Perşembe, Aralık 30, 2010

muhasebe #bilmemkaç

Kapkara bir kışın ardından yağmurlu ve düşünceli bir bahar; kavurucu yaz ve telaşlı sonbahar. Sorularla cevapları eşleştirmeye çalıştığım bir yıl oldu. Sorular kadar cevaplarla da ilgilenmem gerekiyordu. Onlara yoğunlaştım. Daha iyi bir adam olabilmek için kocaman bir adım... Oldum, diyemem; çabalıyorum. Ki çaba-iyi niyetli çaba, aslolan değil midir?

Yıllar sonra bir odam ve masam oldu, sayesinde bayağa çalışma disiplini edindim; tez oldukça verimli gidiyor. Yüzüyorum, top oynuyorum, fransızca öğreniyorum. Hayatımı değiştirmeye devam ediyorum. Elden gelen bu...

Çarşamba, Aralık 29, 2010

Kimseye hayatı zindan etmemek için, cezaevimi müze haline getiriyorum. İbret-i alem olsun diye duvarlarımı sergiliyorum. Hybrid-i alem olsun diye tüm karmaşıklığını dağıtıyorum. Yeni hayatımı ararken yolculuk yapamadan, kafamı ön koltuğun kültablasına çarpamadan, ölüp ölüp dirilmiş, melekleşmiş ruhlarımı çağırıyorum. (Melekelerim yerli yerinde. Allah aza noksanlığı vermesin!) İçimde kalan ve dışarı çıkamayan herşeyi salıveriyorum. Yepyeni olmasa da en azında yep olabilen bir hayat arıyorum. Yepyep, kendini tekrar edip duran... Böylece yeni bir mekan öncesi eski cezalarımın suçlarını affediyorum. Kendime yep bir yıl diliyorum. Yenisini sonradan edinme potansiyeline sahip bir önek olarak, ardıllarımı merak ede ede...

Salı, Aralık 28, 2010

Sanki yeni uyanmış da bir rüyayı hatırlamaya çalışıyor gibiyim. Uykunun mahmurluğu mu, sakinliğin huzuru mu; bilemiyorum. Sakinliğine kavuşup da kendime gelmiş biriyim. Kendimin sokaklarında el yordamıyla ilerliyorum. Kendimi böyle her seferinde yeniden tanımaya çalışmak, çocukça bir oyun. Halbuki her bir parkesinde emeğim var. Bile isteye konmuş, geride bırakılmış şeyler onlar. Sonra uyuyup uyanıp her seferinde yeniden kurduğum. Mahmurlukla mı marurlukla mı; bilemiyorum; sanki yeni uyumuş da bir rüyaya dalmak üzereyim. Ama henüz dışarıdaki sesler kulağımda. Beyin uykum gerçekleşmemiş. Derinliğine inip de yukarı çıkmış biriyim. Kendimin şakaklarında el yordamıyla ilerliyor gibiyim. Yukarı çıkıp suyun üstünde kalmak, yaşlandıkça bir sorun. Halbuki bir keresinde emeklemişliğim var. Bile isteye sürünüp geride bırakılmış şeyler onlar.
Yeni şarkılar dinlemek, yeni kitaplar okumak istiyorum. Yapıyorum da; sadece istemekle kalmayıp; sonra daha nceki şarkıların ve kitapaların daha iyi olduğuna kararveriyorum. Eskinin tadı; kıyıda köşede kalmış anıları, ayrı bir lezzet. Yaşlılık emaresi. Yeni insanlarla tanışıp yeni yerler görmek istiyorum. Sonra eskilerin kıymetini anlıyorum. Her "yeni" hevesi eskinin kıymetini çoğaltıyor. Yeniler eskiyene kadar, daha çok zamanları var. Zaman geçiyor ve tükeniyor aynı zamanda. Tükenip bitmiş olanın, badem gözlü oluşu... Her "yeni" adımda, eski adımların sağlamlığına sığınıyorum; ki oraya geri dönebileyim.

Cumartesi, Aralık 18, 2010

Zaman geçerken, tükeniyor da aynı zamanda... Aynı anda hem başarı hem sıkıntı geliyor; "zaferlere ödül yalnızlıktır". Değişim için atılan her adım, mutlu ederken yeni bir bilinmezliği de getiriyor beraberinde. Aynı anda hem huzurlu hem mutlu hem sakin hem kendinden emin olmak, çok zor. Birinden birini seçmek gerekiyor. Hayatında bir bölümü bitirip yenisini açarken, ne oalcağını çok da bilmiyorsun. Tedirginlik... İlk değişkilğin ardından, Ankara günlerini sona erdirecek ikinci başarı da gittikçe yaklaşıyor. İkinci tedirginlik, ikinci mutluluk, ikinci hüzün, ikinci sıçrayış, ikinci düşüş.

Cuma, Aralık 03, 2010

Olan bitenin kargaşasından çok sakinliğine geçilen bu dönemde, yaratıcılık seviyemin düşmesi normal. Kendimle başbaşa kalmayıp kelimelere boğulmadığım için ve tabii daha az okuduğumdan, daha az çıktı üretiyorum. Daha öncekiklerin, çıktı'dan çok dışkı olduğu söylenebilir mi? Kusmuk? Katran? Safra? Atıldı ve bitti. Şimdi yolculuk bitti. Sakin sularda inci tanesi arıyorum. Sakinim. Gereksiz gerginlikler üretip ortamı gerebilme yetim, sağlam. Gerginlikten besleniyorum. Önemli olan içimin rahat olması. Rutine binen hayat, şimdilik güven verici. Bir süre sonra sıkıcı olabilir, onun için de gerekli önlemleri almaya hazırım. Herşey olması gerektiği gibi...

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Bayram için geçilen Torosların ardı pek de iç açıcı değildi; hem kendimle yüzleşmelerim hem beklenen bir ölüm haberine karşı tetikte olma hissi... Sonunda tam dönecekken alınan haber ve 'bizimkiler ölünce ne yapacağız' düşüncesi. Babam için yaylada birşeyler yapmak isterim mesela... "her ölüm, erken ölümdür". Çocukluğumun figürleri, yavaşça yerini alıyor ayrılık güzergahında. Ölüm haberleri artık daha bir etkili oluyor bünyede. Onlar üzerinden kendimi tartmam gerekir mi? Aslında kendim üzerine düşünmüyorum bu aralar. Zaman mı olmuyor yoksa aslında düşünmek istemediğim birşeyden kurtulmuş mu oldum bilemiyorum. Bazı şeylerin değişmeyeceği ve bunun kötü birşey olduğunu hissediyorum sadece. Şimdilik bir kayıtsızlık var. Kaydetmeye geçince sıkıntı artabilir.

Pazar, Kasım 14, 2010

Karanfil'de kahvaltı; Kuğulu'da kestane; Konur'da kahve; Ulus'ta maç... Bayramlık birkaç hediye ve evimizin duvarına foto-çerçeve. Güzel bir pazardı.

Cuma, Kasım 12, 2010

Yeni yaşıma, kapıyı çalarak giriyorum; anahtarlarım cebimde.

Perşembe, Kasım 04, 2010

daha iyi bir insan olmak için yeni bir yol

Mutenalaşan hayatıma yeni bir çerçeve çizip yeni ama farklı olamayan bir güzergahta ilerleme isteğimde, herşey olması gerektiği gibi. Yalnızbaşıma yapabileceklerimin ve kendi sınırlarımın sınırına dayanınca, bir yol arkadaşı edinmenin, bunu geçici değil kalıcı ve etkili bir şekilde hayatıma zerk etmenin, böylece kanımda yeni bri sıvıyla dolaşmanın getirileri zamanla kendini gösterecektir. En azından şimdilik kafam rahat ve huzurluyum. Her nefes aldığımzda şimdiyi yediğimizi düşünürsek, huzur bana kilo aldırabilir. Alınan kiloların, daha güçlü bir bünyeye fırsat vereceğini düşünüyorum. Turgut Özben'in arayışına girmek ve başka izlekleri yoklamak için, böylesi bir huzur daha anlamlı hale geliyor. Neyiz ve nerelerdeyizin sınırı, kendi sınırlarımızı tanımladıkça ortaya çıkıyor. Özellikle, olmasını istediğimiz ve zorlamayla olmayan-olmadığım bir güzergaha göre... Bundan sonra elimizde avucumuzda olanla, neler kurup değiştireceğimze bakmak lazım. Öncelikle daha iyi bir insan olmak, daha iyi bir mizaç, daha yaşanabilir bir kendilik hali için mücadele ediyorum. Bunu sağlamak için daha iyi ve daha somut bir nedenim var artık.

Salı, Ekim 26, 2010

masada...

"masa da masaymış ha..."

Perşembe, Ekim 21, 2010

Masukiye'den eve donus... Yerine getirmek gereken bi gorev daha var!

Salı, Ekim 19, 2010

Masukiye/sapanca... Hafif yagmurlu ama ilik bi gun. Gole karsi bira keyfi...

Perşembe, Ekim 14, 2010

sakin olunuz

Karar verdim ve uyguladım. Paradigma değişimi... Korkuların aslında o kadar da korkunç olmadığına dair bir akıl yürütme ve teoriyi tepe taklak etme. Kendimi de tepetaklak edebilir miyim? Aslında çok da gerekli değil. Hergün kendimizi yeniden bozup kurgulamıyor muyuz? Sakin olunuz.

Alakasız yerlerde, kendime soru sorup ikna çabalarım sürerken, bu sefer dışarıdan bir soru-cevap sililesine maruz kaldım; sınav öncesi son bir kez bilgileri hatırlarcasına, cevaplarımı sıraladım odadakilere... İstihab haddina ulaşmış odada kaloriferin yersiz sıcağına bilerek ve isteyerek ısrarlı sorularla daha da bir sıcaklık katan; sonra verilen cevaplarla sıcağı ve beni kendi halime bırakan bir sorgulama. "Tamam, senden olur" onayı. "Bu kadar abartılacak birşey yok" diyorum. "Yaşamaya devam ediyoruz"...

