkünse neye yarar, yanlış olanı daha iyi hale getirmekten başka?

Çarşamba, Ekim 05, 2011

Gün geçtikçe aptallaşıyor muyum? Unuttuğum kelimelerin sayısı artıyor, nesnelerle ilişkim uzaklaşıyor, bildik çemberin dışına çıkmaktan çekiniyorum. Eskisi kadar derin düşünemiyorum sanki, olasılıklar daha sınırlı. Tüm unlarla birlikte yaşlılarla ve çocuklarla daha iyi zaman geçiriyor olmam da cabası. Yeni bir dünya etrafımda dönüyor. Alhezmeir koşarak geliyor.

Dün yine bir enayiliğin ucundan döndükten sonra, zeka pırıltısı gösterdiğim işlerin sayısında iyice azalma olduğunu fark ettim. Yakışıklı değil ama sempatik çizgisinden, iyi vakit geçirilen arkadaş çizgisine geçtikten sonra şimdi de kolay kandırılabilir statüsünde beklemedeyim. Direncim ve güvencim düşüşte...

Cuma, Eylül 16, 2011

Pek hayal kurduğum söylenemez. Gündüz düşleri dışında; uzun vadeli olanları söylüyorum... Ulaşması güç ama insana şevk verenler... Çok fazla buralı, dünyalı oldum. Çıpamı bir yere attım ve ona tutunup, uzanabildiğim en uzak yere gitmeye çabalıyorum. Bazen el ucuyla uzanıyorum, bazen ayak ucumu ne kadar öteye götürebilirsem: Dokunduğum en uzak yer, belki o sırada çıpamı biraz daha kaydırabilmişsem, işte ilerlemenin örneği oluyor. Bi aralar, herkes gibi-"bizim gibiler" gibi, evden uzaklaşmak, uzaklara gitme gibi hayallerim vardı. O aralar kimsenin dinlemediği gruplar dinliyor, kimsenin bilmediği yazarlar okuyor, kimsenin anlamadığı cümleler kuruyordum. Bi ara işler değişti. O gruplar popüler, o kitaplar çok satan, o cümleler sıradan oldu. Artık herkes gizemli, herkes çift karakterli, herkes kendiyle kavgalı, herkes uzaklara gitmek heveslisi. O zaman burada kalmak, normal olmak, sıradan olmak, kendiyle olmak tercih edilir oldu benim için.

Bi ara, mistik kostik olarak özetlediğim ama tam olarak ne olduğunu anlatamadığım, daha manevi-uhrevi-tribal-uçucu-salınımcı bir çizgideydim. Ne ara değişti, belki mezuniyet sonrası (30 öncesi şu yılları gruplamak lazım artık), daha buralı-dünyalı-sabit-belirgin-bizden eğil sizden biri oldum. Öylece, yeni yollar keşfettim.

O yolların hayal ürünü olup olmadığını bilmiyorum. Hayal edip de gerçekleştiriyor muyum yoksa gerçekleştirdikten sonra mı hayal oluyor, kestiremiyorum. (Hasan Ali Toptaş etkisi cümleler!) Yaptıklarım, başardıklarım fena işler değil. Ama bunlar benim hayallerim miydi, yoksa gerçekliğim mi? Ben bunları bile isteye mi yaptım yoksa sahada bana verilen görevi harfiyen yerine mi getirdim? Herkesin istediği yıldız oyuncu olabilecek miyim, yoksa camiaya mal olmuş bir eskimeyen mi?

5 yıl önceki bene gıcık olmaya başladım. e 5 yıl sonra d şimdiki bene gıcık olacaksam o zaman şimdiki durumumu beğenmeli miyim?

Cumartesi, Eylül 03, 2011

elele verdik, ellere karıştık. tanımadığım kişilerin anlamadığım sohbetlerini dinledim. sabırla dinledim ama. huşu ile... öykünmedim, yeni öyküler edindim; övünmedim de yaptığımla. yapılması gerekeni yaptım. normal olanı buydu. zor zamanlarda normal olmak daha zor. herkesin farklı herkesin çılgın olduğu zamanlara sakinliğini korumak da... elden ele devredildi bu görev, eller alınlara gitti geldi, terler silindi elin tersi ile. ege'nin sularına girildi, ege'nin kumlarında hasret giderildi.

nice karışık duygularla gezilen izmir sokakları, otobüsleri, dolmuşları, barları, tabureleri, bankları, parkları bu kez hep birlikte yeni bir biçim aldılar. yeni hayatın yeni dekorları oldular.

dikine dikine gidilen ege kıyıları, elleri bağrına basmaya alışık olduğundan mı, geniş yürekli olduğundan mı, girinti ve çıkıntılarıyla her türlü detayı barındırdığından mı, bilmem, beni mutlu ediyor.

