Perşembe, Aralık 31, 2009

söyleş bakalım 3 günlük ömrünle

"...söyleş bakalım
3 günlük ömrünle
,
herkes memnun kendinden öyle ya da böyle
ne testler çözdük biz
ne yanlışlar bulduk
ne özetler okuduk da
ne çoktan seçildik

bu yalnızlar liginde, her sene üstüste
şampiyon olmuşuz da
kupalara doymuşuz da
üstelik tanışmışız da
bir kadıköy akşamında
gidebilir miyiz dersin
buradan uzaklara

iş sahibi olursun,
bir sevgili bulursun.
ana haber,
sana yeter
günün birinde...
bir mucize beklersin sessiz evlerde
törpülenir cesaretler zaman içinde..."

(cenk taner/buradan uzaklara/izin vermedi yalnızlık)

Pazartesi, Aralık 28, 2009

muhasebe#2

Bu yıl çokça ürün aldım. Emek verdiğim kitaplarım çıktı. Birçok yazım yayınlandı. Ama ben neredeyse hiçbirinden tat almadım. Ağız tadı olmayınca, alınan nefesin de pek anlamı olmuyor. Anlam olmayınca, bağlam da olmuyor. Bağlam olmayınca, salınıp duruyorum. Duruyorum.

Tarihe not düşmekle kaldık. Tarih olduk. Tarih yaptık. Yaparken iyiydi de geride kalınca kötü oldu. Anladım ki sonuç almayı değil, sonuca gitmeyi seviyorum. Ama hiçbir zaman sonuca giden yol puan almaz. Hoca salladığımı anlamasın diye küsüratlı sonuç yazsam da birşey değişmez. Atıp tuttuğum yazılar, ben öldükten sonra anlaşılır artık. Yüzüme söylenemeyenler, ardımdan söylenir. Yanlış, yanlıştır. Eksik, eksik. Yol önemsizdir. Gittiğin yol, yol değil. O kadar yol tepsem de anlayamadım gitti: Vardığım yer, kitapçıların kuytuları; arşivlerin tozları.

Bu yıl az film seyrettim sinemada. Ama seyrettiklerimin hepsi iyiydi. Evde seyrettiklerimin çoğu benim teecihim değildi. Kendi tercihlerim olmayınca, daha iyisi oldu. Onun tercihleri için kendimden vazgeçtim. En güzel yanı buydu. Bir an için onun yerine geçtim. "Bir kere daha yandı canım ama gördüğüme sevindim".

Böylece bir kere daha istediğim şeyle aradığım şeyin aynı olmadığını gördüm. Peşinden koşup durduğum şey, aslında istediğim şey değildi. O yüzden durup durup koştum. Çünkü öyle olması gerekiyordu. Koşup koşup durursam, olmazdı. Böyle bir ton boş cümle kurulması gerekiyordu. İmparatorluğun yeni sınırlar keşfedip, oaralardan dönmesi gerekiyordu. Sınır tutmak değil, sınır yıkmak yaraşırdı bize.

Cumartesi, Aralık 26, 2009

muhasebe#1

Aslında 2009 iyi bir yıl oldu. Aslı astarı garipliklerle doluydu; ama astarı yüzünden pahalıya gelmedi neyse ki. "Ölmek pahalıydı, bazen ucuzlardı"; biz o kampanyalara denk gelemedik, o yüzden hayatta kalmaya devam ettim. En büyük başarım bu oldu.

Çukurova Mavi'yle başlayan hareketlilik, Air France'a kadar ulaştı; Renault Symbol'den, denizdeki tekneye kadar her türlü ulaşım aracını kullandım. Kimi zaman günlerce evdeydim, varlığım kapımın önündeki çöp poşetiyle kanıtlandı, kiminde yaz ortasında buz gibi denizin içindeydim; bir ara dışarıda dolu varken küçücük çadırda sıkışıp kaldım, sonra üç yıldızlık bir otel odasında bazı seslerle uyandım.

İmaj imparatorluğum yeni yerler keşfetti; vergi toplamak için gönderdiğim memurlar geri gelmedi, anlaşma yapıp Eflak Boğdan'ı yeniden onlara verdim. Tarihçiler doğal sınırlarıma dayandığımı yazdı. Sınırlarda yeni şeyler keşfettim. Birçok yabancıya kendini hatırlattım. Kendimle oynarken onları da oyuna aldım. Bazısı buna sevindi ama birçoğu da kızdı ve Eflaklıları bana geri gönderdi. Mülteci kabul edecek yerim olmadığı için onları ilgili kuruma devrettim. Sınırları sürekli geri çekmekten tellere para yetiştiremez olmuştum. Eflaklılardan bir sınır oluşturdum ve yüzümü doğuya çevirdim. Yeni hedefi Suriye olarak belirledim.

Bütün bahar, aynı düşle geçti; sonra çeviri çeviri çeviri... Eşyaların Singapura gitmemesi sevindirici bir gelişmeydi. Eyfel'e karşı şarap içmek de öyle... Firenze ve Bologna sokakları; Casalecchio kırsalı. Yağmur çamur ve eve dönüş. İnsanoğlu kuş misali... Cebinde paran varsa ister albatros olursun ister martı.
nasıl geldim buraya? hangi yollardan geçtim? hangi deniz kıyılarından düştüm bu çöle? hangi yeşilliklerden kondum bu stepe? kim getirdi beni buraya? kim bırakıp kaçtı? kim attı gökyüzünden, cennetin bahçesinden? hangi yanlışın sağlamasıyım? hangi boşluğun dibiyim? hangi şaheserin defosuyum? kimin bedduasıyım? ne zaman uyandım rüyadan?

"pişmanlıktan kaçan bir yanılgı,
tarihin tozlu dosyasında...
zaman bir girdap gibi,
kaderin kör dizaynında"

Perşembe, Aralık 24, 2009

film

Kıskanmak-bornova bornova-vavien üçlemesi ile, 2009 yılını sinemasal açıdan iyi bitiriyorum. Memlekette iyi işlerin yapılması, böyle aklı fikri derin adamların inatla istedikleri işleri yapabilmek için uğraşması, biz yeni yetmelere de umut veriyor.

Bu üçlüde benim dikkatimi çeken ortak bir nokta vardı: Cinnetin eşiğinde olmak. Üçünde de alabildiğine sessiz,-sakin insanların, taşranın ya da kenar mahallelerin, kendi halindeki karanlık dünyaların içinde çakan bir kıvılcım; ve geçen onlarca zamanın biriktirdiği tortunun aslında ne kadar yakıcı olduğunun ortaya çıkması... Biriktikçe tehlikeli hale gelen sessizliğin, ne derecede etkili olabileceği...

Hayır, bunların benim sessizliğimle hiçbir alakası yok tabii ki... Yıllar önce parkelerin altına sakladığım oksitlenmez usturamın ışıltısını görmemek için bütün perdeleri açıp ışığı içeri alıyorum.

2009'un "muhasebesine durmak", bu ışıklı sahnenin üstünde olacak.

Pazartesi, Aralık 14, 2009

on the road again

Torosların ardına yeni bir yolculuk; karlı dağların ardına, inadına bir koşu...


(İstanbul Blues Kumpanyası/On the Road Again/Sair Zamanlar)

Cuma, Aralık 11, 2009

gölgem

yükümü yüklenip koltuklarıma, gölgemi düşürdüm demir yollara. uzadıkça uzadı derdim, gün gibi battım, eridim; daha neler neler derdim ama ayıp filler kuruyor dilim...




" gölgeme bak gölgeme
amma aşık, amma divane
oturmuş kanepesinde gurbet elin
kendini seyreder gözlerimde
amma aşık, amma divane.

gölgene bak senin gölgene
amma fakir, amma biçare
ceplerini elleriyle doldurmuş
aynı kanepesinde gurbet elin
amma fakir, amma biçare.

ya öbür adamın gölgesi, öbür
amma hinoğlu hin, amma hergele
ayıp fiiller kuruyor belli
kulakları toprağın üstünde kocaman
amma hinoğlu hin, amma hergele.

gölgelere bak gölgelere
amma işsiz güçsüz, amma avare
şarkılara inanıyorlar bütün gün
hepsi de aynı şarkının insanları
amma işsiz güçsüz, amma avare..."