Öncekinden farklı bir biçim alacak olan yaşam. İçerik ve biçim çatışması, ne denli sürdürülebilir? Yoksa daha önce ısrarla uygulamak istediğim biçim mi içeriğe uygun hale getirilmek için çekip çekiştiriliyordu da bi yerinden patlak verdi? Aslma mı döndüm? Döndüğüm yer, kendi sınırlarımı gördükten sonra, delilikten önceki ilk sapak olabilir. İleride, orada ne var bilmiyorum.

Cumartesi günü, masadayım; şimdilik tek bildiğim bu.

Salı, Ekim 12, 2010

aslı

Aslına bakarsanız çok prova falan yapamadık; sadece gözlem yapmakla yetindik. Aslı da zaten haftaya değil; sonrakine... "Kusur benim imzamdır". Unutuyorum bazı şeyleri. Unutmadıklarım da var. Aslolan unutmak ve unutmamak arasında bir denge tutturmak; ikisinden birine çok meyletmemek...

Meselelerin aslı astarı onları yaparken ortaya çıkıyor; öncesinde şunlar bunlar diye bir listeleme-teorik çerçeve kurmanın çok bir karşılığı yok. Sanki... Yaparken öğrenmek dedikleri bu olsa gerek. yine de önceki öğrendiklerimiz bize bir asıl tahayyülü sunuyor. Gibi... Oraya bakarak yol almaya çalışıyoruz. Değil mi?

O yüzden önceden şöyle olacak böyle olacak demenin, katı sınırlar koymanın alemi yok. Olması için mücadele etme var.

Cuma, Ekim 08, 2010

prova

düğünde dans provası için torosların ardına... haftaya, aslı.

Çarşamba, Ekim 06, 2010

yeni

Bugün eve dönerken, doğru bir karar verdiğimi fısıldayıp duruyordum kendime; havaların aniden soğumasının etkisi olabilir bunda. Soğuk günlerde alınmıştı yeni hayat kararı; herşeyiyle yeni olması ne derecede mümkün bilmiyorum. Deneyeceğiz. Önce şekil şartları yerine getirilmeli ardından lafzı ile ruhunu birleştirecek adımlar gelebilir. Yeni eşyalar, kıyafetler ve yeni yemekler mesela... Yeni yerler. Gidilecek yerler listesi gibi... Gidilecek yerlerin anlamı, oraların orada olmasının ve ulaşılmasının ötesinde birşey; bunu o da biliyor. Her başka yerin tadı, ancak biz orda ve onunlayken anlamlı. Bunun gibi her yeni şey, yaratacağımız anılara bağlı; kendilerinin kendi başlarına bir anlamları yok. Uyduruk bintürlü şeye biz anlam vereceğiz. Hiçbir şeyin tek başına anlamı yok. Tek başına çıkarılan anlamlar da sadece üşümeye yarıyor. Üşüyoruz reis. Dondu götümüz. Biraz enerjiye ihtiyacımız var. Yakıp tüketecek yeni bir enerji. Yeni adımlar için gerekli...

Çarşamba, Eylül 22, 2010

Evde yeni eşya kokusu var. Geçmişin tozu dumana karışırken ardında bıraktığı esrik koku... Bir sarhoşluk hali: Esrik devenin çulu eğri gerek. (bknz. tdk.gov.tr) Kesif ve kekre bir ruh hali. Sert ve acısız geçiş. Uyandığımda, büyüdüğümü anlayacağım. Kalabalık ve daha kalabalık olacak; şimdilik bu geçiş dönemine ihtiyacım var. Sonra belki "benim" diyebileceğim. "Bizim"e bir adım... Yine de eskiden kalma bir aşinalık... Yeni ama yepyeni değil; bildik.

Cuma, Eylül 17, 2010

zaman geçiyor

Zaman geçiyor ve bardak sayım çoğalıyor. Tabaklarım, çatallarım da öyle... Evdeki genel renk skalası da çeşitleniyor. Zaman geçiyor ve evin kapısını çalıyorum. Eski kutuları atıyorum. Bi sürü çöp atıyorum. Zaman geçiyor ve direniyorum. Eylül geliyor ve geçiyor. Zamanı atıyorum. Bi sürü boş lafı, laf kalabalığını, dert yükünü ve renk renk girdapları. Benim de artık diğerleri gibi bir hayatım olacak. Başkalarına benzemenin mutluluğunu hissediyorum. Zaman geçiyor ve başka biri oluyorum. Kutu kutu hayatımı değiştiriyorum.

Perşembe, Eylül 02, 2010

Ankara Arena





(türkiye-porto riko)


(yunanistan-fildişi sahili)


(rusya-çin)

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

Hayatta en azından bir iki şeyi iyi yapmak gerek. Hayatta yapmam denen şeylerin sayısı mümkün olduğunca az olmalı. Denemeli ve mümkün olduğunca iyi yapmalı. Ama bazı şeleri daha iyi... Daha önce söylediğim gibi, zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir. Aslında olan biten, beklemek eylemine bir vücut kazandırmak meselesi; pek daha önce söylediğim gibi. Kazandığımız vücut, havadaki oksijenin yaptığı beyin hücrelerimizin birikip, sarkıt ve dikitler halinde birleşmesinden ibaret. Böylece bir döngü içinde birbirine kavuşan ve tamama eren bütünün parçaları olduğumuzu öğreniyoruz. Bekledikçe olması gerektiği noktaya gelen şekil ama o sabrı gösterme gücüne sahip olmayanlar için de ecic bücüc, eğri büğrü ve şekilsiz bir bütüne evrilme potansiyeli... Şekilsizliğine şekil verdiğini düşünüp, olmadığı gibi görünme azmiyle yanıp tutuşanlar da kendince birşeyi iyi yapıyor olabilir. Ama yanlışı daha yanlış hale getirmek, pek de istenen bir şey olmasa gerek. Aslında biraz sakin olup, zamanın geçmesine izin vermeliyiz. Hep birlikte... O arada biriktirebildiklerimiz, döngünün sağlamlığı için elzem. Şimdi görüyorum ki, biriktirdiklerim ve biriktiremediklerimle kendi döngüme şekil veriyorum. Tek bildiğim, iyi yaptığım şeyleri içten gelen bir zorlama ile ısrarla yürütüp bir şekilde daha iyiye ulaştığım. İyinin, mutlu ettiğine dair bir şey söylemiyorum. Sadece iyi olması yeterli. O içten gelenin ne olduğunu da bilmiyorum. Sonuçta edindiğim vücut, eksik ve gediklerimle, şekilsiz denemeyecek kadar estetik.

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Zen Kaçıkları

"'Sevinin köleler, sevinin de korkutun yaban despotlarını'. Yani tıpkı aşıkların konumu, çöllerde gezip duran o eski Zen Kaçığı ozanların; bu dünya sırt çantalarıyla gezip tozan insanlarla dolacak bak görürsün; aslında hiç istemedikleri birsürü buzdolabı, TV, araba gibi, hiç olmazsa şöyle son model arabalar gibi, ne bileyim bilmem ne briyantini, yok efendim bilmem ne deodorantı ve daha bir hafta geçmeden dolabı çöp tenekesini boylayan bin türlü ıvır zıvır tüketme şerefine nail olsunlar diye her yandan gelen çalışın, iş güç sahibi olun çağrılarına, baskılara boş veren Dharma Serserileri'dir bunlar. Tepiyorlar bu sistemi, çalış, üret, tüket, çalış, üret, tüket sistemini. Neler düşlüyorum bakın: Binlerce, hatta milyonlarca Amerikalı genç sırtlarında çantaları dağlara yönelmiş, dua edip çocukları güldürmeye, yaşlıları sevindirmeye, genç kızları mutlu, kadınlarıysa daha mutlu kılmaya; hepsi de Zen Kaçıkları bunların, durup dururken kafalarında beliriveren şiirleri yazarak, sevencence yaşayarak, beklenmedik anlarda beklenmedik şeyler yaparak herkese ve bütün yaratıklara sonsuz bir özgürlüğün yemişlerini tattıra tattıra..."

(Jack Kerouac/Zen Kaçıkları/s.119)

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

yeteri kadar

yeteri kadar can sıkıntısı, dünyayı değiştirmek için yeterli bir neden olabilir.

Pazar, Ağustos 22, 2010

sevgilim bir günün...

"Sevgilim, bir günün ortası şimdi
taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık,
ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde
uzat bana uzat ellerini
izinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar
istanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,
güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor.

ben seni düşünüyorum, seni
hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi
"kalbim" diyorum, kalbim
daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi
aşkı anılar besliyor, düşler kadar
bu yüzden diyorum ki "aşk, eskidikçe aşktır"
sevgi, eskidikçe sevgi.

günümüz ekmeğimiz, türkümüz
çoluğumuz çocuğumuz
binalar yan yana yükselip gidiyor
vapurların ağzı köpük içinde
uzaklarda ne kapılar açılıyor
trenin biri bir istasyona varıyor
oradan çıkıyor biri.

her şey biliyor, her şey
sen biliyor musun bakalım
seni nice sevdiğimi?
üstüne titrediğimi?

geldiğimi?
gittiğimi?

hadi!" (cemal süreya)

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

18 yıl sonra bir buluşma. Bir fotoğrafta ele ele tutuştuğumuz ASD ile, yaşlandık yahu muhabbeti. "Çocukluğun anıları sırtımda ağır örtü". Hiç birşeye yaramayacak anılar yığını. Aslında ne kadar değiştim, değil mi? Eski ben değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Bütün bunlar banyoyu temizlemem için yeterli neden oluşturdu. 18 yıldır temizlenmiyor değildi elbet. Neyse ki hiçbir yerde o kadar kalmayı başaramadım. Yine de bu buluşmaların faydaları, aslında iyi bir hayatım varmış, gerçeği. Daha yenilerinin sınırlarını öğrenmeyi başaramazken, yeni sınır ihlalleri için adımlar atmaya devam... Karanlık odada, kara kedi avlama sanatında doktora ünvanıma az kaldı.