Cuma, Ağustos 26, 2011

İnsan her yolculukta hem kore sinemasından hem nükleer enerjiden hem de ford'un modellerindeki tasarım benzerliğinden konuşamıyor. o günlerin değerini bilmek lazım. o yüzden yazıyorum. güzel bir yolculuktu. zaten yolları severiz, yolculardan ötürü.

yarın birgün takımın başına gelirsek, futbolcularla neler konuşacağımızı merak ediyorum. eğer iyi top oynamazsanız bu konuşmaları hafta iki'ye çıkarırız diye tehdit edebilir miyiz? günde üç idman yapalım da bizle entel sohbetlere girmeyin derlerse, kendimizi kötü hissedebilir miyiz? o yüzden yukarıdan değil alttan başlamak lazım; hayır, mahallenin satın alacağımız amatör takımı da değil, halısaha takımımız. onları bir saunaya kapatıp, kafalarımızdaki keşmekeşleri paylaşalım, zorla pink floyd dinletip oradan kesmeşeker'e geçelim. bugüne kadar yapılanın hep tersini yapalım. oyunculara insan muamelesi edelim. insansınız ve bazı gelgitleriniz, hezeyanlarınız olabilir, o zaman doğru yerde top oynuyorsunuz diyelim. menajerleri bu işe bulaştırmayalım, cd kartonetleri neyimize yetmiyor?

Salı, Ağustos 23, 2011

Uzun süre sonra çamaşırları A programında yıkamıştım ki yeniden uzun yola gittim. 6 olmasak da 4 ördek bir motorun peşinde etrafı demir alaşımla kaplı modern aygıtla, kendilerince anlam yükledikleri, ne menem birşey olduklarını bimedikleri hayalin peşi sıra koyuldu. Aynada yüzler belirdi ve belirsizleşti; kimileri bilmediği yollarda giderdi. Takip ettiğimiz şerit, gecenin içinde ilerledi. Kukalar arasında slalom mu yoksa Ulukışla çıkışı bir tuvalet mi daha korkutucuydu?

"Hava yağmurlu, ben terledim"; neden ve nasıl bu yollara girdim. Hayatı anlamlı hale getirirken nice yollar teptim ve ardından ulaşamadığım ne hayaller teptim. Ulaştıklarım şimdilik kafi. Kaf dağının arkası, çok sisli. "Oraya doğru gidersem, buraya dönmem coğrafya gereği"; bu döngüde "haliyle kafayı yedim".

Dönüşte GizliAjans'ı bitirdim. Hayat gariplikler silsilesiydi ve eminim ki birileri de benim için bir yerlerde planlar yapmaktaydı. Benim tüm yaptığım ise zamanın geçmesini beklerken canımın sıkılmasını giderici şeylerle uğraşmaktı.

Çarşamba, Ağustos 17, 2011

Geçen gün hüngür hüngür ağladım

Geçen gün hüngür hüngür ağladım. Nedeni, üzüntü değil sinirdi. Hayatımızın çok rahat olduğu gerçeği...