(cemal süreya)

Cumartesi, Aralık 05, 2009

şekillenmeye yüz tutmuşken...

"Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş; bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız."

(Turgut Uyar/1956)

Perşembe, Aralık 03, 2009

fal

2010 kahve falım oldukça renkliydi. Telvenin rengi ve kokusu bana huzur verdi. Söyleyen mi yoksa söyleten mi yetenekliydi bilemiyorum ama duyduklarım beni mutlu etti. Zaten bizim oralara her gidişimde, bu gel-giti sonlandırmaya biraz daha yaklaşıyor gibi hissediyorum. Bu kadar farklı hayatlar arasında savrulmanın artık bir sonu olmalı. Ortak bir zeminde buluşmalı insanlarla... Onlarla konuşmaya konuşmaya, uzaklardan gelmiş ve dilini henüz çözememiş biri olmaktan yoruluyorum. Böylece burnum büyüdükçe büyüyor. Halbuki kendime söylendiğim ve ayna karşısında pratik yaptığım zaman bir sorun olmuyor. Kendime kızdığımda, o oldukça anlayışlı davranıyor. Ama fallarda kendim çıkmıyor karşıma. İçip içip bitirdiğim dertlerim çıkıyor. Ben onları tükettim sanıyorum ama onlar tortu olarak bekliyor. Sonra birileri ona anlam ve şekil yüklüyor. "Bak görüyor musun" diyor; "şuracıkta oturmuş bekliyorsun". İçim kabarmış oluyor. Dertlerim fincanın altından taşıyor. Kısmetim taşıyor. Gökten 3 elma yağıyor. Kafama düştüğünde "buldum" diyemiyorum. Yere yığılıp ayıldığımda, hayat güzel diyorum. Bir kahve içsem kendime gelirim ama o eciş büçüş telvelere hayat verecek biri olmalı, içimin tortularında...

Çarşamba, Aralık 02, 2009

kaptan

"(...)
kaptanınız konuşuyor:
korsan bizi kaçırıyor;
kemerler bağlansın,
anılar hatırlansın...

biryer var biliyorum,
evet seni seviyordum,
ışığa baktım, içine daldım,
şimdi neyleyim?"

(kesemeşeker/kaptan/içinde içindekiler vardır)

Pazar, Kasım 22, 2009

...ama gerek yok. hiç birşeye gücüm yok. telaşa mahal yok. ağlayıp sızlamak yok. koşturmacaya kandırmacaya gerek yok. anlatmaya aldatmaya gerek yok. herşey yerli yerinde ve olması gerektiği gibi.

Cumartesi, Kasım 21, 2009

bu puslu sabahlarda...

"(...)

bu puslu sabahlarda, adını unutmaya devam ediyorum.

bir maçın son anında, kasti tekmeler diyarında,
koşuyorum; kırmızı kartlara doğru,
kaçıyorum; şahsi verkaçlarla,
festival zamanı istanbul’da,
bizimkisi resital olsa olsa...

bu acil servislerde, adını unutmaya devam ediyorum."

(c.t./a.u.d.e)

Cuma, Kasım 20, 2009

doping

"(...)
vakit çaldım, yalan attım.
doping de yaptım, şike de...
her yol mübahtı bilirsin, aşk cinnetlerinde...
çalışmıştık yıllarca, okullarda-evlerde...
acılar sislendi hep tekellerde.

(...)"

Perşembe, Kasım 19, 2009

defter

Birçok kişinin defterinden silinmiş olabilirim. Dahası karakaplı defterlere girmiş olabilir ismim. Defter-i kebir'de borçlu hanesindeyim. Halbuki borçlar hukukundan B2 ile geçmiştim. Bütün bunlar, sevgili Orhan Sevilengül hocamızın kitabını almadığım için başıma gelmiş olabilir. Oysa ki eski basım bir sosyal güvenlik hukuku kitabım vardı. Kalmıştım. Tekrar alıp daha iyi anlamıştım. Hayatı tekrar alıp daha iyi anlama şansım var mı? Listelere tekrar girmek için bir fırsat? Bütün bunlar başıma, olasılık hesabını çalışmamaktan gelmiş olabilir. O dersi de tekrar alıp geçmiştim. Bütün olasılıkları yeniden almak mümkün mü? Bütün olasılıkları hesaba katıp torbadan bir şarkı seçsem... Gelişine bir vole vurup dünkü gibi doksana taksam. Her zaman mümkün değil. Her zaman geçerli değil. Bütün bunlar normal şartlar altında geçerli ve diğer bütün koşullar sabitken. Ama gerek yok. Hiç birşey için gücüm yok.

Pazartesi, Kasım 16, 2009

hiç birşey/hiç kimse

hiç birşey için hiç kimsenin suçu yok. tek suçlu benim. kendi verdiğim cezamı çekiyorum. bu klişe laflara bayılıyorum. kendimi klişelerle yeniden üretmeye bayılıyorum. evimin bir odasını bu yüzden klişelere ayırdım, ağzına kadar dolu, kapı açılmıyor. modern baskı tekniklerine geçemedim hala. seviyorum nostaljiyi. çevirmeli telefon alacağım kendime. milletlerarası bir numarayı çevirirken uyuyup kalacağım; kimi aradığımı bile unutacağım. sadece aramayı seveceğim, ulaşmayı değil. ulaşınca elimin tersiyle iteceğim. hayret, bugüne kadar hiç aklıma gelmedi bu. telefonu açan olursa, "acımı dindirmek için bana birşey ver" diyeceğim. ona gstkp dinleteceğim. bitince, "çok sağol açıkhava" diyeceğim.

açıkhava'da laçotayfa izlemiştim 2002 yazında. o yaz hayatım değişti. "herşey iyi olacak sanma yanılmak gündelik oldu" demek isterdim; sanırım geç kaldım. "her şey kötü olacak sanma, yaşanan en kötü buydu" diyebildim. diyemediklerim dediklerimden fazlaydı. bu fazlalık içimde birikti. boğazımdaki ağrı bu olsa gerek. herşeyi temize çekip, kendimi kirli bırakmam bundan olsa gerek. tüm temizleri, katran tüye bulamam bundan olsa gerek. bütün evi karanlığa gömmem bundan olsa gerek. ev dağılmasın diye kovmam tutkuları, bundan olsa gerek.

halbuki bütün yapamadıkarımı, air france'ın koridorlarına bırakmıştım uçaktan inerken. bir iki üç değil, dört kere. her seferinde biraz daha, biraz daha. hiçbir şey kalmadı sanıyordum döndüğümde. halbuki hemen birikti. kaçak büyük demek ki. hemen yeniden binmem gerekli. binip gitmem gerekli. "tutkuyu bekletmemeli". virüs girdi. damarlarımda geziniyor. önceki onlarca virüsü kendine benzeten bünyem, bununla da savaşıyor. kendi gibi evcilleştirmeye çalışıyor. bir uçak olacaksa o da bu evin içinde olur diyor. ki "çok uçmadın mı burda" diyor. haklı. uçtum. ve kondum. ve oturdum. ve sustum.

"cephane çoktan bitti, umut bitmedi."

Pazar, Kasım 15, 2009

artı çocuklar

İki pasta, iki hırka, üç kitapla (ve bir fincan-unutmuşum bunu!) geçen hafta... Bir de henüz aradığını bulamayan. Öncesinde, bir ziyaret. Birkaç telefon ve mesaj. Dağınık olsa da sürprizleriyle garip bir yeniyaşhaftası. Etrafımda daha bir iki aylıklar varken, kaç haftalık olduğumu hesaplamaya girişemiyorum. Yeniyaşlar, umutsuzluk vermez bana genelde; hep daha iyi biri olmaya yönelik bir umut ve henüz yeni başlıyoruz-herşey yeni yerine oturuyor kalenderliği. Avuntusu? Gelip geçenin sarsıntısı yerini sakinliklere bırakırken, yeni sarsıntılardan korkup "iyiyim böyle", onaylaması? Her geçen yıl kendimi biraz daha onaylayıp, avutuyorum. Kendimin en büyük destekçisiyim. Büyüyen çocuklarımın bekçisiyim.