Her nefesle tarih yaratmayı başarırken, bir sonraki nefesin daha iyi olması için elden gelenin arda koymazken, bugünü-şu anı geçmişle gelecek arasında sıkıp durunca, insnın canı çok sıkılıyor. Haftasonları daha iyi geçebilir. Geçmiş ve gelecek olmasaydı eğer...

Cuma, Ağustos 13, 2010

kitap

Kitap çıkalı 1 yıl oldu. Biraz hayalkırıklığı yarattı ama olsun, tarihe not düştü.

1.yılı şu şarkıyla kutlayalım:

A Fortune In Lies/1989 kayıtlı parçanın 2004'teki yeni hali.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

"yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor..."

Nasıl bir temel atılmış ki yıllar sonra dinlenince bile aynı trans haline büründürüyor bu melodiler. Herşeyiyle muhteşem bir şarkı, neredeyse hiçbir eksik yeri yok; bu haliyle tam bir ütopya ki oraya aittik o zamanlar. Herşeyimizle tamdık ve eksiksizdik. Kusurlarımızı edinerek insan olmaya karar verdik. Yüreğimizi öylece ortaya koyduğumuz ve onunla başbaşa bir masada vakit geçirdiğimiz zamanlar... Masadan alıp tekrar içeri koyduğumda ne o eski yürekti ne ben eski ben. Hala yaptırabilecekleri korkutuyor ama "yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor". Kendime dönüp arkamı gidiyorum kendime. Pişmanlıklarım, elimin kiri.

"(...)
people in prayer for me
everyone there for me
sometimes i feel i should face this alone
my soul exposed
it calms me to know that i won't.


blood...heal me
fear...change me
belief will always save me
blood...swearing
fear...staring
conviction made aware

give up on misery
turn your back on dissent
leave their distrust behind
wash your hands of regret..."

(Dream Theater/Scarred/Awake)

Dinle:
1994-albüm kaydı

1998-konser kaydı; giriş solosu ve farklı bir son

Cumartesi, Ağustos 07, 2010

hareket

Eşyaları yerinden hareket ettirince, bir daha asla aynı yere gelmiyor. Eski yerini bulmaları oldukça güç hatta imkansız. Hareket ettiklerinde, zihnimde harekete geçirdikleri de aynı şeklide, bir kere ayaklanınca asla aynı yerine oturmuyor. Aslında başka bir yere ait oldukları ortaya çıkıyor. Önceki durgunluğumun nedeni bu olabilir. Birşeyleri güç bela yerine oturtunca, onlarla hesaplaşmayı kesmek. Ama bir kere harekete geçince, bir daha asla aynı şekilde algılanmıyorlar. Bu benim mi yoksa eşyaların mı kaypaklığı, bilemiyorum.

Hazır kıpırdamışlarken, bazı şeylere sinirlenip attım ve bazı şeyleri sinirlenip atamadım. Bir süre daha yeni yerlerine alışmalarını bekleyeceğim. Bir süre daha yeni yerime alışmayı bekleyeceğim. Bir süre daha harekete geçmenin sıkıntısını hissedeceğim. Sürekli hareket halinde olmanın, hiçbir yere yerleşememek-hiçbir şeyi yerleştirememek gibi sıkıntıları/sevinçleri oluyor. Bu benim mi yoksa yerleşim yerlerinin kaypaklığımı mı, bilemiyorum.

Naylonlar gitti. Duvarlar daha temiz.

Perşembe, Ağustos 05, 2010

naylonlar arasında

naylonları ya da sevdiğim tabirle laylonları delip dünya ile buluşmak... Kablo sağolsun! Boya badana derdiyle, heryer naylondaydı, plesantada gibiyim. Yeni bir hayata doğmadan önce, yerde sünger yatak, bunun da kenarında, eskilerden taburelerin üstünde tüneyip internete takılmak, plesanta boğazıma dolanmadan, tekmemi atıp zarıma, gidip yemek yapayıp, şimdilik yaşanacak tek yer mutfağımda... twit twit şarkı söylerek: "i still owe money to the money to the money i owe, i never thought about love when i thought about home"

Salı, Ağustos 03, 2010

aptallaştıran

Sıcaktan şikayet etmeyenleri dövüyorlarmış. Hayatımı değiştirmeye başlamışken, bir de dayakla uğraşacak değilim: Evet, çok sıcak! Ama bu sıcakta ikinci aşama. İlk zamanlar süngerleştiren sıcak, şimdi aptallaştırıyor. Birşey yapmak istememek kadar yapamamak edilgenliğine geçiriyor. Cümle kuramayıp, nesneleri ve meseleleri anlamlandıramıyorum örneğin. Karşımdakiler, ne içtiysen ondan bana da ver, diyebilir. Daha derin nefes almalarını öneririm onlara. Hayatta kalmak için daha çok nefes. Hayatta kalmak kafa yapıyor halihazırda, havadaki oksijen yetiyor bana...

Bir de hayatımın en güzel günleri 30-35 arası olacak diye avuturken kendimi, yahu sıcağa bile dayanımıyorum, ben ki Torosidislerin güney koldan akrabası, yaşlanıyor muyum yoksa, spora mı başlasak, sorularıyla başaltı güreşlerine soyunuyorum. "Soylu aşklar uğruna soyunduğumuz somya yataklardan" sonra çift kişilik yatağın tek kişilik kısmında hala giyinik uyuyorum da girmiyorum o güreşlere. Yoramam kendimi. Hayatımı değiştirmem lazım. Henüz gidilecek ve güreşilecek yerler var ileride. Bu sorular henüz erken.

Havadaki oksijen ve azot yeterli. Yeter ki onları çevirecek mekanizma sağlam olsun bedende. Çeviriyi yönetecek beyin yerinde kalsın. Bunca zaman hepsini koruduysam, daha çok yolum var, bundan sonra da yapabilirim. Aptallaştığımın farkına varıyor olmam bile sevindirici bir gelişme. Hala bir umut var içeride. Daha derin kalmalarını öneririm... Hayatta kalmak için yeterli. Havadaki...

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

gözleri getirin gözleri

sanki hiçbir şey uyaramaz
içimizdeki sessizliği,
ne söz, ne kelime, ne hiçbir sey...
gözleri getirin gözleri.

başka değil, anlaşıyoruz böylece
yaprağın daha bir yaprağa değdiği,
o kadar yakın, o kadar uysal...
elleri getirin elleri...

diyorum, bir şeye karşı koymaktır günümüzde aşk,
birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.

(edip cansever)

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

sorrow's a girl inside my cave

sorrow found me when i was young
sorrow waited, sorrow won
sorrow they put me on the pill
it's in my honey, it's in my milk

don't leave my hyper heart alone on the water
cover me in rag and bone sympathy
'cos i don't wanna get over you
i don't wanna get over you

sorrow's my body on the waves
sorrow's a girl inside my cave
i live in a city sorrow built
it's in my honey, it's in my milk


don't leave my hyper heart alone on the water
cover me in rag and bone sympathy
'cos i don't wanna get over you
i don't wanna get over you

(The National/Sorrow/High Violet)

Dinle

Perşembe, Temmuz 29, 2010

dağ bayır, bağ bahçe dolaşmanın rahatlatıcı yanı olsa da çocukluktan kalma tortular, ayağınızı toprağa bassanız da akıp gitmiyor. gücümüz nefesimiz yetmezken işe koşturanlar ama beğenmeyenler, şimdi kemale ererken, otur sen tatile geldin diye bizi kenara koyuyor. kenardan köşeden olup bitenleri seyrederken, 1 yıl içinde ne çok şeyin değiştiğini düşündüm. olabileceklerin ihtimali beni korkutuyor. kendimden korkuyorum. film gibi hayatımı, bitmeyen devam filmleri geliyor. neyse ki sinema dilim, korkudan uzak. dizi olarak tv'ye geçme tekliflerini ise sanatsal duruşumu bozmamak için şimdilik geri çeviriyorum.

herşeye yeni baştan başladıktan sonra, hiç durmadan gezmek istiyorum. böylece unutulmaya yüz tutmuş serinin ilk filmlerini de yeni bir yorumla ele alabilirim.

bu yaz henüz dondurma yemedim, tuzlu suya dokunmadığım gibi...

arı



Salı, Temmuz 27, 2010

yolda#2

"Dışarıda bir hayalet belirdi-- keçi sakallı, 16 yaşında bir çocuk, elinde trompet çantasıyla. Çöp gibi zayıf, deli deli bakan bu çocuk, gruba katılıp onlarla beraber çalmak istiyordu. Gruptaki elemanlar onu önceden tanıyor, onunla uğraşmak istemiyorlardı. Çocuk sessizce bara girdi, trompetini çaktırmadan çıkarıp dudaklarına götürdü. Kimsenin umrunda olmadı. Kimse ona bakmadı. Grup çalmayı bitirdi, toparlandı ve başka bir barın yolunu tuttu. Gitmişlerdi. Çocuk trompetini çıkarmış, kurmuş, zilini parlatmıştı ve bu kimsenin umrunda değildi. Zayıf Chicago'lu genç çalmak istiyordu işte. Koyu renk gözlüklerini taktı, trompeti dudaklarına götürdü tek başına ve "Bauuv!" diye başladı. Sonra öbürlerinin peşinden koşturdu. Kendilerine katılmasını istemiyorlardı, tıpkı benzin deposunun arkasında kurduğunuz mahalle takımına almadığınız çocuk gibi. "Bu heriflerin hepsi, tıpkı Jim Holmes gibi, bizim alto Alen Gingsberg gibi, büyükannesiyle yaşıyor" dedi Neal. Ekibin peşine düştük. Anita O'Day's kulübüne girdiler, tekrar sahneye kuruldular ve sabah dokuza kadar çaldılar. Neal'le ikimiz elimizde biralarla oradaydık. Ara verdiklerinde Cadillac'a atlayıp Chicago'nun dört bir yanında kız tavlamaya çalışıyorduk. Kızlar, kocaman, yaralı, peygambervari arabamıdan ürküyorlardı. Hızla bara geri dönüyor, sonra tekrar fırlıyorduk. Heyecandan delirmiş Neal her giriş çıkışımızda yangın musluklarına çarpıp duruyor, ruh hastası gibi kıkırdıyordu. Saat dokuz olduğunda araba tam anlamıyla enkaza dönmüştü: frenler artık tutmuyordu, delik deşik çamurluklar göçmüştü, rotlar ise takırdıyordu. Artık pırıl pırıl bir limuzin değil, çamur kaplı bir kasadan ibaretti sadece. Gecenin bedelini ödemişti. "Vay be!" Elemanlar Neets'in Yeri'nde hala çalıyordu. ve Neal birden sahnenin arkasındaki karanlık köşeye baktı ve dedi ki: "Jack, Tanrı burada" "

(J.K/Y./s. 299-300)

günebakan

"günebakan düşlerimiz, yağmur sesiyle çoğalsın"

evimizi günebakanlar koruyor; adamın birinin düşlerini çoğalttıkça çoğaltıyor.