B.K.'nin yeni mağazalarından birinde sipariş vermiş, bekliyorduk. Yanımızda çocuk-irisi bir ergen vardı; kasiyer biraz umursamaz, biraz gergin, belli ki yorgundu, belki de oruçtu. Kaşları kalemle çizilmişti. (Dikkat çekici bir biçimde.) Buzsuz kolalarımızı ve sarımsaklı mayonezimizi üşene üşene getirdi. Restoranda bir yoğunluk yoktu. O sırada arkadan birisi geldi ve çocuk-irisi ergene çarptı. Bizimki hiç istifini bozmadı, hatta bana kim çarptı diye dönüp bile bakmadı. Ama ben baktım. Çocuğuyla restorana gelmiş bir görme engelli adam. Önündeki şeyin çekilmediğini sopasıyla bir iki kere dürterek anladıktan sonra, daha öte yandaki kasaya geçti. Ama tek kasiyer çalıştığı için de onunla -lütfen- bizim kalemkaşlı kasiyer ilgilendi. Ama adam lafları eveleyip geveliyordu; daha doğrusu B.K'nin ne menem bir yer olduğunu, seçimlerimizle var olduğumuzu, istediğimiz gibi olduğunu, istediğimiz gibi yediğimizi falan bilmiyordu büyük ihtimalle. Çocuğu ısrar ettiği için, belki kapısının önünden geçerken uğramış olabilirlerdi. Onun "istediği gibi" olan, diğerlerinden farklıydı. Abi, lafları yutmaya devam ediyordu ama ne onunla kasiyerin temasını engelleyen çocuk-irisi aradan çekilip birşey yapıyordu, ne de umarsız kasiyer ona yardımcı olacak birşeyler söylüyordu. Neden sonra, kasiyerle arka taraf arasında bağ kuran kirli şapkalı ve terli abi, belki kasiyerin bir üstü, "çocuk menüsü yaz" diyebildi. Baba, çocuğuna zar zor içecek seçimi de yaptırdıktan sonra -çünkü adam sürekli ne var yiyecek, ne içecek gibi temel sorular soruyordu/menülerden ve karşısındaki hayat ışığı saçan menü tablolarından habersiz- kasiyerin onayını aldı. Ama tek menü seçilmişti. Adam utangaç biçimde sordu: "Bana ne yazdınız?" Bütün bu çileli sürecin baştan başlayacağı belliydi. O sırada bizim siparişler geldi ve yukarı çıktık. Ama benim sinirlerim bozulmuştu birkere. Adamın durumuna odaklanıp kalmıştım ve onun bütün sıkıntısını içime kaydetmiştim. O an kasiyere uçarak saldırabilir ve "birşeyler yap artık şu adamın derdini çöz" diyebilirdim. Diyemedim. Birkaç dakika sonra yukarıdan adamın mayonezini bitiresiye patatesine yüklendiğini gördüm. ve boğazımdan yükselen şeyi duruduramayıp ağladım. Evet, hayatımız çok kolaydı; lanet olasıca seçimlerimizi zırt diye yapıyorduk ve bunun için kasiyerin lütfuna muhtaç değildik. Ne kaldırımdaki ufak bir engel bizi yoluumuzdan alıkoyuyordu ne de ışıklı tabelalar kör kuyuydu. Öylece yaşayıp gidiyor ve bunu anlamlandırmak için çokça taklalar atıyorduk.

Tüm bu hissetiklerimi yeniden ağlamamak için mustafa'ya anlatmadım.

Cumartesi, Ağustos 13, 2011

yeni

aynaya baktığıımda 30una gelmiş bi adam görüyorum. "büyümüş, anlamış, yorgun". sabah kalkıp pencereyi açan, yüzünü yıkayıp çay suyu koyan, kahvaltı esnasında haberleri izleyip, ardından birkaç satır okuyan, birkaç satır yazan, tezini bitirmeye hevesli, niyetli, azimli, işini yapmaktan memnun; kimi zaman hiçbirşey yapmamaktan şikayetçi, biraz daha sıkı bir işim olsaydı diye birçoklarından dayak yeme pahasına rutini özleyen, sabahları erken kalkmadığı için duacı, hayatını rayına soktuğu için inançlı biri. Anlamış ve anlaşılmış eşiyle akşamları vakit geçiren, çarşamba/perşembeleri top oynayıp, haftasonu yüzen, bi ara fransızcaya vakit ayırıp, halen tv5'te altyazılı dizi izleyebilen, kimi tutkularını peşinden gitmiş ama hala iyi davul çalanlara özenen, bir bira içmeyi beceremeyip başladı mı duramayan ama sarhoş da olmayıp sızıp uyuyan, kimi zaman sakin, kimi zaman sinirli ama normalliğinin başlarına gelmiş bir adam. kişisel gelgitlerinden, uçsuz bucaksız dehlizlerden, tribal enfeksiyonlardan çokça arınmış; ulaşamadıklarından ziyade ulaşabildikleriyle ilgilenen, evet normal biri olmanın verdiği rahatlığa erişmiş. zor olanı, basit olurken multu olmayı becermeye başlamak; hiç bir bilmediğim bir alana ufaktan geçiş yapmak. sakin, sessiz; yalnız bizim.

bu aralar bu yeni beni algılamak, anlamak ve yaşatmakla meşgulüm.

Cumartesi, Temmuz 30, 2011

oğuz türkleri

Az'in sesli güldüğüm pasajlarından biri:

'
"Çünkü Oğuz Atay'ı bilip de, o zamanda yaşayıp da başına gelenleri görmezden gelen kim olmuşsa, hepsi suçlu! Onun için pişma falan değilim! Neye pişmanım biliyor musunuz? O iki herifi öldi zannedip de oradan çıktığma!"

"Senin ne ilgin var Oğuz Atay'la?" diye sorulunca gülmüştü Derda.

"Ne demek ne ilgin var? Biz Oğuz Türkleriyiz!"

Soruşturmanın bundan sonrası aniden ilginçleşmişti. Yeni bir terör örgütü keşfetmiş olmanın heyecanıyla soruldu.

"kim bu Oğuz Türkleri? Örgüt müsünüz siz? Kaç kişisiniz?"