"harcanmış yıllara acımıyorum; onlarda büyüyen çocuklarım var..
her eksi bir artı getirir derler; eksi yıllar ise artık çocuklar..."

(ışığın yansıması/artı çocuklar/birdenbire)

Perşembe, Kasım 12, 2009

it never happened

"kafatasımı kır ve beni yeniden-düzenle, güzel yatağına yatır ve üstümü ört..."

we look younger than we feel
and older than we are
now nobody's funny
no god, they took our fashion week
that's a real bad thing
cause we have scars to cover

now I forget how to think,
so crack my skull
rearrange me

lover, put me in your beautiful bed
and cover me.
lover, put me in your beautiful bed...

Nothing made a sound in Williamstown that night
and all the air was empty
then what to my wondering eyes should appear
nothing, cause nothing ever happens here...

now I forget how to think,
so crack my skull,
rearrange me.

nothing ever happened here
nothing ever happened here
bad things never happen to the beautiful

(The National/It Never Happened/Sad Songs For Dirty Lovers)

(Linkte, şarkı 04.45'e kadar; ondan sonra Thirsty başlıyor)

Salı, Kasım 10, 2009

şeyler arasında

"bugünlerde sıkça bıktığımı bu yarıştan
anneme söyleme istersen,
zamanımın çoğunu orada burada
geçirdiğimi biliyor zaten...

uçuyorum bazen, haberiniz yok!
best of'larım yüksekte, yayınımız yok...
televizyonda hırslı çocuklar,
bırakınız koşsunlar, zincir yettiği kadar...

her şey değişmiş aynı kalmaya,
ayın yarısı kayıp bu ara
bulmaya çıkmışız da
sen yalan söylemişsin annene.

yaptığım her şey bir şey için ama,
o bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor...
böylece bir yere varmadan geçtim,
aranızdan...

şeyler arasında birşeymişim ben,
aşık olsam şeytanlarım ağlar maziden.
deniz kumundan çok şehir tozuna
aşina oldu yüzüm son zamanlarda.

her şey değişmiş aynı kalmaya,
ayın yarısı kayıp bu ara;
bulmaya çıkmışız da
sen yalan söylemişsin annene.

yaptığım her şey bir şey için ama,
o bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor...
böylece bir yere varmadan geçtim,
aranızdan..."

(Cenk Taner/ŞEyler Arasında/Kum)

18+10

18 yaşında yaşamaya başladığımı varsayarsak, 10 yaşına giriyorum. Henüz küçük bir çocuğum. İlk birkaç yıl emekledikten sonra koşmaya başladım. Konuşmayı öğrenmeden de şarkı söylemeyi öğrendim. O yüzden hala derdimi şarkı sözleriyle anlatıyorum. Bu dengesizlikler yüzünden, işleri zamanında göremeyip ağız tadıyla günü gün edemedim. Erken gelmek veya geç kalmak yüzünden zamanı kollayamadım. Çok veya az konuşup, derdimi anlatamadım. Çok sinirli veya ruhsuz olup, coşkuyu yakalayamadım. Bu gelgitler, kumlarımda çok sayıda yazıçizi alanı bıraktı; çocuklar kumlardan kale yaptı; kimileri de çubuklarıyla şekiller...

Elbette iyi yaptıklarım da vardır. Bunu, varsa, dostların içinde hissetirmişimdir. Ben kendimi hırpalamayı seçiyorum. Çevremde başka kimse kalmadı çünkü. Hepsini başarıyla tükettim. En azından bir işi doğru yapmanın gururundayım.

ON'ca zaman yaşayıp, kendimi bir yere ait hissetmeye başladıktan sonra, evim diye bir yere sahip olunca, kitaplar-yazılar-imzalar bırakınca, zamanın geçişi daha bir anlamlı oluyor. Bugüne bugün bütün gariplikleriyle bir bütünüm ve paramparçayım. Şeyler arasında birşeyim. Bu bile kayda değer sanki...

Cumartesi, Kasım 07, 2009

duymuştum, şehirdeydim.

"nerdeyiz biz, sakin miyiz?
karanın bittiği yerde, bir yerdeyiz.
içmişiz biz, sudan da başka...
benim de bir derdim vardı bu adamla.
ne dersiniz? nerdeydiniz?
aşk? hmm, duymuştum şehirdeydim.

zenginiz biz, çok çoook
paranın bittiği yerde, bir yerdeyiz.
teselliyiz kendimize.
acayip rüzgar çıktı girerken tam denize.

karga sekmez yokuşunda,
kuşlar gördük kış başında.
e, gelmişti güneylerim,
duymuştum şehirdeydim.

dolu yağdı yılbaşında.
kulağımda "la bamba"
"por ki sere" demiş miydim?
duymuştum şehirdeydim.

haklıymışsın, hayat fani,
e, faniyse tıbben yani.
hipokrat dans ederdi, tıp!
duymuştum şehirdeydim.

kuşlar sekti kalp yolunda,
bir şehir yok haritada.
ismi varsa cismi yok;
duymuştum şehirdeydim.
tek derdimiz aşk demiştin.

(yanlış? yanlış duymuşum?
olabilir...)"

(Cenk Taner/Duymuştum Şehirdeydim/Kum)

Perşembe, Kasım 05, 2009

the fifth of november

"Remember, remember!
The fifth of November,
The Gunpowder treason and plot;
I know of no reason
Why the Gunpowder treason
Should ever be forgot!
(...)"

(Şiirin tamamı için, bknz: www.potw.org/archive/potw405.html)

"5 Kasım 1605; Guy Fawkes'un İngiliz Parlamento Sarayını havaya uçurma girişiminin tarihidir." Buna Barut Komplosu, Gunpowder Plot deniyor. "Barut komplosunun Karşı-Reform hareketi olduğunu ve baskıcı yönetime karşı anarşi hareketlerinin öncüsü olduğunu kabul eden gruplar vardır."

Bu meseleyi bize hatırlatan, tabii ki:



"Sözler yerine kaba kuvvet, kullanılabilse de kelimeler kudretini hep koruyacaktır. Kelimeler anlama ulaşmanın yollarını ve dinleyenlere hâkikatin telaffuzunu gösterir."

Çarşamba, Kasım 04, 2009

the chill of november

"i'll always remember
the chill of november
the news of the fall
the sounds in the hall
the clock on the wall ticking away
'seize the day'
i heard him say
life will not always be this way
look around
hear the sounds
cherish your life while you're still around

(...)"

(Dream Theater/Carpe Diem/The Change Of Season pt.3)

Pazar, Kasım 01, 2009

mr.november

İşte başladı yine! Benim ayım. Çok şeyin değiştiği ayım. "Keşke kadere inansaydım. Ben bay kasımım ve size puştluk yapmayacağım." (Sadece soğuğumla dondurabilirim, mizaç-ne yapabilirim.)

this is nothing like it was in my room
in my best clothes
trying to think of you.
this is nothing like it was in my room
in my best clothes...

the english are waiting
and i don't know what to do
in my best clothes.
this is when i need you.

i'm the new blue blood, i'm the great white hope
i'm the new blue blood...

i won't fuck us over, i'm mr. november
i'm mr. november, i won't fuck us over!

i wish that i believed in fate
i wish i didn't sleep so late
i used to be carried in the arms of cheerleaders.

i'm the new blue blood, i'm the great white hope
i'm the new blue blood
i won't fuck us over, i'm mr. november
i'm mr. november, i won't fuck us over.