Pazartesi, Temmuz 26, 2010

yolda

"tek istediğim, Neal'in tek istediği ve herkesin tek istediği, şeylerin kalbine duhul edip, orada rahimdeymiş gibi kıvrılıp, Burroughs'un damardan sağlam bir M vuruşuyla, reklam yöneticilerinin sonunda Winchester'a giden ayyaş trenine kendilerini atmadan önce, Stouffers'ta içtikleri on iki scotch ve sodayla deneyimledikleri o vect uykusunu uyumaktı- ama herhangi bir akşamdan kalmalık hissi yaşamadan. Ve o zamanlar romantik düşüncelerim vardı; yıldızıma bakıp iç çektim. İşin aslı ölüyoruz, tek yaptığımız ölmek ve fakat yaşıyoruz, evet yaşıyoruz ve bu bir Harvard martavalı değil. (...) Güzel bir yuvaya, makul ve sağlıklı yaşamaya, iyi yemeğe, güzel zamanlara, işe, inanca ve ümide inanıyordum. Bunlara hep inandım. Biraz da hayret ederek fark ettim ki, böyle şeylere tutup içinden ruhsuz bir burjuva felsefesi çıkarmadan gerçekten inanan az sayıda insandan biriydim bu dünyadaki."

(Jack Kerouac/Yolda/ s.225-226)

Pazar, Temmuz 25, 2010

mahsul

dalından koparılmadan önce son kareler:




Çarşamba, Temmuz 21, 2010

toros

Torosidis hemşehrimiz olabilir mi? Doğu olmasa bile Batı Torosların tepesinden Mora'ya geçmiş/geçirilmiştir belki... Bizim hemşehrilerin bir ucu da Kafdağı'na doğru yol almışlar zamanında; oraya ulaşamasalar da Ararat'a takıldıkları belli...

Uzaklarda, taa buralarda, burnumuzun dibinde, burnumuzun direğini sızlatan hikayeleri barındıran, sırtını sarı bozkıra dayamış, onu ittikçe iten, tek renge mahrum eden, geçenler hemen denizi görüversin diye pek büyümeyen makilerin evsahibi, koca koca çamların serinliğiyle medeniyetin arttıkça artan canavarsı sıcağına direnen Toroslar...

Firengürüs (firengülüs?), Manaz, Namrun vb nerden uydurulduğu belli olmayan eski isimlere bir göz atmak da dönünce ev ödevim olsun.

Salı, Temmuz 13, 2010

conversation 16

...
it's a hollywood summer
you never believe the shitty thoughts i think
we had friends out for dinner
when i said what i said i didn't mean anything
we belong in a movie
try to hold it together till our friends are gone
we should swim in a fountain
i do not want to disappoint anyone

now we'll leave the silver city
cause all the silver girls gave us black dreams
leave the silver city
to all the silver girls
everything means everything

i was afraid i'd eat your brains
i was afraid i'd eat your brains

cause i'm evil
cause i'm evil
...
(The National/Conversation 16/High Violet)

dinle: http://fizy.com/#s/1j1fl5

izle: http://www.youtube.com/watch?v=lnQC-O7pq4U

Cuma, Temmuz 09, 2010

iyi ki doğdun...

"make a move with what you can,
dead waters rise higher than your mind.

disappointment is a feather in your cap,
you want the truth so you can crush it in your hand.

there’s no map,
i can tell you where you are,
you’re in between things that only go half way,
your tangled brain,
a tired old refrain,
you’d be singing it in the tired old silence.

you want the best,
you want contest,
my eyes are filled with prizes you’ve been showin’.
disappointment is the card up your sleeve,
place your bets at the door before you leave."
(Beck/Feather In Your Cap)

Gezdin, tozdun; kart oldun döndün; defter oldun yazıldın; bıyık oldun uzadın; sakal oldun kesildin; "anne koş entelektüel oldum"; müzik oldun, döndün durdun; ışık oldun göz aldın; iyi ki doğdun, iyi ki buradasın.

Salı, Temmuz 06, 2010

Alışkanlıklar, iyidir. Onları arada bir terk edip geri dönmek de... Döndüğünde orada olmaları da... İzolasyondan kargaşaya geçişin ve aynen geri dönüşün bu kadar sert olması da; dengeyi yitirmek ve geri toplamak da.

İstanbul'da neden yaşanmaz ve neden yaşanır sorularının cevabı aynı: İki farklı ucu, hatta milyonlarca farklı ucu birarada tuttuğu için. Hareketin ve zamanın çivisini yerinden çıkardığı için. Çünkü "elinde çekiç varsa, herkesi çivi olarak görürsün".

"İyidir, iyi; deplasman galibi olarak yazsın tarih bizi".

Çarşamba, Haziran 30, 2010

hareket

Süngerleşen bedenimi ve gürgenleşen ruhumu yerinden kaldırmak zor olabiliyor. Ormansı bir durgunluk. Altı yaprak üstü bulut. Rutine binen hareketsizliği bozan değişimler, tedirginliğe yol açıyor. Bir zamanlar yolculuk yapmayı severdim... Geçen yaz ve sonbahar, epey dolaştığımı söyleyebilirim. Gitmek ve dolaşmak... Şimdilerde onun bana gelmesini bekliyorum. Belki bunun da üstesinden gelebilirim. İlk hareketi yaptıktan sonra gerisi geliyor. Örneğin, binbir direnişe rağmen, bileti almak. Asıl sıkıntı, can sıkıntısı. Eskiden herşeyi tek yapma hevesi ve gücüne sahipken, kimsenin programına tabi olmak istemezken, şimdi "ya nasıl olacak nasıl yapacağız o işi" telaşı... Çok öteye değil zaten, şuracığa İstanbul'a; bir zamanlar haftasonu vapura binelim diye trene atlayıp gittiğimiz yer. Sonisphere'den de parasızlık dışında aynı nedenle uzak durdum: Ne işim var o kalabalığın arasında! Evde karpuz-peynir yerken mtv seyrettim. Hava gitarını eksik etmedim. Havamı aldım.

Şimdi, tez falan, motive olmaya çalışıyorum. Hareket çalışıp, hareketsizliğimi inceliyorum. Velhasıl, ASF'ye gidiyorum, döneceğim.

Salı, Haziran 29, 2010

Pazartesi, Haziran 28, 2010

delik, sünger, güller...

Yaz geldi derken, gök delindi. Aşırı güneş ışıkları, bir delik yaratmış olabilir mi? Bu süngerleşen bedenimle o açığı kapamaya çalışmalı mıyım? Nerede o eski mevsimler! Bir türlü bitmeyen Ankara yağmurları, bugün beni bir otobüs durağına sığınmış şekilde tam 1 saat esir aldı. Bir ara hiç bitmeyecek diye düşündüm; Yüzyıllık Yalnızlık'ı erken okumuş, bir daha okumakta fayda var dedim kendi kendime. Kendi kendime söylediğim diğer şeyleri, blogger'ın yasaklanmasın diye paylaşmıyorum. Su artık fazlasıyla yükselip durağı da ele geçirince parmak uçlarımın ucunda yükseldim. Süngerliğimin işe yaramayacağını ve herşeyin sonuna geldiğimizi düşündüm. Hayatım bir sinema filmi gibi gözümün önünden geçerken, hayatım ödül alsa törende ne derim diye düşündüm. "Benim yalnız ve güzel..." Ama çok erken. Daha herşey yeni başlıyor...

Yağmur, tek kelimeyle öfkeliydi. O öfkeden ufak sıyrıklarla kurtuldum. İşte doğa ananın öfkesi falan filan gibi cümleler kurmak istedim duraktaki diğer bekleyenlere ama hepsinin siniri burnundaydı. Bazılarının burunlarından şıp şıp su damlıyordu ki onlar bizim kadar erken sığınacak yer bualmamışlardı. Şu anda evdeyim ve mesudum. Evde yağmur izlemek daha keyifliydi oysa ki; birkaç gün öncesinden -dijital makina çıktı herkes fotoğrafçı oldu dedirtecek- kareler:




Cumartesi, Haziran 26, 2010

faaliyet raporu

"Avrupa Sosyal Forumu İstanbul'da", www.bianet.org/biamag, 26 Haziran 2010.

Cuma, Haziran 25, 2010

çift kişilik yatağın tek tarafı

Çift kişilik yatağın ortasına değil de kenarına yatmak. Alışık olmadığımdan belki. Kendi sınırlarımda kalmak istediğimden mi? Diğer tarafı fazla eskimesin diye mi? Çift kişilik yaşamın tamamını değil bir tarafını kaplamak. Gerektiğinde uzanılacak alanlar yaratmak mı?

20'li yaşların başında da böyle canım sıkılıyordu muhtemelen, ama o zamanlar daha az imkanla bunu idare edebiliyordum sanki. Belki. İnan ki... Mutfak mermerini/tablasını-herneyse silerken fark ettim, bu can sıkıntısıni kontrol edememe hallerim, yeni. İnsanın kendi evinde canı sıkılırmıymış, derdi annem. O yüzden başkalarının evlerine taşınmıştım. O da yetmedi. Yarı-kendi evimde, bir ayağım dışarıda, yeni bir sürekli adres bulmanın kıyısında, sıkıntıya yeni mekanlar bulmak isteği. (Yaz-çiz-oku. Senin işin bu.)