"Bak onu ben de bilmiyorum. Yani orada bir yerde olduklarını biliyorum ama kimler, kaş kişiler haberim yok. Ama her yerde işaretlerini görüyorum."

"Ne işaretiymiş bu?" denfiğinde de O'nun içinde A'yı çizmişti kağıda. Polislerden biri "Ama bu..." diyecekti ki diğeri kolunu onu susturmuş ve sormuştu:

"Genç olanları çıkarmışsın meyhaneden. Niye?"

"Oğuz Atay, 1977'de öldü. O çıkardıklarım daha doğmamış çocuklardı bile o zamanlar. Belki de daha çocuktu hepsi. Onun için çıkardım onları." '

(Hakan Günday/Az/syf.316)

Çarşamba, Temmuz 27, 2011

gelip geçenler

Barış Bıçakçı'ların ardından, Ölüm Pornosu'nu okudum; haftasonu da Az'a başladım. Karanlık ve ironik yanlarıyla örtüşen işler... Bu aralar yaptığım tek anlamlı iş. Flört'le tanışmak da yaz aylarının kritik eşiklerinden biri oldu. Avrupa Kamusallığı üzerine düşünürken, Eski Dostum'u dinliyorum. İçinden tren bir şarkı en nihayetinde...

Dostlar uzakta, kısa bir ara uğrayıp geldiğimiz Toroslar'ın öte yanında. Aramızda önce kısa makiler, sonra uzun çamlar ve ardından ıssız düzlükler var. Doğanın bütünlüğünü oluşturmak adına örtüşen şeyler. Uzun süredir yaptığım en anlamlı iş; dostumla aramı iyi tutmak için mücadele etmek. İçinde makinistler var eden biri nihayetinde.

30'uma yaklaşırken, herkes gibi, ben de çocukluğumdan ve gençlik heyecanımdan koptuğumu düşünüyorum. Herkes gibi bir hayatın içinde kendim gibi kalmaya çalışıyorum. Dağınıklık içinde bir bütünlük oluşturmak adına kayda değer işler... Yaptığım pekçok anlamlı iş var elbet. "Sığmıyor cebime, o kadar!" İçimden çok fazla şey gelip geçiyor nihayetinde.

Yola Devam ediyoruz kendimizce.

Salı, Temmuz 12, 2011

"gök erik gibi kaldı avucumda dünya"

"gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.

Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yolu, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin der.

Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen budur. (...) Çünkü ondan beklenen budur.

Ben bilge değilim.

Birşey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve, ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalın ayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime sanatçı tecrübe edinemeyen insandır diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır. Ama sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.

Nafile."

(b.b./b.s.y.p.g.s/s.98)
Aslında başka şeyler yazacaktım ama unuttum. Birkaç kitap okudum, birkaç film seyrettim. Yaz yeni geliyor, hissettim. İnsanlar, misafirler, açık hava, çayır çimen, yanan kömürler ve delinen tshirtler... Dostların eski eşyaları, kitaplar, cdler. Uzun süredir tutkuyla müzik dinlemiyorum. Kitaplar fena değil, onlar hala heyecanlandırabiliyor. Nefes alıp vermeye devam ettikçe dünya dönüyor.

Cuma, Temmuz 01, 2011

"boşluk"

"akşam saatleri, hava henüz kararmamış, sıcak. Başak'ın üzerinde lacivert bir pantalon, kolları ve yakası lastikli şeker pembesi bir bluz var. saçını toplamış, at kuyruğu yapmış. yürürken kollarından birini daha fazla sallıyor, engebeli ibr yolda yürüyormuş da dengesini sağlamaya çalışıyormuş gibi. Başı hafifçe öne eğik yine de herşeye bakıyor. İnsanlara, ağaçlara,afişlere, duvar diplerine... Her köşe başında, daha önce orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biritam da o anda orada değilmiş gibi küsere duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. (...) Tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, aradığını buldu mu anlaşılmıyor, çünkü Başak bu bazem kardeşçe dokunabilir yaranıza bazn de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenebilir gibi seviyor mu nefret mi ediyor belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin önünden geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk (...) muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bür süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmdadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna."

(Barış Bıçakçı/Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra/syf. 63-64)

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Bugün burdayız, yarın nerdeyiz; ekmeğin emrindeyiz. Issız yollarda servis beklerken-bekleneni kaçırırken; uzun yolculuklarda uyumaya çalışırken-uyku gelmezken; sonsuz cümlelerde anlam ararken-bulamazken; amansız sınavlardan geçip daha iyi bir insan olma telaşındayken-beceremezken, yarın neredeyiz. Birkaç yılda nelerin değişebileceğini bilip, anlamak çözmeye yetmezken, tetikte olmak. Bekleyişin, derin ve sessiz alanı. Sınırların ve seçimlerinle örülen bir alan.