(The National/Mr.November/Alligator)

(Obama'yı destekledikleri seçim kampanyasında bu şarkıyı kullanımış grup. Malum Kasım'da seçildi; hatta bir de t-shirt yapmışlar ama buraya koymayacağım.)

Cuma, Ekim 30, 2009

kitaplık

Yeni kitaplığıma geç de olsa kavuştum. Trabzonluların attığı dirseğin ağrısı içinde şekil verdim kiraz ağacı parçalarına. Sonra en keyifli olacağını sandığım kısma giriştim ki herşey karıştı. Meğerse odanın düzensizliği kendinde bir ritmmiş; üstüste kitaplar aralarındaki tozlar ve anılar tarafından tutkallanmış. Yerinden kalkan herbir nesne anlamsız parçalara dönüştü. Aslında karmaşık halleriyle anlamlı bir kümeydi, hepsnin bir konsepti vardı. Tekrar eski haline getirip karıştırıp raflara dizsem de birşeye yaramadı. Neyi nereye koyacağımı bilemedim. Gazetede C. Abinin masası o kadar karışıktı ki temizlikçi bey abi oraya hiç ilişmezdi. Ben de mi öyle yapmalıydım bilemiyorum. Şimdilik yayınları, yazıları, (ah, iki kitabı tabii!), Express ve Birikimleri sınıflayabildim.

Sabah kalkıp tuvalete giderken Express almaya niyetlenenler için ufak bir sürpriz olabilir, gerçi vazgeçtiler bu alışkanlıklarından uğramaz olarak buralara.

Perşembe, Ekim 29, 2009

(safranbolu/25.10.'09)



"Orada, taş binanın önünde, öylece, sallanarak duruyordu, ağır ağır aralanan, kapanan, aralanan bir göz gibi. Yeryüzünün kırış kırış derisinde eski bir yanık izi, bir doğum lekesi gibi. Son biçimine, insan biçimine ulaşmadan önc katılaşan, üzerine basıldıkça sınırlarından dışarı akan bir gerçeklik lekesi. Şaşırtıcı derecede öfkesizdi-herşeyi anlamış, herşeyi bağışlamıştı. (...) Oysa yaraların diliydi onda konuşan, yaraların ve yalnızlığın, terk edilmiş pazar yerlerinin, sokakların, ranzaların, içinden kimsenin geçmediği öykülerin... Suskunluktan koparılmış sözcüklerin, aşılmaz bir sessizlik halesiyle çevrelendiği ve suskunluğa geri döndüğü, kimsenin işitmediği, kimsenin istemediği bir dil."

(Aslı Erdoğan/Taş Bina/Taş Bina ve Diğerleri/s.66-67)

Çarşamba, Ekim 28, 2009

let me go

(amasra-safranbolu yolu)



"let me go
let me go
let me seek the answer that i need to know
let me find a way
let me walk away
through the undertow
please let me go
(...)
let me break!
let me bleed!
let me tear myself apart i need to breathe!
let me lose my way!
let me walk astray!
maybe to proceed...
just let me bleed"

(Pain Of Salvation/Undertow/12:5)- Orjinali Remedy Lane albümünde olan şarkının, akustik albümdeki müthiş canlı performansı.

Salı, Ekim 27, 2009

balıkçılar

(amasra balıkçı barınağı/25.10.'09)



"bildiklerim bilmediklerimden azdı,
kainatta bir yerdeydim;
bir türkü söylemekteydim..."

gün doğmadan



"gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola...

geride bekleyenin varmış, aldırma."

Pazartesi, Ekim 26, 2009

amasra-safranbolu

Dün güneşi Amasra'da doğurup,



Safranbolu'da batırdım:


10.yıl kutlamalarına yeni bir halka; görülmedik yerlerin sayısında azalma; tek başına orada burada olmanın bildik tadı...

Cumartesi, Ekim 24, 2009

tek eksik

Aslında tek eksiğim, a. O olmadan, bcçdefgh işe yaramıyor. Sert sertsizler yumuşuyor ve kaynaştırma harfleri arada kalıyor. Benzeşmeler ise keyifsiz. Tüm dünya a'nın etrafında döndüğü ve bütün herşeyi kapsadığı için o olmadan da olur diyemiyorum. Bir yere kadar denebiliyor ya da... Başka şeyleri yerine koysam da onun tadı bir başka. Diğer pek çok şeyi düzgün bir şekilde idare edebiliyorum tek kişilik hayatımda. A ise bazen oluyor, bazen olmuyor. Evet, sanırım tek eksiğim a. Onun dışında herşey yerli yerinde ve olması gerektiği gibi.

Cuma, Ekim 23, 2009

e-süpürge

Uzunca süre, eşyalar için tutulan evlerde yaşadım. Yaşadık. Biz onlar için vardık, onlar bizim için değil. Onlar sığsın diye kendimizden ödün verdik. Birçoğu benden yaşlıydı, hepsine hürmet ettim. Çünkü evin en yenisi bendim. Özellikle elektronik eşyalar, abaküsün bilgisayar sayıldığı devirdendi. Koltuklar, bilmem kaç kez yüzünü yenilemiş; televizyona arada kumanda cilası çekilmişti. Herşeyden iki üç tane vardı, biri henüz olmayan yayladaki eve, biri henüz olmayan emeklilik sonrası eve... Bir kısmı depoda, bir kısmı inşaatı yaklaşık on yıl süren bir evde. Hiçbirine amortisman ayırmadık. Amortisman bizdik. Kendimizi onlar için sakladık.

Onlar kendini yeniletmek zorunda bırakırken ben de o evlerden uzaklaşıyordum. Artık onlar, saygı duyduğum büyük abilerim-ablalarım olmaktan çıkıyordu. Eve yeni gelen misafir gibilerdi. Aslında misafir bendim. Hiçbir eşyamın olmadığı kente geri dönecektim. Zaten gri kentin beyaz eşyası olmazdı. Olsa olsa gri olurlardı onlar da...

Hatta gün gelecek, bir oda işgal ettiğim evde, "sen bizim çamaşır makinamızı kullandın, biz senden para istemedik" denecekti.

Neyse ki sonra çamaşır makinem oldu. Maaşımla edindiğim laptop ve mp3 player da sanırım bu konudaki zirve noktalarımdı. Zaten cd teknolojisine ayak uyduramadan mp3'ler geldi, çekme kasetlerim bilmediği bir hayaletle savaştı.

Bunca lafı etmemin nedeni, yeni bir elektrikli süpürgem olması. Şu aşağıdaki, benim büyük abim-ablam olanlara benziyor. Bizimkinin torbası yeşil, kablosu beyazdı. (Torba, bez tabii ki.) Çıkardığı ses, Sirkeci Garı'nın en işlek zamanlarına denkti. Bu Metallica'ysa bizim yenisi, Linkin Park'tır olsa olsa...



Artık gırgır teknolojisi ve mevsimlik halı-kilim çırpma seansları uzakta kalıyor. Gerçi kadirşinas biri olarak arada bir onları yoklarım yine. Ama bu yenisine, makinelere duyduğum korkudan dolayı saygı besliyorum. Ayrıca küçüğüm olduğu için de seviyorum. Kırmızı olması biraz da çekici kılıyor. Benden küçük alet edavata ve hızla gelişen teknolojiye gıpta ediyorum. Daha neler göreceğiz bakalım. Bir garip haller...