O çok boktan, şehirli insanın yalnızlığı triplerine bulandığımı görünce, hayat çok zor be abi adamcıklarına dönüşmemek için, radikal bir dönüş. Hayatın birlikte ve mutlu geçebileceğine dair umutla, çift kişilik yatağın kenarına kıvrılıyorum. Başkalarının evleri, başkalarının yatakları, çarşafları, alet edavatından sıyrılıyorum. Yeni paketler açıp, eski poşetler atıyorum. Diğer tarafım fazla eskimesin diye mi? Gerektiğinde uzanılacak alanlarımı korumak mı?

Perşembe, Haziran 24, 2010

paket

geçmişi paketleyip afrikanın güneyine postalasak, o yine de bir vuvuzela ile kulağımıza "fısıldar". tek düze, sürekli -bazen dalgalı- ama içe işleyen bir fısıltı. bir umit burnu esintisi. kışken, yaz; yazken kışa çeviren çizgi. bazen arkanı dönüverdiğinde karnı burnunda gözlükler bazen de baştan savılan bir kitabın giriş sayfası... koşarken yağmurda daha çok ıslanırız. kaçarken daha çabuk yakalanırız. açtığım her paket, çöpe gönderdiğim her poşet, attığım her eski kağıt ve incelediğim her katalog beni geleceğe mi yaklaştırıyor yoksa geçmişimden mi koparıyor?

Salı, Haziran 15, 2010

bloodbuzz ohio

High Violet'in ilk klibi; Bloodbuzz Ohio; şarkı kadar cool ve sahici.

http://vimeo.com/11653518

Pazartesi, Haziran 14, 2010

Pazar, Haziran 06, 2010

pelte

kişisel pms dönemleri: yenen içilenden keyif almama, hiç birşey yapmak istememe, okunanları anlamama, tv karşısında pelteleşme... Can sıkıntısı. Üretkenlik öncesi gerginlik mi?

"in the perfect isolation, here behind the wall". Can sıkıntısı mı izolasyon yaratıyor yoksa ördüğüm sıkı duvarlar mı sıkıntının kaynağı? Yıkayım diye bu sıkıntıyı, başlattım duvarın üzerine damlatmaya suları. Gücü değil, sürekliliği yıkacak. Pıt pıt pıt, çatlağı yaratacak.

Geçen sürede yalnızca yaşadım. Yalnız yaşayıp, yemek yiyip, uyuyup, uyanıp, gezip tozup sınırlarımı buldum. Bu da bir gelişme. Ne Bologna'da çadırın içinde, ne Suriye rakısının şişesinde, ne Süryani şarabının renginde, ne dün yediğim mercimekli bulgur pilavının tanelerinde, ne de her sabah pencereyi açıp tuvalete gidip çayı demleyip televizyonu açtığımda bundan sonra ne olacağına dair bir ipucu bulamadım. Ama sanırım, her biri bana neyin olmayacağını, neyin gerçekleşmeyeceğini anlattılar. Can sıkıntısı en çok bu işe yarıyor işte. Ancak yaparak öğrenebileceğimizi gösteriyor. Oturduğumuz yerde birşey değişmiyor.

Salı, Haziran 01, 2010

İşte oldu: yaz geldi, engellenemez bi' biçimde. Engellemeyen kışın ardından; engelleri aşarak... Uzun kollular kutulara girdikten sonra, soğuk geçen bir mayıs ve "hayır geçmişe geri dönemem" ısrarla o kutuların ağızını kapalı tutma çabam: Boğaz ağrısı. Kışın ayakta kalıp baharda hastalanmak.

Kış pek karanlık değildi gerçi, daha çok griydi; ama evde oturunca gittikçe karanlıklaşıyor zamanlar. Karanlık odalarda kara kedi avlama sanatında pek iyi olduğum için, bu oturumlar, sessiz toplantılar, görüşmeler ve didişmeler önemli bir sonuç verdi. "En büyük zafer, kendine karşı kazanılanmış", mealen... Zaferler, pek bana göre değil ama bu iç rahatlığının bir anlamı olmalı. Şimdi, bilgisayar başında ve kütüphanede geçecek bir yaz; tezde yol alma hedefi... Geçen yaz, "hiç bitmese" sabırsızlığının aksine, bu yıl "e hadi artık bir an önce olsun bitsin" sabrı...

Tercih edilen bir izolasyondan başka bir tercihin lokasyonuna; "paradigm shift":

http://fizy.com/#s/16rt34

Perşembe, Mayıs 13, 2010

lejant

Kim gidişatı değiştirme gücüne sahiptir? Ne olursa-ne kadar olursa tamam olur işler? Bildik tabirle: çok gezen mi bilir çok gören mi? Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzellerden haber ver diyenlere, tam olarak ne anlatılabilir?

Türkiye haritasına bakıldığında pek çok yer gördüğüm belli. Ankara haritası için aynı şeyi söyleyemem. Kendi haritamda ise az çok sınırları çizdim. Eflaklılar sakin olabilir. Barış anlaşmasını imzaladım.

Öteden beri, çok katı sınırların var, dendiğinde onlara pek inanmamıştım. Sınır dediğin katılaşmaz çünkü. Daha çok, erir. Eridikçe yeniden düzeltmeye çalışırsın: Aynı suda iki kere yıkanılmaz en nihayetinde.

Sosyoloji kitabındaki snoopy karikatürü: Kardan adamlardan oluşan ordusuna hükmeden karakter; biz yenilmeziz, yenilmez! der. Sonra güneş açar.

İç özel idarem, merkezden gelen emirlere direnmek konusunda iyi direnç göstermiştir. Onunla ne kadar övünsem az. Ama hiçbir başarı cezasız kalmaz bizim memlekette. Yeni bir kararnameyle onu merkeze çekip, neye uğradığını şaşırtmayı planlıyorum. Henüz onun haberi yok. Konuyu gazetelerden öğrenmeli. Eşyalarını, hep hazır tuttuğu eti kutusuna koymalı. Çok şey dolduracağından, alt taraftaki bantı kuvvetlendirmeli. Yeni çalışma arkadaşlarına şimdiden alışmalı.

Kendi haritamın sınırlarında doşlaştığımdan mıdır, yoksa güneş gerçekten tepeye mi çıktı; karar verme selahiyetine gerçekten eriştim mi; yoksa bugüne kadarki kararların birçoğunun uzun vadede beni mahçup etmediğini gördüğümden mi; bilmiyorum: Kendi gidişatımı değiştirme gücüme sahip olmanın hınzır bir mutluluğu var içimde. Mağrur.

Pazar, Mayıs 09, 2010

kötügün dostu

Pek az kişinin kötügün dostuyum. Pek az olmuştur, "ya bilader gel şu işi çözelim, canım sıkkın" denmesi; arkadaşların zor zamanlarında beni arayıp sorması. Genelde iyi zamanlarda aranırım. Kabul; ben de pek kimseyi arayıp sormam. Sonuç: dar zamanlarda darlık. Aklın dar muhitinde, tek kale maç. Cinnetin geniş sahralarında, uzun ara paslar. Alabilene...

Belki de bu yüzden, uzun ama pek soğuk olamayan kış gecelerinde düşünüp düşünüp düşünüp dururken, kötü zamanlar paylaşan-anlamaya çalışan-paslaşan bir dost edinmek istedim. Cevaplarımın sorusu, buna dayanıyordu. Artık tek başıma gezip dolaşmamak isteği kadar, "yahu şu kötü günleri de biriyle paylaşsak" derdi tasası... Mutlu olmayı bilmiyorum ama belki paylaşmayı biliyorumdur.

"Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?" (c.s.)

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

karar ver-uygula #2

Daha önce hiç sormadığım bir soru sordum.

Yürürken, otururken, tv seyrederken, maç seyrederken, otobüs beklerken, evde otururken, parkta otururken, ayakta dururken, uyumadan önce ve uyandıktan hemen sonra, cam silerken, bulaşık yıkarken, yerleri süpürürken, yemek yaparken, hiçbir şey yapmazken, diğer soruları sorarken, diğer yanıtları verirken, günler boyunca hiç soru sormadan dururken cevabını-cevaplarını verdiğim soruyu sordum.

Karar verdim ve uyguladım. Şimdi rahatım.

Pazartesi, Nisan 26, 2010

sadece bir his

kurtuluş'tan geçerken, kulağımdaki ses "yanlış cevaplardan seçerdin istediğini" diyordu, dışarıdaki de kurtuluşa çağırıyordu. tam olarak ne demek istediklerini anlamadım. neyi nereye koyacağımı bilemiyorum. ama sonuç olarak elde avuçta olana bakıyorum; olan bitene; garip bir tekrar söz konusu. ya aynı yerde dönüp duruyorum ya da temeli iyi atmışız fark etmeden, fazla savrulmuyoruz. yaşananlar birbirinin tekrarı. tekrar etmem gerekirse, garip bir döngünün içindeyiz. kendimize dolanıp duruyoruz. tam olarak ne istediğimi bilmiyorum. neyi nereden alacağımı da... kimden nasıl ne istenir ve sonra ne cevap verilir. sadece elde avuçta olana, olan bitene baktığımda, haklı olduğumu hissediyorum. sadece bir his. aklı baliğ olmadım daha. aklım almıyor olan biteni. neyi nereye koyacağımı bilemiyorum. koyverip gidiyorum.

"korkulardan arın da gel; bu bir yaşam-sakin ol geçer gider..."

o kadar büyük bir tekrar var ki evin camlarını bile geçen yılla aynı gün silmişim. çözeceğim bu oyunu.