Çarşamba, Haziran 22, 2011

Pazar, Haziran 19, 2011

gezmek tozmak

Gezmek kana girdkiçe, daha çok gezmek istiyorum. miskinleştikçe de miskinleşmek... İkisini birbirine rekabete soktukça daha zinde kalabilirim sanırım. Yine güzel bir gezi tozu günüydü. Bu sefer daha az yürüdük, ki bizim gezilerimiz daha çok yürümek üzerine kuruludur, arabası olan arkadaşlarla aramızı iyi tutmamız gerekli.

gezip tozarken, hayatın tozunu atarken, tozların arasında uçup giderken, hayatın içinde bir toz olmadığımı ve en azından bir yerlerde olduğumu ve daha bir çok yerde olabileceğimi hissediyorum uçuşup giden toz halimle... izimi bıraktığım heryerde, içinde olduğum bloklar inşa ediliyor.

Cumartesi, Haziran 11, 2011

seçimim

yeni bir seçim öncesi, yine aynı duygu: çok kalabalığız. bu kalabalık içinde, diplerde derinlerdeyiz. çokça tantana, çok ses var. hayal dünyası çok geniş insanlar kendi dünyaları ile çok meşgul insanlar, kendine yarattıkları dünyaya inana... bizler. kendi seçimlerimi yaparken yarattığım dünyaya inanmam gibi; önce kendimi inandırıp sonra da başkalarının inanmasını ummak. herşeyi değiştirebileceğimle hiçbirşeyi değiştiremeyeceğim arasındaki çizgi, çok geniş bir skalada dalgalanıp duruyor; düz bir çizgi değil, eğri; iki nokta arasındaki sonsuz grafiti.

kalabalık içinde kendi yalnızlığına çekilme klişesini tüketmeseydim, iyiydi. oradan daha çok ekmek yerdik. şimdi herkes kendi içide kalabalık; çok kişilikli, karmaşık ve belirlenemez. tüm bunlara karşı sabitliğimi ve basitliğimi savunmak ister oldum.

öyle olunca seçimlerimi artık basit ve doğrudan yapma niyetindeyim. herşeyi daha karmaşıklaştırmamak için, önceki seçimlerimden ders alarak, kendimi ikna ediyorum. bilinmeyenleri azaltıp, bildiklerimle ilgileniyorum. bildiklerimin sayısını çoğaltmak istiyorum.

Salı, Mayıs 17, 2011

Harita

Yoğun bir mayıs; yollar kimi zaman asfalt kimi zaman deniz; bir uçtan bir uca oradan oraya hareket edip duran aslında içimizdeki his. Aslında kat edilen yollar, uyuduğumuz noktalar, akıttığımız damlalar, gözyaşları ve terler, velhasıl bıraktığımız izler, bir haritanın ufak tefek taşları. Sonunda arkamıza baktığımızda, içimize baktığımızda oluşacak o resim. Şimdilik, nerdeyiz ve nerelerdeyiz-bilemiyoruz. Haritamızı ilmek ilmek örüyoruz. Tıpkı Torosların yörükleri gibi, bir o yana bir bu yana savruluyoruz. Dağların tepelerinden bozkırın düzüne ve mavinin derinliğine iniyoruz. Mavinin ve laciverdin, ömür törpüsü labirentine... Orada bir yerdeyim. Kendi haritamın okuma rehberinde; kilometre cetvelinde; şehir ve semt adlarının akrostişinde.

Perşembe, Mayıs 12, 2011

Anadolu'nun yeni ulaşılmış bir köşesi, Çukurbağ yarimadasi, denizkokusu, tenim akdenizin tuzuna kavuştu yeniden bu yeni fetihte... En uç noktalarıyla hesaplaşırken beynimin, topraklarimizin da ücra noktalarinda hep yabancilar var. Aşk yeniden, ruzgarli deniz kiyisinda.

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

martı

önce selamladı bizi;


sonra heybeli'den büyükada manzarasına seyretti; bu açıyı da kaçırmayın diye:

Salı, Mayıs 03, 2011

ada

bisiklet sürdük tepelere doğru;


sonra uçsuz bucaksızlığı hissettik:

Perşembe, Nisan 28, 2011

Asil ilginc olan, konser sonrasi istanbul yolunda olmak. İstanbul ve ankara diyalektigini yasamak. Yillar sonra kesmeseker konseri, bukez enfarklisi, cunku kareas tamamdi. Ses ve goruntu yerliyerindeyddi, hissiyat ise entepede, hersey olmasi gerektigi gibi, duymustum...hmm demistim.