Perşembe, Ekim 22, 2009

yeni bir dünya keşfet kendine

don kişotluğa giden yolda, içerdeki şövalye kıpırdıyor, yeldeğirmenleri bekliyor:

"sessizce kuruyor içinde soluk renkli çiçekler,
asfaltlanmış mutluluğa giden bütün kestirmeler.

yeni bir dünya keşfet kendine
bu kez hiç durmayan...

bir şövalye var içinde seni koruyan

küfretme hayata güzelliğini kirleteceksin,
bir gün sen de kırılmaz kalpler icat edeceksin.

yeni gözler uydur yüzüne,
bu kez hiç ağlamayan...
bir şövalye var içinde seni koruyan"

(redd/bir şövalye var içinde/21)

telif

Yazarak para kazanmak ne güzel. İki aydır kontrol etmediğim bir banka hesabımda, yaz aylarında çıkan yazıların teliflerini görünce, ki birikmiş olunca kayda değer oluyorlar, pek bir sevindim. Yıllar evvel Kıvanç Bey Abi'ye bu isteğimi dile getirdiğimde, "e olur tabii" demişti. Yavaş ve geç ve güç ama oluyor. Hayat kurtarmıyor ama hayat veriyor. Aylardır yapmadığım birkaç ödemeyi gönül rahatlığıyla yaptım.

İlk kitabın telifi de borçharç dengesinde elimi güçlendirdi ve ay sonunda ikincisi de öyle olacak. Onca çaba sadece durumu sıfırlamaya yetiyor. Hiçbir zaman artı değil. Sıfırdan başlamak gerek bazen. Yazıp, çizip ömür tüketmek...

Salı, Ekim 20, 2009

falan filan

"yormadan yorulmadan kimseye dokunmadan
duymadan konuşmadan kendi dünyamda
yaşarım ben.

dilim acıtır konuşursam şeklim uymaz boşluğuna
elim gitmez sevmezsem kelepçe takmam
boşu boşuna.

manzaraya daldım, ses çıkarma;
gerçek can sıkar, beni uyandırma...
(...)"

(Redd/Falan Filan/Kirli Suyunda Parıltılar)

korkusuz kirpiye övgü

"dikenliyim, yaradılışım öyle. Yanıma yaklaşıldı mı tortop olurum. Bu yanıma yaklaşanlar, ister kedi, ister köpek, ister insan olsun... Bir kez, insanlara akıl erdiremiyorum. Cırnakları gözükmüyor, yok belki de. Sonra öbürlerinden çok daha ağır kanlılar. Ama bu yüzden ne yapacaklarını hiç mi hiç kestiremiyor, apışıp kalıyorum karşılarında. Onların başka bir gücü, bir savutu, ya da dikenleri var ama ben yerini çıkaramadım... (...)

Dikenlerini kabartmadan beklemek gerektiğini, gelenin dost mu düşman mı olduğunu anlamadan dikenlerini kabartmanın eski kafalılık sayılması gerektiğini söyleyen bir komşumuz vardı burada. Ben de inanmağa başlamıştım dediklerine. İşin tuhafı inanıyorum da hala. Geçen kışın başında o canavarın dişleri arasından sarkan kanlı ölüsü, düşüncesinin yanlışlığını göstermez bana kalırsa. (...)

Ama bildiğim birşey var: Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Dostu tanımak için gerekli vakti bulabilir miyiz? Ben de bilmiyorum: Yok o kadar vaktimiz.(...) Bütün iş vaktin iyi ayarlanması."

(Bilge Karasu/Korkusuz Kirpiye Övgü/Göçmüş Kediler Bahçesi s.68-69)

köprü

Ay doğar mavi mavi
Rüyamda gördüm seni yar


(Haluk Levent/Köprü/Bir Gece Vakti)

Anneler Günü için aldığımız Zeki Müren kasetini saymazsak (Sorma), ablamın aldığı ve dolayısıyla ilk gençliğimin ilk kasetiydi Bir Gece Vakti. Haluk Levent posteri de odamıza astığımız ve babamın indirttiği ilk posterdir. Sonra garip şeyler oldu bu adama, hayatın sillesini yedi belki; ama ilk albümleriyle sevdiğim her isim gibi, ben yine de severim bu adamı. Adanalıdır bir de... Güzel şarkılar vardı o albümde.

Pazartesi, Ekim 19, 2009

hollow years

"(...)
Carry me to the shoreline
Bury me in the sand
Walk me across the water
And maybe you'll understand

Once the stone
You're crawling under
Is lifted off your shoulders
Once the cloud that's raining
Over your head disappears
The noise that you'll hear
Is the crashing down of hollow years
(...)"

(Dream Theater/Hollow Years/Falling Into Infinity)
Live At the Budokan:Dinle, İzle.

Pazar, Ekim 18, 2009

olması gerektiği gibi

38/1'de oturdum ve içtim. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi. Bütün masaları tek tek dolaştım. Hepsi elimin altındaydı. Üç çeşit yemek yaptım ve yedim. Hepsi birbirinden harikaydı. Cebeci çayırında 4 gol seyrettim ve sonra uyuklayıp zamanın geçmesini bekledim. Okudum ve yazdım. Birbaşımaydım. Düşlerimden daha dün ayılmıştım. Onca zaman hiç uğruna üzülmüştüm ve çarşılara süzülmüştüm. "Kördüm ve daha iyi görebiliyordum". Kimseyi arayıp sormadım. Onlar da beni sormadı. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi. Pazar akşamı güneşi kalenin alt sokaklarında batırdım. Dar ve sessizdi. Az sonra başlayacak düğün için döner dönüyordu. Ben de evime döndüm. Evde harika bir insan oluyordum. Kendime hiçbir sorun çıkarmıyordum. Bulaşıkları yıkadıkça sorunlar da çözülüyordu. Kimseye bulaşmamak en iyisiydi. Herşey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibiydi.

kabuk adam

"Kaçışımın gerçek nedeni korkaklığımdı. Arzumun hedefine ulaşmasından, onu sonuna dek yaşamaktan duyduğum korkuydu. Zaten eğer yaşayabilseydim, bugün oturup bu öyküyü yazmazdım. “Yaşama kabızlığı” diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler bence."

(Aslı Erdoğan/Kabuk Adam)

Perşembe, Ekim 15, 2009

solitary shell

kabuk'tan bahsetmeden önce, biraz neşelenmek iyidir; bildiğimiz iyileştirici neşelerden ziyade, buruk ve trajedinin garabet komikliği:

(...)
as a boy he was considered somewhat odd
kept to himself most of the time
he would daydream in and out of his own world
but in every other way he was fine

he's a monday morning lunatic
disturbed from time to time
lost within himself
in his solitary shell
temporary, catatonic
madman on occasion
when will he break out
of his solitary shell
(...)

(Dream Theater/Solitary Shell/Six Degrees Of Inner Turbulence)

Salı, Ekim 13, 2009

erkan goloğlu

Erkan Goloğlu bugün Radikal'deki köşesinde Adana Futbolu kitabını yazdı:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=958895&Yazar=ERKAN%20GOLOĞLU&Date=13.10.2009&CategoryID=103

Bizim için çok manidar bir katkı.

Bunun dışında yazılı basında kitapla ilgili diğer veriler şöyle:

Futbol Extra dergisinin ekim sayısında, Mehmet Yılmaz'la yaptığımız söyleşi var.

Star Gazetesi Kitap Eki: http://www.stargazete.com/kitap/sicagin-ve-acinin-futbolu-haber-216617.htm#

Radikal Kitap: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=954143&Date=11.09.2009&CategoryID=40

Anadolu Ajansı'nın geçtiği haber de geçtiğimiz ay birçok spor sitesinde yayınlandı, örneğin: http://www.sporx.com/detail.php?Type=1&kategori=30&go=166054

kendin

kendin olmak zor zanaat. hep başkalarının kıskacı altındayken, onların erdemleri övülürken kendi eksikliklerine sahip çıkmak... bunu bağnaz bir güzergaha değil de gelişmenin ucu açıklığna bağlamak... kendin kalırken hiçbir destek görmemene rağmen, bu yolda ilerleme isteği, çatışmanın temel direği.

sonbahar

"kömür deposu boşaldı işte,
mamak'a sonbahar geldi..."

mamak'a bir kavşak uzaktayken, ankara'dayken, bu kentin sonbaharı senin için ayrı bir önemdeyse ve o güzel mevsim kapıya dayandıydsa bu şarkının tadı-anlamı-ruhu başkadır.

ama illa ki, ne güzeldir, deplasmanda olmak şimdi.