Pazar, Nisan 25, 2010

şey şey şey ve şeylerden

Bir adam kendi tiyatrosunda, tamam
Bir köpek sokak değiştirdi, korkak
İçi süt dolu bir lokanta, ve kapandı
Ben ağzıma geleni söyledim, öyle
Gene bir ağaç öttü, bu kaçıncı.

Sevişsek olmaz mıydı, varan bir
Elbette olurdu, bir kır çiçeği bir bulut
Bir gülüş kanamak üzere, ve gizli
Ve çabuk tarafından bir şey, şarap
Aşk gene kelime değiştirdi, vahşi.

Güneşe çıktık, bunu unutma, varan iki
Ne uzak bir sesimiz vardı, efsane
Gelince Çile geliyordu bir çay
Oysa biz iki demiştik, varan üç
Gözler ki demeye kalmadı, derin.

Kim bilir ne seviştik ki saat kaç
Elleri tetikte bu gazetelerin.

(edip cansever/şey şey şey ve şeylerden)

belki

"(...)
geçmiş yalnızların izinde
selamı kesmişiz tutkuyla,
uyandık pazar, dünya kapalı.
görmeyeli uzun zaman olmuş bazı dostları.

(...)"

Çarşamba, Nisan 21, 2010

olan biten

-"konuşsak neyi çözecektik, yazılar yazılmış, söylenen söylenmiş."

-yeni maymun iştahlılığım: fransızca.

-dublörün dilemması'na başladım. korkma ben varım'dan daha ham.

-kosmos'a gittim. hasan ali toptaş romanlarına benziyor.

-20 nisan 2010 ankara yağmuru'na yakalandım. aslında ben ne zaman dışarı çıksam yağmur yağıyor. ya da ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkıyorum. bereketli adamım vesselam. ama bu sene yağmura yakalanma limitim dolmuştur umarım. baraj doldu.

Pazar, Nisan 18, 2010

veleybol

Ankara'da ilk defa salonda voleybol maçı seyrettim. Kişisel tarihime önemli bir not.

Cumartesi, Nisan 17, 2010

bukalemun

ingiliz asilliği ile saray donukluğu; alman disiplini ile nazi acımasızlığı; kuzey sarışınlığı ile sibirya beyazlığı; kaplan avcılığı ile aslan besiciliği; latin savrukluğu ve samba kıvraklığı; amerikan rüyası ile anglosakson fonksiyonalizmi; meksika sınırı ile panama kanalı; halk edebiyatı ile servet-i fünun; gitar ve klavye; acı kahve ile süt tozu.

"to be honest, i don't know what i'm looking for..."

Perşembe, Nisan 15, 2010

artık melek değilim

Dün, uzun süre bir canlı rock performansı izledim. Nefes Bar'da Redd... Nefes standartlarına göre pek sakindi ortalık; grup temiz çaldı ve işini iyi yaptı. Daha önce falan filan ve bir şövalye var içinde ile değinmiştim kendilerine... Bu kez de:

"bir korkuluk gibi içime dikildin
beni daha başlamadan bitirdin
bir hayat gibi avcuma çizildin
beni kemirdin, neye çevirdin sen

kanatlarım yoktu benim
ama bir zamanlar melektim
kirlendim

gördüğün rüyayı bozmaya geldim ben
sevdiğin dünyayı durdurmaya geldim
bütün zehirleri koymaya geldim ben
kırılmamış son kalbi kırmaya geldim

çok değiştim ben, artık melek değilim"

(redd/artık melek değilim/kirli suyunda parıltılar)

[arjantindeki anlar: "ölmeden önce ben de melektim"]

Çarşamba, Nisan 14, 2010

astronaut down

you look so mysterious
but you sound so serious
you should have told me on the phone
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying.

i guess you tried to let me know
by leaving notes on the stereo
it's not the typical way to go
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying...

'cause i found myself
back in the bachelor scene
feel like an astronaut
in a submarine


if i fall asleep
i could fall out of bed
maybe the helmet helps
but it hurts my head

let's not get hysterical
maybe you need a sabbatical
you get so angry when you're wrong
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying!

you know it came as quite a shock to find your note in the cereal box
and why'd you have to change the locks
i'm sorry i'm sorry i don't know what i'm saying

and i found myself
back in the bachelor scene
feel like an astronaut
in a submarine

if i fall asleep
i could float out of bed
maybe the ceiling helps
but it hurts my head

(Chroma Key/Astronaut Down/Yo Go Now)

Salı, Nisan 13, 2010

farklı dünyalar

Biri dünyanın öteki tarafında, diğeri kendi dünyasında.

Demiş ki; "arjantin'in en kuzey'inden en güney'ine gelmiş bulunuyorum. en kuzeyi'nde paraguay ve brezilya'ya göz kırpma şansım oldu. şili'yi ise bugün uçaktan gördüm :) and dağları boyunca güneye indim. sub-tropikal iklim'den karasal iklime... 30 derece'den 5 dereceye... burası soğuk :( bariloche - el calafate ve ushuaia. değişik bir ülke, sen de eminim çok severdin."

gitmek'in üzerinde güzel bi sos gibi dursun.

"Gide gide Anadolu"yu teptik geçtik de And dağlarına gitmeyi henüz beceremedik. And olsun ki onu da yaparız. Ben o'na Van'dan, Erzurum'dan kartlar atarken, O Amsterdam ya da Roma postanelerinden "Anadolu romantiğini" selamlıyordu.

Bir yerde pek uzun soluklu olmayı beceremezken, oralara gitmek de çok zor olmasa gerek. Bir yandan, beni en fazla bağrına basan yerin bu gri kent olduğunu düşününce, sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Neyse ki sonu var bu aşkın da...

Bir çocukluk arkadaşım bile yok blogcuğum; anlıyor musun! Hiçbir çocukluk, arkadaşlık edecek kadar uzun sürmedi. Hiçbir kent bana çocukluk arkadaşı verecek kadar sabır göstermedi. Arkadaşlarımla çocukluk edebiliyorum ama bakalım çocuklarımla arkadaşlık edebilecek miyim? Çocukları sevmememin nedeni de kendi çocukluğumdur eminim. Hadi gülümse.

"Belki şehre bir film gelir" ve yeniden çocukluğumuza geri dönebiliriz. O zaman herşeyi daha iyi yapmak için yeterli zamanımız olabilir. "Yeniden doğup gelsem, çocuk kalır büyümezdim" deriz. Açılan penceremizden aşağı düşeriz.

Herkesin dünyası kendine. Dünyalar arası yolculuk henüz mümkün değil. Ama her yerde zaman akıp gidiyor. Öteki de beriki de, her biri kendi 365 günlerini, kendi eksenleri etraflarında tamamlıyor.

Pazar, Nisan 11, 2010

hayat kurtarır bazen...

"bu yokluk günlerinde
emin oldun sevdiğine
ama sahip olamadın

bu yokluk günlerinde
ikinci sinir harbinde
mağlup oldun
vatan sağolsun.

batan dostların yardım çığlığı
hayat kurtarır bazen telefon hatları
dostum eyvallah, oku şu kitabı
yak gitsin şu dijital ormanı.

şimdi ben ne desem boş
karışmış harcımız yalnızlıktan
sanal oğlan,
yalnızlıktan

yazdım suyun üstüne
hepsi yalan, hepsi yalan
hepsi yalan..."

(Kesmeşeker/Sanaloğlan/İçinde İçindekiler Vardır)

Çarşamba, Nisan 07, 2010

gitmek

gitmek, biz X kuşağının bir klişesiydi. herkes gitmek istiyor; nereye olduğu önemli değil. vaktin birinde, "yolda olmak, yol-cu olmak, yoldan yana" demiştim. birisi de bu sözü duvarına asmıştı, sağolsun. ki kendisi 4-5 yıl bankacılık yaptıktan sonra hindistana gidecekti. ne oldu, bilmem....

gitme isteği, yeni yerler görmekten başka birşey. "orda bir köy var uzakta" romantizmiyle ya da "oy dumanlı bizim eller" hasretiyle değil, tam tersi bizim olmayana ve yabancıya gitme isteği bu. macera. makara. sar sarmala. kendi kendine. dolan dur. olur, olur; zamanla...

gitme isteği kabardıkça, gezi bloglarına bakınıyorum. adamlar-kadınlar, geziyor da geziyor. yazıyor da yazıyor. onca zaman ve mekan nasıl bir araya geliyor. onca para ve olasılık nasıl birleşiyor. bunca binom dağılım nasıl bir sıra haline geliyor. anlamıyorum. sayılarla aram iyi değil.

halbuki ben gezdiğim yerleri pek yazamam. kendimi doldurmakla meşgulüm çünkü. ancak taşdığım zamanlarda yazabiliyorum. gezdiğim yerler, ancak boşluklarımı doldurabiliyor. o yüzden paylaşamıyorum. ufak tefek şeyler işte. dostlar alışverişte görsün.

gidip gördüğüm yerler, öfkemi dinlendirmek için uğrak noktaları belki. nefes aldığım için oralarda, kendime saklıyorum. burnumdan gelirken yaşadığım hergün, burnumu silmemek için kendimi zor tutuyorum. hınkırıp çıkarmamak için tüm ifrazatı; gidip bir yerlere saklanmak istiyorum. bunu en iyi, bologna'da dolu yağarken bi çadırın içinde kaldığımda hissettim. o an, çamlıyayla ile bologna arasında haritada bir parmak kadar mesafe vardı. oysa air france o parmağı 3 saatte geçebiliyordu. garip.

Salı, Nisan 06, 2010

günler böyle geçip gitti. şimdi iyiyim.

sayfalar çevrilir, öksürük, boğaz açılır:

"her şey çok kolay oldu. ne sızlandım ne de ağladım... ani bir ölüm ya da kalp krizi gibi kolay. bütün şehir üstüme gelecek, dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı. bitti işte! bi' süre giden gelenler oldu. beni anlamaya çalıştılar. bi' işe yaramadı. sıkıcı ve kasvetliydi. bazen bütün gün yorganı başımdan aşağı çekip uyudum. bazen de ucuz filmler seyrettim. günler böyle geçip gitti. şimdi iyiyim. sen utanç gecelerinde, ben burda. hepsi bu kadar, sonrası yok. unuttum gitti geberik. unuttum gitti, unuttum gitti..."