Cuma, Nisan 08, 2011

Adalar'da Ne İçtim?

Mythos, Hellenic Larger Beer-Sanırım en yaygın bira makrası Helen diyarında. Tadı fena değil; Efes'ten iyi.


Patmos sahilinde Heiniken. Kolay içim, müthiş tat.


Mykonos'ta Amstel. Kutusu martkette 1 euroydu, barda şişesi 4 euro. İkisi de kötüye yakındı.


Gemide kokteyllerimiz.

Çarşamba, Nisan 06, 2011

3 gece

Etrafta konuşulanları anlamamak, haberleri duymamak, sokakları bilmemek, tedirginlikle dinginlik arasındaki ince mavi çizgide omak, her an laciverte dönmek ve tabii bu sınırın sonsuz maviliğin ortasında bir yerlerde olması... küçük bir parantez ve şimdi bilindik kelimelere devam.

Salı, Mart 29, 2011

bir hissin peşinde

Yeteri kadar alakol sonrası Dokuz Sokak'a tırmanıp, üç arkadaş şiir yazmıştık; bir dize o bir dize o; o zamanlar m. henüz askerdeydi ve odası bana aitti. O şiiri arayıp bulmaya heves ettim dünkü Kaybedenler Kulübü izlencesinden sonra. 6.45'lik olmasa da yine de herhangi bir fanzinde rahatlıkla yer bulabilirdi. Mesela, Raté... Fanzin dünyamızın baştacı; sonra saçmalığın iki kavramı. Her yazdığımızın kayda değer olabileceği sanrısı o zamanlardan bünyemi sarmış demek ki. Kendimiz yapıyorduk ve oluyordu. Henüz geçntik, neyse ki hala genciz ve bazı şeylere erken vakıf olmuştuk ve neyse ki onları unuttuk.

Kısa bir durgunluk dönemi herkese iyi gelebilir. Kendini vakfedeceğin yeni şeyler bulmak, yaratıcılığı artırabilir. Aslında herşey bir hissin peşinden gitmekle ilgili; o hisler (hissiyat) seni bazen harekete geçiriyor ya da durduruyor. Hissi neyin beslediğinden tam emin değilim ama sakin olmak bunun önemli bir kaynağı olabili. Ki o zamanlar sakin değildim ve herşeyi hercümerc içerisinde birbiriyle bağlantılandırabiliyordum. Sonra ortaya çıkan arapsaçının aslında ben olmadığıma karar verdim. Çünkü atalarım Viking'ti ve soğuk sularda soğuk kanlı kalmaya alışıktı. Torosların tepesinden Konya Ovasına doğru kayan gemilerim, Anadolu'nun merkezi bir noktasında, gemicilerin uzun olduğu bir alanda, Cebeci çayırına yakın bir yerde demirleyince anladım ki, demir metaforu üzerinden herşeyin başka bir anlamı var. Sonuçta durup beklemek ve olmasını istemek, olmayacakların arasından olabilirleri seçmek, hiç yoktan iyidir. Hiç olmaktansa iç olmak, içten içe bir yol tutturmak, son istasyonun yakın olması kadar mutluluk verici.

Cuma, Mart 11, 2011

her türlü iklim koşuluna alışık bünye

"zorunlu olmadıkça evden çıkmayın" uyarılarına hassasiyetle uyuyorum. "toplu taşıma araçlarını kullanın", zaten allahın emri. bir taşımlık canım var, onu da yollarda bulmadım. çoğunlukla herhangi bir taşıma aracına binmem ve yürürüm. bu karda kıyamette hiçbirini yapmıyorum tabii ki; oturuyorum. "ücretsiz izinlerdeyim, ta başından". kafa izni, ayak izni, kar izni... karda yürüyüp belli etme izini. o değil de gideceğimiz memleketlerde, bu kar kıyamet değil, gündelik hayat... dizlerime kadar yürüdüydüm birinde sabahın köründe otobüsten inip. sorun değil; her türlü iklim koşullarına alışık bünye, dağ bayır, dört duvar, çayır çimen ya da sadece bir ben. nerede olduğundan çok nasıl olduğun önemli. şimdi bu kar esaretinde tek başına olmak, nasıl koyardı... kar altında kalmaktan beter olurdu. ama sırf fotosunu çekeyim diye burnumu dışarı çıkarıp geri içeri giriyorum. içerisi, iyi.