Pazar, Ekim 11, 2009

durak

(...)
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım, bu sunturlu yere getirdim.
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım.
Bana dönesin diye bir bir kapattım.
Şimdi otobüs gelir biner gideriz.
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım


Turgut Uyar

gece bitkilerinden

gece bitkilerinden korkuyorum,
hayır, geceleri bitkilerden!
gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
bana açtığın her telefon.

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

an ki fıskiyesi sonsuzluğun,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

Cumartesi, Ekim 10, 2009

Geceyi yarıp geçen bir ses olmalı...

(Pink Floyd/The Great Gig In The Sky/Dark Side Of The Moon)

"and i am not frigtened of dying, any time will do, i don't mind. why should i be frightened of dying? there's no reason for it, you've gotta go sometime."
"i never said i was frightened of dying."

Cuma, Ekim 09, 2009

toz zerreciği

"Çağdaş dünya, ıstırap çeken birinin başkalarıyla paylaşmayı ummasının makul olacağı bir çıkış yolu bulmak için ümitsizce uğraşan yüzer gezer korku ve hayalkırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kaptır. böyle bir çıkış yoluna duyulan hasret, Ulrich Beck'in hatırlattığı gibi, "bireyselleşmeyle çelişmez, aslında patojikleşmmiş bireyselleşmenin ürünüdür". Bireysel hayat, hepsi de tek başına yaşanan ve hem bu nedenle hem de ele avuca sığmaz ve çoğunlukla belirsiz olmaları nedeniyle daha da ürkütücü olan kasvetli kuruntular ve uğursuz sezgilerle aşırı doymuş durumdadır. Diğer aşırı doymuş çözeltilerde olduğu gibi, burada da bir toz zerreciği şiddetli bir yoğunlaşma yaratmaya yeter."

(Zygmunt Bauman/Siyaset Arayışı/s.65)

Perşembe, Ekim 08, 2009

kördüğüm

10 yılın en önemli gruplarında biri, Mor ve Ötesi. "Patlama"dan önceki albümleri asıl tabii ki; özellikle "gül kendine"; ama "sonrası" için çok önemli bir şarkı ki şu andaki haleti ruhiyeyi karşılayan içerikte:

"kim bilir, neler oldu...
yer yarıldı, herkes hala kibar.
parlak kutularda toy mühendisler,
bozuk ve sahte
hep havadisler.

bu mudur bana reva gördüğün?
kimseler bilmez,
bu bir kördüğüm.

ne ilk ne de son,
beraber bekledik,
yaptığımızdan ne kadar emindik.

durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm
kimse bilmez kimse bilmez bu bir kördüğüm


(zaman yok, mekan yok, hiçbirşey yok-yaralı bir melek var, evi yok)"

özellikle, 03.00-03.45 arası;

(Mor ve Ötesi/Kördüğüm/Büyük Düşler)

Çarşamba, Ekim 07, 2009

bir şarkıdır dilinde...

Papatyadır elinde
Yazla yeşeren sıra dağlar,
Bir şarkıdır dilinde
Günden güne seni soran sonbahar...

Bir umuttur görüp güldüğün
Bir tutkudur sokaklar
Hergün seni çağırır;

Der ki,
Sokaklardan geçmezsen hayal olur uzaklar...

Ben senin şarkınım der
Beni hergün başka söyle.
Bazen biraz tutkulu, bazen acılı biraz
İçinde sarı güller bulunsun...

Ben bir yolum sen de benim yolcumsun
Sakın geçme benden, inanmayarak...

Sen benim savaşçımsın, gözüpek çocuğumsun
Sen güzelsin, en güzel;
Denizlerden daha güzel,
En güzel çiçeklerden ve seslerden
En güzel denizlerden.

(Afşar Timuçin)

Dinle, Işığın Yansıması/Bir Yaz Günlüğü/Birdenbire

Salı, Ekim 06, 2009

bardaktan boşanırcasına

10 yılın önemli albümlerinden biri de Işığın Yansıması-Birdenbire'ydi. İç-dış oluşun ilk simgesi, alışık olmadık bir yağmur, bardaktan boşanırcasına... Şiirlere yeni bir ruh veren, gayet iyi düzenlemeler ve sololar...

"çocuklar gibi koşmak boydan boya,
ufukları görünmeyen düzlüğü.
soluk soluğa şimdi,
üstümüze söken şafak...

biz böyle ayakta öleceğiz besbelli
deniz gibi durmadan bir kıyıya çarparak
her zaman bir yeşili, bir moru arındırarak
biz böyle yaşayacağız
sevişerek, savaşarak
umarak, inanarak


bardaktan boşanırcasına,
bir yağmurdur bizim için yaşamak."

(Afşar Timuçin şiiri)

(Işığın Yansıması/Bardaktan Boşanırcasına/Birdenbire)

Pazartesi, Ekim 05, 2009

peşinden...

peşinden koşup savrulacağım daimi bir güç yok sanırım. her ne olursa olsun, bir şekilde ondan soğumayı başarıyorum. hiç birşeyi hayatımın merkezi yapmaya eğilimli değilim.

teori-pratik

Çok teori, az pratik; yapılabileceklerin sınırı yoktu ama kendimin çokça... Geçtiğim sokaklardan haritalar çıkarıp, yolumu bulmam gerekliydi. Adlar, yerler ve yönler biriktirdim. Kulüpler kurup bıraktım; tayfalar oluşturup dağıldım; yollar aşıp neyi aradım?

Önce nihayet, ardından Limon akşamları; konser sıraları; Sakarya'da elde şarap şişeleri... Aklımda sanırım en çok şu şarkı vardı:

"you can feel the waves coming on
(it's time to take the time)
let them destroy you or carry you on
(it's time to take them time)

you're fighting the weight of the world
but no one can save you this time
close your eyes
you can find all you need in your mind"

(Dream Theater/Take The Time/Images and Words)

Pazar, Ekim 04, 2009

lüksemburg-almanya

10 yılın "muhasebesine durmuşken", garip bir ikili geldi geçti 38/1'den; aşti dönüşü garip bir burukluk sezdim kendimde; yazılacak ve okunacakları düşünüp kendimi toplamaya çalıştım ama yönünü arayan iki koca çantalıya "need help?" demekten de kendimi alıkoyamadım! Aslında 10.yıl kutlamalarına bir halka sayılabilir. Geldiğimiz nokta, çıktığımızdan (biz!) çok daha ötede, uluslararası bir seviyede.

Ben ve onlar. Olan bitenin kahkahasına, kısa bir sessizlik.

olan biten

"bizi anlamayanları dövmek gelirdi içimden; şimdi gülüyorum olan bitene..."

(kesmeşeker/acıların kralı/insülin)

Perşembe, Ekim 01, 2009

once upon time...

"o zamanlar henüz olric yoktu". sesten ziyade uğultular vardı; kaçıp gitme arzusu; bir tür inanç, hayatı farklı kılmaya dair... İkiz kuleler dimdik ayaktaydı, Akay Caddesi toz dumandı, Kızılay'da sola dönüş yasaldı. Odalar kalabalık, sokaklar kalabalık... Alcatel'in dıt dıt'ları, walkman'in zırıltıları, çekme kastelerin bitip tükenmeyen dönüşleri vardı. Ne ebruli düşler, ne tüm bedenleriyle cinsel organlarına dönüşenler hesaptaydı; sadece karanlık bir odaya giriş, ardından kara bir kedinin miyavlaması. Oyun başlıyordu... gittikçe tehlikeli hale gelen...

Pazartesi, Eylül 28, 2009

X

Ankara gelişimin 10. yılı başlıyor. 2000 Eylül: Çukurova Mavi'nin kompartımanında ablamla kayıda gelişimiz; okul açılışı ve yurt: Ekim. Yeni bir benin ilk günleri.

10. yıl kutlamalarına, onca süredir burnumun dibinde olup gitmediğim Beypazarı'nda başladım.