(nazan öncel/bırak seveyim rahat edeyim/sokak kızı)

Çarşamba, Mart 31, 2010

adres

yeni bir sürekli adres bulmam için zaman daralıyor. geniş düzlüklerde top koşturmayı kim sevmez... ikametgah il muhaberimin, reykjavik ya da santa cruz'a nakli için, hayatımda nasıl bir değişiklik gerekirdi acaba? eminim honululu'da ya da tallinn'de atlastan yer bulmaca oyunundaki çocuklar için, niğde karizmatik bir isim gibi duruyordur. zaten artık önemli olan, keyifle yaşayacak bir yerden ziyade keyifle takip edecek bloglar bulmak değil mi? ikincisinin heyecanı bazen daha yüksek olabiliyor. yine de günün birinde karar verip latin amerika'ya yerleşsem, karnımı doyuracak bir iş bulabilirim. ayrıca sürekli hayatımın köklü biçimde değişmesi isteğini umarken, gidilecek yerlere dair rehber kitaplar okumuyor değilim.

Pazartesi, Mart 29, 2010

another permanent address

sometimes i wanna sleep in the street
but it feels a little funny without you
down in the basement feeling the pavement
holding my stomach.

and sometimes i can't believe my own feet
so i found another permanent address
sold the old mattress keeping the changes
talking to strangers..

i knew i could forget you, that's what i'm gonna do
now i'm staring at a stop sign, just like the last time

hey you're everything you dreamed you'd be
what a civilized way to be angry
locked in the attic, starting to panic
wait, that's me...

always it's the same situation
it's got to be somebody's fault
but i never know what to do
so let's say we put the blame on you

standing in a phone booth
waiting for the punch line
trying not to call you
just like the last time.

(chroma key/another permanent address/you go now)

olan biten

* Diş fırçalarken altdudağımı ısırdım; kanadı. Nasıl oluyor böyle şeyler, anlamıyorum.

* Bu seferki karnabahar acı çıktı, yine de yedim.

* Uzun süre sonra süt içtim.

* Hafta sonu ikisi statta, biri halı sahada, biri tv'de olmak üzere 3 (değil, 4) maç izleyerek çayıra çimene doydum.

* Arka pencerem çiçek açtı.



* Yine 3 numarayım.

Cuma, Mart 26, 2010

katkı

türk futbolunun en üst seviyesine yapabileceğim katkıyı yaptım. yener umuduyla bursaspor'un maçını izlemeye gittim. benden bu kadar. sıra oligarşide.

"kaptan yeter artık,
bu kaçıncı ölümüm?"

kainat kestirmelerle doludur

"Tutarlılık, şahsiyetsizliği kamufle eder. Buna karşılık, muktedirler de kendilerini hakkında kolayca yanılırlar. Sıra dışılık da, sıradanlık da hayatın sonsuz gizeminin ayrılmaz parçalarıdır. Ivır zıvır peşinde koşan bir açgözlü mü olacaksın, paha biçilmez şeylere burun kıvıran bir müşkülpesent mi? Kulağa hoş gelen yalanlar seni yufka yürekli bir köleye çevirebilir. Kısacası, karara varmak için elimizde yalnızca sezgi ve hislerimiz vardır. Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tabidir. Çaktın mı köfteyi?"

(M.M/K.B.V/s.314)

Perşembe, Mart 25, 2010

high violet

The National'ın yeni albümü High Violet, 11 Mayıs'ta çıkıyormuş. Albümden iki şarkı, biri (Terrible Love) canlı performans, burada; diğeri albümün resmi sitesinden indirilebilen Bloodbuzz Ohio, şurada.

Albüm Kapağı:

Çarşamba, Mart 24, 2010

dayı#2

4 dayım var. Onların hikayelerini kitaplaştırsam, Adana Futbolu'ndan çok satar eminim.

En büyüğü, mühendis. Tarsus'tan çıkıp üniversite sınavında derece yapmış, ailenin gurur kaynağı. ODTÜ-İTÜ, güreş, çapkınlık, kariyer, zenginlik derken aileyle bağlar kopmuş. Adana'da yaşıyor; yengemin tabiriyle annemin bıyıklısı. Uzun süredir görmüyorum ama masmavi gözleriyle, kıkır kıkır gülüşüyle hatırlıyorum.

Bir sonraki, tam tersi; haylazlığın kralı. Sık sık sınıfta kaldığı için dedem ayağından tavana asmış bunu. Nenesi, ağzından bok gelecek çocuğun diye kükremiş dedeme. Bunun hikayeleri iki gruba ayrılır. Çoğunluğu "ya ilkokul 1'deyim ya 2'de" diye başlayan köy hikayeleri ya da mavraları, ikincisi meslek hikayeleri: Berberlik. Özellikle askerlikte meslek bilgisiyle yan gelip yatması, ordu evlerinde komutan eşleriyle makaraları... Şimdilerde babamın yayla yoldaşı; envai çeşit bitkinin otun suyunu çıkarıp çay niyetine içer ya da yağını yapıp sürer. Bi ara baş ağrısına karşı, kafasını ezdiriyordu bana. O zaman daha 60 kilonun altındaki bünye, ne kadar tepinse de beynin tıkanan damarlarını açamazdı tabii; sallandı bi ara ama yıkılmadı.

Üç numara da haylazlık ikincisi, abisinin yolunda... Yüzüne patlayan düdüklü tencere mi dersiniz kafalara giren oklavalar mı, yarı şaka yarı mavra... Daha lisede Kuleli için memleketten ayrılınca bi üzüm kamyonuyla, hayat üniversitesinden çift anadallı. Aile fotoğraflarında teğmen kıyafetli. Darbe mağduru; mavraları anason kokulu. Bi ara kolesterolü o kadar yükseldi ki makine ölçmedi. Liseden kalma tekerlemelerini ve laf oyunlarını yeğenlerince kullanılmasına keyiflenir; ve her seferinde "sen biliyon mu bunu" diyerek yenisini üretir. Sanırım beni en çok bu etkiledi. 10 yıldır eşiyle dünyanın gezmediği yeri kalmadı. "Araba benim cebimde olsun" mottomun sahibi.

Sonuncusunu, 98-99'dan beri görmüyorum. Kahverengi murat 131'yle gittiğimiz deniz maceraları, omzuna alıp bizi suya fırlatması, sanırım bize yüzmeyi öğreten şey oldu. Karışık özel hayatı, aileden kopardı. Bir ara güvenimi toplayıp gitmeye niyetliyim yanına.

Bu dördünün ortak özelliği, Fenerbahçeli ve birbirleriyle küs olmaları. Önce farklı kombinasyonlarla, ardından hepsi birden... Hepsi çok bilmiş, saf ve temizler; suçsuzlar!

Bu kadar lafı etmemin nedeni, benim de birinin dayısı olmam. Doğumunu not düşmüştüm. Şu anası kılıklı; Ece Sultan:



Ona da bir blog açtım. O büyüyünce, blog, bizim eski kocaman fotoğraf albümlerine döner; belki şimdi bizim yaptığımız gibi döner döner bakar-güler.

Pazartesi, Mart 22, 2010

zorla denize sürüklenen kara kaplumbağası

"Akşam günrşine markaj yapan suratsız binaların arasında, derisi yüzülmüş bir maymun gerginliğiyle turluyorum. Çaresizliğin promosyonu olan bir dirayetsizlik ve endişeyle dopdoluum. (...) Ilık ve yumuşak porselenden yapılmış genç kızlarda, şehvet hezeyanları çınlıyor. Maaşı ancak yoksulluğunu sürdürmeye yeten üçüncü lig bekarları, kravatlarını gevşetmiş. Dişinden tırnağından artırıp dişçiye giden, manikür yaptıran plaza amazonları umutsuz bir kibirle yalpalıyorlar. Emekli memurlar rüşvet ve iltimasla dolu yılların lağım şelalesinden tamtakır bir cehalet referansıyla buz gibi bir hüzne terfi etmişler. Altın dişleriyle demir leblebi yiyen sentetik kabadayılar, cinayet pozları veriyor.

Kalabalık, intikam alamadığı için suça yönlen ilkel bir yaratık. Muğlak bir töhmet altında kalmak pahasına, şu karmaşık dünyada basit bir yaşama tarzı. Reklamlarla fişteklenen yığınların tek bildiği, örümcekle sinek arasında pazarlık olmayacağı. Kitleleri etkileyen her söz yalan.

Peki ya ben? Bu alçak tavanlı şehirde, kazasız belasız ne kadar yükseğe sıçrayabilirdim? Denize tohum atsam, baltayla nakış işlesem, cehennemde yelpaze satsam... Kişisel bahtsızlığımızı da kapsayacak majör felaktelerin arefesinde,g ündelik hayatın monotonluğu her nasılsa nihayete ermiyor. Kredi kartı faizi, işsiz veya yoksulluğa bağlı intiharların tırmanışı, erdemli şiddete duyulan hasreti ifade etmekten başka işe yaramıyor. Modern medeniyetin çarklarına neşeli bestelerle terennüm edilen tehditler, uzmanlarca onaylanmış hurafeler ve muhkem bir taviz prosedürü sayesinde dönüyor."

(Murat Menteş/Korkma Ben Varım/s.161-162)

Pazar, Mart 21, 2010

olan biten

* Korkma Ben Varım 'ı okumaya başladım. Uzun süredir böyle keyifli kitap okumamıştım. Bir süredir kendisini aldırmak için diretiyordu zaten, hislerimde yanılmadım. Yarın buraya alıntılayacağım kısmı, kitabın genel ruh halini yansıtmıyor gerçi...

* Film festivalinde, Orada'yı, Kara Köpekler Havlarken'i izledim ve beyaz gece seansına gittim. Son filmin -kore filmiydi- yarısında çıktım, sabah 5 buçuk gibi evdeydim.