Çarşamba, Mart 09, 2011

8-9 Mart Ankara Kar Yağışı

dün başladı;

bugün devam etti:



Pazar, Şubat 27, 2011

günler

Şubat'ın son pazarı, tıpkı Temmuz'un son pazarı gibi önemlidir. Ya da Mayıs'ın ilk çarşambası veya Kasım'ın ikinci cuması gibi... Günlere acilen anlam yükleyip onlarla ilgili anılar üretiniz. Böylece hayata dair bir çerçeve edinirsiniz. Şimdi yapmanız gereken güzel bi resim bulmak; kır manzaralı ya da kar romantizmi veyahut yağmurda pencereye bakarken, hadi olmadı denizin ortasında salınırken... Günler, dönüp duran foto albümünün yeniden ve yeniden üretilmesinden ibaret. Foto üzerine foto ve anı üzerine anı; yıllar sonra yapıalcak kazılarda, ilerlemenizi engelleyecek çanak çömlek kırıntıları.

Cuma, Şubat 25, 2011

Eski huylarımı, geçtiğim eski yollarda, hoşum gitmese de kurcalarken; hmm, aslında neymişim ve ne olumuşum diye kendimi yoklarken, kendi kendime uydurduğum cevapların sağlamasını yaparken... mevsim bahara dönüyor ve bu beni mutlu ediyor.

"bir sevgilinin kazandırabileceği..."

"bir sevgilinin kazandırabileceği şeyler: Üniversitenin tatsız tutsuz ortamında beslenen bir solculuk, şiir sevgisi, hafta sonu maçlara gitmeye dek varan Gençlerbirliği tutkusu, Kubrick filmlerine duyulan ölçüsüz hayranlık ve tabii Sakarya Caddesi'ndeki birahanelere devamlılık... (...) Ayrıca şu da var, hangimiz yaşamadık savruluşların sonunda bir yerde bizi bekleyen ismimize düzenlenmiş kimlik arayışını? Hangimizin kendini var etme sorunu olmadı?"

(b.b./b.b.ç/146)

Salı, Şubat 22, 2011

"Belliydi, gündelik hayatın kalıplarına Nihal de girip çıkacaktı. Ona kişilik kazandıran tuhaf, aykırı yanlarını yontarak, yontulmasına izin vererek birer birer kalıpların biçimini alacaktı: Serbest yaşayan üniversite öğrencisi, kendini adamış aşık, militan, mezun, yüksek lisans öğrencisi, saygın bir kurumda uzman yardımcısı, uzman, evli, çocuk sahibi, Kartal, Pendik.

Asıl devrimci yanımızın yaratılışımızdaki aykırılıklar olduğunu kim söylemişti Çetin?"

(barış bıçakçı/bizim büyük çaresizliğimiz/syf.146-147)

Salı, Şubat 15, 2011

aşk tefadüsleri sever'i izledik ve ardından bira içtik. kentin sonradan sonraya sinematografikleşmesinin benim gidişimin yaklaşmasıyla hiçbir alakası yok tabii ki. ben gittikçe burası daha iyi kent olmayacak. gittikçe kötüleşen zamanlardayız çünkü. olmayanı olur eden zamanlar. ulaşılmayana ulaşılır kılanlar. biz de gezeceğiz daha çok ve daha çok yerden ayrılacağız. böylece kıymeti bilinmiş ve bilinmemiş yerleri geçtikçe daha da anlamlı kılacağız. ben gittikten sonra ya da gitmeden önce kıymetinin bilinmiş olmasının pek de bir önemi yok. önemli olan kıyamete kadar sürecek bu bilinemezlikte kendi filmimizi iyi kötü çekmeye devam ediyor oluşumuz.

Cuma, Şubat 11, 2011

balzamin

sen el kadar bir kadınsındır,
sabahlara kadar beyaz ve kirpikli...
bazı ağaçlara kapı komşu,
bazı çiçeklerin andırdığı,
iş bu kadarla bitse iyi.
bir insan edinmişsindir kendine,
bir şarkı edinmişsindir, bir umut...
güzelsindir de oldukça, çocuksundur da...
saçlarınla beraber penceredeyken,
besbelli arandığından haberli,
gemiler eskirken, deniz eskirken limanda;
sevgili.

(cemal süreya)

Cumartesi, Şubat 05, 2011

"bütün sevgili anılar birgün geri dönecek"

"Yürümeye devam ediyordu Hikmet. Vazgeçe vazgeçe ilerliyordu. bir bakıyor çenesine kadar gelmiş su. Çünkü herkesi kendi gibi sandı. Herşeyi bu sanının üzerine kurdu. Başka birşey daha: Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamanın anlamı ne? Burnu sızladı. Gözleri doldu. Hayat hızla boşaltıyordu içimi, ruhunun bedeinde gizlendiği her yeri. İçi boş bir...