Pazar, Eylül 27, 2009

osmosis

Hareketli yazdan, yeni bir sonbahara geçerken; geçişim/dönüşüm; yeni bir güzergah, alıp götüren melodi:

(Liquid Tension Experiment/Osmosis)

Cumartesi, Eylül 26, 2009

bas gitar demişken...


Dinle:John Myung/Freeport Jam

İzle:http://www.youtube.com/watch?v=n7BKCaQIA4A

klarnet

müzik aleti olsaydım, klarnet olmak isterdim.

(batı'dan da bas gitar...)

everyday is like...

"hide on the promenade
etch a postcard :
how i dearly wish i was not here
in the seaside town
...that they forgot to bomb
come, come, come - nuclear bomb"

(Morrisey/Everyday Is Like Sunday/Viva Hate)

bulaşık

kimselere bulaşmamak en iyisi olabilirdi. kimseyle oyun oynamak zorunda değildim. herşey olması gerektiği gibi olabilirdi. sürece müdahale isteğim beni bu hale getirdi. bulaşıklar biriktikçe birikti. mutfağa girmek zorlaşıyor haliyle... işim başımdan aşkın hale geliyor. bu da beni hiç birşey yapmaz kılıyor. herkesi çok ciddiye alıp, çok gerçekçi olup, hiç bir sınırı zorlamayıp, daha mutlu olunabilir. bu mümkün. kimselere saldırmadan, kimseleri kırmadan geçen bir hayat vardır. olmalıdır.

insanlığa tavsiyem budur. eğer adım atıyorsanız, sıkıntılarına katlanınınız. yoksa haliniz haraptır. harap meyveler, yenmez. kendiliğinden meyve vermeye kalkışmayınız. aşınızın tutmasını bekleyiniz. aşı tutmuyorsa, boynunuzu eğip gidiniz. bir baltaya sap olabilirsiniz belki.

kendinizle uğraşmak için, insanları bir araç olarak seçmeyiniz.

Perşembe, Eylül 24, 2009

demir kanatlar

Demirspor külliyatımı bu adreste topluyorum:

http://demirkanatlar.blogspot.com

once

"(once)
you look so happy together
(once)
you seem so happy together
(now)
this story's falling
it's falling
(now)
this story (once) keeps falling down"

(OSI/Once/Free)

Çarşamba, Eylül 23, 2009

düşünü düş yapan boşluk

"...O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş ne duruyormuş. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi birşey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."

(Hasan Ali Toptaş/Gölgesizler/s.56)

Salı, Eylül 22, 2009

"bir tek soru var kalplerde"

"ruhlarda hiç bir sızı yok,
bir tek soru var kalplerde;

hiç kimseyi üzmeden nasıl hata yapıldı?"

(kargo/ruhlarda hiç bir sızı yok/yalnızlık mevsimi)

faaliyet raporu

Tribünde Solculuk Olur Mu?, Radikal İki, 13 Eylül 2009.

Cuma, Eylül 11, 2009

"on the page"

"life is getting esoteric,
let me in your movie...
each time i walk out the door
someone mixes metaphors
life is so much cleaner on the page."

Chroma Key/On The Page/Dead Air For Radios

Perşembe, Eylül 10, 2009

Farklı düşüncelerle ne kadar ortaklaşabilirim? Benim gibi düşünmeyenlerle ne kadar yol alabilirim? Birileriyle ortaklaşa birşeyler yapmanın sınırları nedir? Birilerin ihtiyacım var mı? Onların beni zorlamalarına-bana sıfatlar uydurmalarına ne kadar izin vermeliyim? Çatışmadan ve tartışmadan alınan keyif, bugüne kadar hep öldürücü oldu. Kimse sonsuza kadar kan kaybıyla yaşayamaz, değil mi? Ben onların kanlarıyla yaşayabilir miyim?

"bir insanın kendini önemsemesi, kendisinin kiralık katili olması demektir;
bencillerse yaşarlar..."

Çarşamba, Eylül 09, 2009

"...demiş miydim?"

"bir bomba daha sallamışlar uzaktaki dostlara
artmadık da eksildik bu ara.

kafelerde, liselerde, sokaklarda,
avunduk aşklarla, şarkılarla...
yeminliydik onlar gibi olmamaya, dostlarla zamanla solmamaya.
kimimiz küfür etti, kimimiz bakıp geçti, kimimiz mola aldı bu oyunda.

kaptan gitti, hava bozdu, tayfa şaşkın;
herkes sandallara..."

hmm, duymuştum...

Salı, Eylül 08, 2009

Livorno

Livorno maçı izlenimleri:Futbol ve Sol İlk Kez Bu Kadar Yakındı, Bianet.org, 7 Eylül.

Perşembe, Eylül 03, 2009

"Mağlubu Anlatmak"




http://www.iletisim.com.tr/kitap/mağlubu-anlatmak-1502.aspx


Meclis Kütüphanesi'nde gözümü pörtleten makinalar, elimle kıvır kıvır çevirdiğim filmler; Milli Kütüphane'de haşır huşur çevirip okumaya daldığım eski gazeteler ve simsiyah olmuş parmak uçlarım... Şimdi yukarıdaki kapağın altında.

Kutlama şarkısı: To Live Forever/Dream Theater/1994

"if i’d started from the top
and worked my way down
there’d be no reason
to live forever
to live forever

the starvation has turned
me outside in
and the wind has blown
me halfway across the world
across the world

why was i born
in an age of distrust
i’d offered some change
for a photograph

it will always stay the same
you will always be the same

until i saw the desire for revenge
my heart never once went astray
as long as i have to die in the attempt
then there is no reason
to live forever"

İzle: http://www.youtube.com/watch?v=s-DA4iggDD8

Çarşamba, Eylül 02, 2009

1 Eylül/2

Radikal-Genç'te yayınlandı; 2006:

1 Eylül; mevsimlerin değişim günü; kuzey yarım küre için sararıp solma vakti. Bir de dünyanın gidişatından sararıp solanlar için savaşa lanet okunacak bir gün. Aslında durum biraz karışık: Çünkü Birleşmiş Milletler Dünya Barış Günü’nü 21 Eylül olarak belirlemiş, 2001’den beri. Ancak memleket satıhlarında ısrarla 1 Eylül’de kutlanıyor bu gün.

Bianet üzerinden edindiğimiz bilgilere göre, BM 1981 yılında Genel Kurul’un çalışmalara başladığı tarih olan Eylül’ün üçüncü çarşambasını “Uluslararası Barış Günü” ilan etmiş. 2001’de de bu günü, 21 Eylül olarak sabitlemişler. 1 Eylül ise daha sembolik bir güne denk geliyor: Almanya’nın Polonya’yı işgal ettiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı sayılan gün. 1984’te 1 Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak ilan eden ise dönemin Varşova Paktı üyelerinin şekillendirdiği Dünya Barış Konseyi. Uzunca bir süredir Dünya Barış Günü olarak kutladığımız ancak bunu BM üzerinden meşrulaştıran düşünce, bir bilgi hatasının kurbanı durumunda.

Sorun değil. Barış’a bir değil 365 gün feda olsun! Ama durum iç açıcı değil. Yine İkinci Dünya Savaşı sonrası, dünya barışını(?) korumak için hayata geçirilen BM, bugün savaşlar karşısında çaresiz; bu nedenle gün geçtikçe meşruluğunu yitirmekte. Ulus-üstü bir yapıyla, ulusların evrensel barışı tehdit edecek girişimlerine bir fren mekanizması olarak görülen BM, freni patlamışçasına yokuş aşağı iniyor.