* Kızartma yaparken, önce sıçrayan yağları engellesin diye koyduğum gazete yandı, ardından da ikinci partiyi atarken bileğimi yaktım. Az pişmiş rosto kıvamında, iki orta boy pembe-siyah lekem oldu.

* Halı sahada bozguna uğramaya devam...

Cuma, Mart 19, 2010

ama ne gezer...

"(...)
Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni?
Uykularım, o sonsuz uykularım...
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -

Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç,
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.
(...)" (edip cansever/ben ruhi bey nasılım)

Perşembe, Mart 18, 2010

hani bi ara...

hani bi ara muhabbet, eğlence gırgır vardı, birkaç kadeh içince hele çenemiz düşerdi, laylaylom, şarkılar türküler, öyle olmasa da öyleymiş gibi söylenen sözler, tavırlar edalar, bakışlar ve gülüşler, yandan çarklı gidişler ve dönüşler; ne oldu ne bitti, hangi ara sular aktı gitti, tıkanık lavabo mu çekti, birşeyler değişti, durdu ve bekledi. insanları mı ciddiye almaya başladım, burnum mu sürtüldü yeterince-bilmiyorum. kimseye dert anlatacak mecalim yok. "üşeniyorum, öyleyse yarın". yarın veya ertesi gün... ama iki çift laf etmek zor geliyor; zaten saatlerce konşmamaktan sesim ergen çatlağı gibi çıkıyor ilk seferde. nesnelerin ve kişilerin adını unutuyorum sıkça; tekrar etmemekten belki; ama misal, yıllar önce dinlediğim ve bir daha hiç duymadığım bir şarkıyı bulaşık yıkarken dillendirebiliyorum. ya da "o an"lar hala aklımda. demek ki birikenler çıkıyor bir süre sonra. umarım bugünlerde biriktirdiklerimi de çıkarırım. umarım kimsenin üzerine değil... henüz kimseden o kadar nefret etmiyorum. nefret ettiklerimi de aslında haklı buluyorum. o yüzden yapacak birşey bulamıyorum. hiçbir zaman eğlence tellalı olmasam da, arada bir öyle olmasa da öyleymiş gibi davranmayı becerebilirdim. şimdi ne öyle ne böyle. şöyle böyle. böyle böyle törpüleniyoruz işte. sonuçta pek uzak gördüğüm, daha çok var dediğim noktaya gittikçe yaklaşıyorum. belki geçtim, haberim yok. gerçi, hatırlatanlar var; sağolsunlar.

hani bi ara çekip gitme isteği vardı. istek varken para, para varken destek yoktu. birkaç kadeh içince hele hayallerimiz düşerdi. şarkılar türküler. ne oldu ne bitti. çark ettik yandan. vazgeçtik. ergen çatlaklarından aşağı düşüverdik.

Salı, Mart 16, 2010

faaliyet raporu

Sokakta ne varsa stadyumda da o var. (Radikal internet sitesi, Tartışı-Yorum, 15.03.2010)

Pazar, Mart 07, 2010

hiç kimse istemez istenmez olmayı

"kadıköy çarşısında, sinema çıkışında
yağmur, ıslattı beni
sana olan güvenimi, iki adet biletimi
attım, attım yere

yağmurda ıslanmış bir kedi gibi
hiç kimse istemez
istenmez olmayı, kırılmayı
haketmedim

yağmur, yağmur
yağ üstümüze
yağmur, yağmur
sev beni, sev beni

düne kadar herşeyi unutmaya razıydım oysa,
en azından bir haber,
ya da bir telefon...
neyse boşver, boşver."

(kesmeşeker/yağmur/tut beni düşmenden)

Perşembe, Mart 04, 2010

Çarşamba, Mart 03, 2010

kitap ve ezber

yıllardır açılmamaktan kesif bir nem kokusu sarmış bir kutu burun deliklerini mi sızlattı yoksa temizlenmeye bile üşenilen köşelerdeyken biriken tozlar ciğerlere mi yapışmaya başladı bilinmez; unutulan kitaplarım, tam da arakımın beyazlığı vücudumun kızılına karışmaya başlamışken ve hafiften musiki mırıldanırken dudaklarım, kulaklarımı çınlattı. herhangi bir yere bırakılmak isteniyorlardı, "sonra şey olmasın"dı. okunup bitirilmiş hikayeler, elbet birgün biryerlerde yeniden anlatılır tabii ki, birşey olmaz ama çokşey olabilir. yeniden anlatılışta yeniden yazılır ve yenilenen herşey gibi eskisini aratır.

şimdi kitapsızlıktan, eskileri karışıtırıp dururken, bunu okuduğumda neydim-ne yapıyordumu da okuyorum. gidiş yoluma puan berilen ama hoca anlamasın diye küsüratlı uydurulan sonuçlar, sonuşta beni kanaat notuna mahkum bırakıyor. neyse ki genel hal ve gidişat, muallimlerin nezdinde umut verici nitelikte. 4,5'tan 5'le paçayı kurtarıyoruz. öyle veya böyle hikayeyi anlatmaya devam ediyoruz. unuttuğum kitaplarım, aslında her bir satırını ezberlediğim için yok sayılabilir. ezberimin hiç kuvvetli olmadığı göz önünde bulundurulsa da muhtemelen kafadan atıyorumdur söylediklerimi. sonuç olmasa da gittiğim yol doğru, değil mi? nerde o eski kanaatkar öğretmenler...

Perşembe, Şubat 25, 2010

sarf ve para

yalnızlığı satın almak, çok pahalı. tek kişilik ev, tek kişilik oda, tek kişilik yatak, tek kişilik hayat. hepsi için üstüne para veriyorsunuz. üstüne üstüne üstlük, eksik kalıyor hesap. bulaşıkları yıkayabilirim, diyince öncelikle kirli çamaşırları önünüze sürüyorlar. temizliğin her türlüsünü seviyorlar. ama üstünüze üstünüze gelen fatura ve borçlar, hepsini tertemiz etseniz bile, cebinize bahşiş bile koymuyor.

çok çaba sarf edip ya da hiçbir şey yapmayıp pazarın en nadide ve en pahalı ürününü aldığınızda, ucuz etin yahnisi yenmez diye avunabilirsiniz. kafanızı şişiren kimsenin olmaması için, tüm yahnileri çöpe atmak gerekiyor. yahnisiz bir hayat, çekilecek gibi değil. bu hayatı çekilir kılmak için sonunda kelle çorbanızı, bayat ekmek doğrayarak; beyin haşlamanızı ekmek arasına koyarak; can sıkıntısını sandviç yapıp yiyebilirsiniz. araya aldığınız, en pahalı etin en nadide yeridir (ikinci nadide). halbuki zamanında sadece et yemek için sarfettiğim özel çaba, dişlerimin arasındaki parçaları çıkarmak için harcadığım kürdan masrafınınn çok altında kaldı. en nihayetinde diş etlerimin kanamasından kansız kaldım. kansızlık, çok doyurucu olduğu için ekmeksiz yenebilirdi, öyle yaptım. kalakaldığım noktada daha fazla maliyetin altına girmemek için, kan kokusu ile yetinmek gerektiğine kanaat getirdim. burnum, en güvendiğim organım.

çok çaba sarf edip, sarf malzemeleri dükkanı sahibi olduğunuzda, kurduğunuz bu hayat size pişmiş kelle gibi sırıtıyor (çorba kısmına atıf yaptım).

unutulan kitaplar, gelecek yazının konusu (sandviç...).

Çarşamba, Şubat 24, 2010

faaliyet raporu

20 Şubat, Bir Mutabakat Gösterisi, Birikim-Online, Güncel Yazılar, 24.02.2010

Cumartesi, Şubat 20, 2010

diren-ç

20 şubat 2010, Tekel işçileriyle dayanışma mitingi, Sakarya Meydanı, Ankara:






Pazar, Şubat 14, 2010

Salı, Şubat 09, 2010

bir taş atarsın

"Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.

Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.

İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır."

edip cansever

Pazartesi, Şubat 08, 2010

çarşı

Çarşı pazarın hengamesi, kitlenin, kalabalığın tüm suskunluğunu ve sıkışmışlığını haykırarak hayatta kalması belki... Herşey açıkta, etler ve renkler birbirine girmiş durumda. Suriye, belki de rengi solmuş değerli bir kumaş.


(halep çarşısı)




(Şam, Hamidiye Çarşısı)

Cuma, Şubat 05, 2010

hazret

"doğu'da bıraktığım aklım, iade edildi hazret tarafından..."

Mustava, Bologna'da arka sokaklarda gizlenmiş kiliseleri dolaşırken, "camii gez desen bu kadar gezmeyiz" mealinde birşeyler söylemişti. Onun hatrına gezdim bu sefer. Araya yine, kilise de sıkıştırdım.

İnananlar ve yönelenler... Oraya ve orada olduğuna hükmedilenler. Kalabalık ve ses; huşu ve şevk. Sevk. Alıp gitmek başka bir yana; kendinden geçebilmek. ve geçememek. Burada kendinde kalıp olup biteni izlemek.

"küller toprağa karıştı, inanmışların rüzgarında;
saflık bir anlam buldu iyilerin ruhunda..."


(halep)


(Şam)





(Şam, Seyyide Zeynep Camii, Kubbesi altın kaplamaymış; Caferiler tarafından hac yeri olarak görülen mekanlardan biri.)



(Şam, Omayyad Camii)

Perşembe, Şubat 04, 2010

Esad



Onlar, heryerdeydi. Bizi izlediler. Onlar da onları izliyordu; biz izleyenleri seyrettik. Bize hayret etmiş olabilirler; benim hayretim sadece izlenimlerin çeşitliliğineydi. Çıkartma, kabartma, poster, afiş... Tek adam, farklı formlarda.

(Şam-Hristiyan Mahallesi; parmak izi Esad)



(Şam, polis motoru; bu çıkartma sivil araçlarda da çokça kullanılıyor.)



(Çöl ortasında petrol istasyonu lokantası.)


(Halep, kullanılmayan tarihi bir bina üzerinde işleme.)