Çevreden yetişip kaldırdılar Hikmet'i. Yorgancı kolonya getirdi. "Bir bardak su içsin" dedi bir başkası. Kolonya ile bileklerini ovdular. Koklattılar. Kokladı.

Kokladı Hikmet.

Bütün kokular ve bütün sevgili anılar birgün geri dönecek. "Bundan sonra seni hiç yalnız bırakmayacağız. Bizi hatırladıkça yapayalnız kalıyordun. Artık korkma, geldik işte, seninle birlikteyiz". Sonbaharlar, güneş vuran pencereler, odanın içinde uçuşan tozlar, annesinin dikiş makinesi, kapağı sürgülü tahta kalem kutusu, babaannesinin aldığı 'Mekap' ayakkabılar, anneannesinin evinin bahçesindeki dut ağacı, sobanın üzerindeki mandalina kabukları, karman çorman. (...)

Yürümeye devam etti. Evet doğruydu, hatırladıkça yalnızlaşıyordu, kendi geçmişinin içinde böyle yapayalnız inik bir plastik top gibi ya da küçük bir çocuk, gömleğinin cebinde hep bir parça beyaz peynir olan çünkü kalp hastası, doktor söylemişti yemesini.

Tandoğan'a geldiğinde saçı hala ıslaktı. bir sürü araba, bir sürü insan, gürültü evet motorlar, frenler, klaksonlar ve sürtünme yerle bizim aramızda bazen yararlı bazen zararlı eve dönerken.

(..)

Altgeçide girdi. Askerler için türlü malzemeleri satan dükkanlar arasında yürüdü. Kaşarlı tost kokusu aradı. Gara çıktı. Tavandan sarkan büyük saatlerden birine baktı: Güzel gönürünüyordu. Yuvarlak, sade, zamanı bütün bir şey olarak, mesela bozuk para gibi gösteren, avucumuzda. Avucumuzda tutarız onu ve sonra da avucumuzu yalarız."

(herkes herkesle dostmuş gibi.../barış bıçakçı/syf. 60-61)

Cuma, Şubat 04, 2011

"herkes herkesle dostmuş gibi..."

"buralar hatıralar.

buralar hatılarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve herşeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri."

(herkes herkesle dostmuş gibi/barış bıçakçı/syf. 48)

Perşembe, Ocak 27, 2011

Uzun süre sonra sessiz ve kokusuz bir eve girip tatsız tutsuz bir iki akşam geçirince, kırdığım düzeni/düzensizliği hiç de özlemediğimi fark ettim. Atılan adımların içerideki karşılığı yerli yerine oturuyor demek ki. Hayat bana yanlış yapma şansı tanıdıktan sonra, sakince bu durumu düzeltti. Yoldan çıkma hevesim, merkezkaç kuvvetiyle bana yeni bir yol getirdi.

Pazar, Ocak 23, 2011

Faaliyet Raporu

*Sınırlı Demokrasilerin Sokakla İmtihanı (orjinal başlık; Hareket Sınırları Zorluyor'du.), www.bianet.org/biamag, 22 Ocak.

*Adana Demirspor, 70 Yaşında, tr.eurosport.com, 10 Ocak.

Cuma, Ocak 21, 2011

evler ve yemekler

Geçenlerde kısa hayatımda geçtiğim evleri saydım da 11 tane etti. 30. yıla girerken düzineyi (fr. douze) tamamlamış olacağım. Şehirlerde de bir elin parmaklarına ulaşacağım. Henüz yeni yeni benimsemişken herhangi bir yerden olmayı, yeniden sürekli bir adres bulmam gerekecek. Demek ki köklerdeki göçerlik, hala bir yerlerde devam etmekte. Konar-göçer... BBC'de Akdeniz Mutfağı'nı anlatan adam, bizim oralara gelip de kebabı anlatmaya bşladığında, bu göçerlerin yemeği, demişti. Hemen yapılan, hızlıca yenem yemekler... Tadı damağımda ama. Neyse ki yeni yeni insanlara da Adana'da kebap yedirtmeyi başarıyoruz! Selam Oza!

Ben de ufak ufak brokolinin, karnıbahar salatasının düşkünü olmaya başladım. Ne rakı ne de kebap salatasız iyi olur. Kanıma yavaş yavaş karışırken yeni hayat, tadın damağımda dağılması ayrı bir keyif veriyor.

Ayrıca ıspanağın iyisi hakkında da düşüncelerim var.

İyi yapılan yemek, her zaman yenir. İyi yapılmış göçlerde, her zaman geri dönülür. İyi yaşanmış bir yaşam ağızda tat bırakır. Sonra baş ağrımaması için, sert bir kahve iyi gelir. ve asla aynı evde iki kere yaşanmaz.