Dünyayı güya barış ve huzur içinde yaşanacak bir yer yapmaya çalışanlar, silah ticaretinin en önemli isimleri. İnsan Hakları Derneği’nin aktardığına göre dünyada barış için harcanan her 1 dolara karşılık, silahlanmaya 2000 Dolar harcanıyor. Silahlanma için harcanan her on doların 4 doları ABD’ye gidiyor. Seyhan Erdoğdu’nun makalesinde (http://www.ttb.org.tr/MSG/mart25/savas.pdf) aktarılanlara göre, 2005 yılında dünya çapında askeri harcamalar içinde ABD’nin yüzde 45’lik bir oranı var ve bu oran listede kendisini takip eden diğer 10 ülkeden daha fazla bir pay. Ayrıca silah satışlarından en fazla para kazanan 10 şirketin 7’si ABD patentli. Bilindiği gibi, bu ülke, “barışın bekçisi” BM’de veto hakkına sahip 5 ülkeden biri. Bu birkaç veri bile nasıl bir vodvil içinde olduğumuzun göstergesi. Özgürlüğün yılmaz savunucusu, dünya barışını korumak için gerçekten çok çalışıyor! (Syriana, bu konu ile ilgili güzel bir film.)

ABD güdümlü BM’nin Ortadoğu’da beceremediğini, belirsiz bir görev tanımıyla başarmaya çalışmaya hevesliler içinde yer alan Türk devleti de, 1 Eylül’ün arefesinde vatandaşlarına taksitle silah satacağını açıkladı. Dünya barışına katkıda bulunmaları için olsa gerek. Etraflarında, barışa halel getirmeye çalışanları yok etmek için. Sahi küçük Amerika olma hayallerimizi, bilinç altına atmamış mıydık biz? İşte rüya ile gerçeğin birleştiği an: artık hepimiz barışın yenilmez elçileri olabileceğiz! Barışın serseri kurşunlarıyız; dilediğimize çarparız.

Her yaz ayında olduğu gibi, şen şakrak düğün dernek icra eden Türk milleti birbirini maganda kurşunları ile öldürdü. Bu “serseri” kurşunlar, TÜİK’in verilerine göre her yıl ortalama 700 kişinin canını alıyor. Bu sayı İsrail-Hizbullah savaşında ölenlerin sayısına yakın. Buna “serseri olmayan” kurşunların mağdurlarını da eklersek, BM’den Türkiye için bir karar almasını talep etmek abes kaçmaz sanırım.

BM, kendi Barış Günü 21 Eylül’de tüm dünyada öğlen saat 12’de bir dakika sessizlik eylemi yapılacağını bildiriyor. Bizim Barış Günü’müz 1 Eylül’de resmi makamların yaptığı açıklamaları gördükçe, onları 365 günlük sessizliğe davet etmek geliyor insanın içinden. 1’i veya 21’i farketmez; sürekli bir barış talebi var ama barıştan ne anladığımız açık değil. Ancak savaşın sonuçları net biçimde ortada ve buna davetiye çıkaranlara karşı sesimizi daha da yükseltmeli.

Salı, Eylül 01, 2009

1 Eylül (serseri kurşun)

Mahlasla yayınlanmış bir yazı; Birgün-Gençlik sayfası günlerinden, 2005:

O’nu tanımıyordum, tanımadığım milyarlarca insandan biriydi dünya yüzeyindeki, her hangi bir özelliği yoktu benim için, belki ilerde olabilirdi, zaman geçer ne göstereceği bilinmezdi, hangi fani geçen zamana dur diyebilirdi ki. Sonra bir kurşun tüm olasılıkları bitirdi. Ölüm, ani. Serseri!

1 Eylül Dünya Barış Günü idi dün; adalet olmadan barışın ne önemi vardı, dünya adaletsizdi, batsındı o zaman, ama serserilik onun da kanında vardı belki, Begüm Kartal, Paris’e gittiğinde neler neler yapacaktı kim bilir, serserinin biri bitirdi tüm olasılıkları…Kurşun!

Tercih ettiğin aslında yeni bir hayattır çoğu zaman atılan her adım sonrasında yeni bir kabus da olabilir; o düğüne gitmeye bilirdi, annesini kıramadı belki, tatile gelmişti kafa dağıtabilirdi, onca Fransızca’nın arasında, fransız olduğu bir dünya onun kafasını dağıttı .Gitmeseydi evde kalsaydı, ekmek için dışarı çıksaydı, kafasına saksı düşemez miydi, ya da kontrolünü kaybetmiş bir şoför sokaktan aşağı uçarcasına, olmadı mı bunlar, saçmalıklar arasında tercih yapmak çok da rasyonel olmayı gerektirmez ama sayılar sana her şeyi söyler fayda maliyet analizleri keskin tüm iktisadi göstergeler sağlam zeminde olmalıdır sürdürülebilir bir gelişim çizgisi belki de guruların iki dudağının arasındadır ne olduğun ne olabileceğin birilerinin öngörüsündedir sen kimsin ey adam ben iktisat öğrencisi olarak bilebilirdim bunları lakin birileri ne yaptığını farkında mı saçmalık ve anlamsızlık üzerine yazdığımda kafam netti bilincim aksa da kontrolsüz bir şekilde o anda kafam masaya düşebilirdi ensemden giren bir serseri ile, hava kurşun gibi ağırdı ne de olsa…Gitti o düğüne, düğün ve cenaze. Düğün ve cenaze, serserilik gençliğin içinde ama eşyalar serserileşirse, insanlar silahlanırsa, kurşunlar uzayda dolaşırsa…

Barış ve Dünya: sıfır korelasyon, ikisi bir arada anlam ifade etmemekte, birisi ölüp giderken barış çabası devam etmekte, savaşı harlayarak barış anlam kazanmakta, örgütlü silahlananlar, bireysel silahlanmanın kontrol altına alınmasını istemekte işte bu çelişki beni delirtmekte…niye silahlanırsın be adam, karşıdaki güven vermez, sen hep karşıdasındır zaten, bu aynalar ters çevrilmez sadece seni yansıtır, tek bir silahın var o da kalem kırıldı mı geri gelmez kelam, düğün dernek her gün deliye illa kına gecesi gerekmez süslemeye, davetiyeler açıktır, silah getirmek yasaktır.

Begüm’ün bir “anlam”ı oldu artık, belki hedeflediklerinden daha da fazlası… Ölüm ne garip şey anne, öptüğüm kızlar geliyor aklıma, bir anlamı vardır elbet giderken kör kurşuna…

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

dayı

İyi-kötü onlarca sıfatla anılabilirim; kimileri lanet bile okuyordur bana sıfatlara süsleme olarak. lütfen artık bunlara "dayı"yı da ekleyin artık; bu sabah itibariyle kazanıldı... Artık kelimenin tam anlamıyla dayılanabilirim.

Salı, Ağustos 11, 2009

"Sıcağıyla, Acısıyla Adana Futbolu"



Perşembe kitapçılarda!

Bu da kutlama şarkısı: Lifting Shadows Off A Dream

1994 canlı kaydı; 5 Years In A LiveTime'dan, müthiş bi intro...
İzle: http://www.youtube.com/watch?v=qmfA32VOkwk

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

ölü zaman gezginleri

"...yaşayan her canlı gibi acıkmıştık; belki bira bile istiyordu canımız ve şehirlerin gürültüsünden uzaklaşmış olsak da, belleğimizdeki hatıralardan -yani geleceği ele geçirmek adına gçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden- henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi, hala var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizn üstüne doğru doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık, bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda, geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu."

(Hasan Ali Toptaş/Ölü Zaman Gezginleri)

Pazar, Ağustos 09, 2009

this heaven

David Gilmour'un "rabbim, çok şükür" deme şekli; dünyadaki cennetlerde tatil yapanlar için birebir; müthiş solosuyla dört mevsimlik.

http://fizy.com/s/17jc5r

all the pieces fall into place
when we walk these fields
and i reach out to touch your face
this earthly heaven is enough for me

so break the bread and pour the wine
i need no blessings but i'm counting mine
life is much more than money buys
when i see the faith in my children's eyes

i've felt the power in a holy place
and wished for comfort when in need
now i'm here in a state of grace
this earthly heaven is enough for me

so break the bread and pour the wine
i need no blessings but i'm counting mine
life is much more than money buys
when i see the faith in my children's eyes

(On An Island/This Heaven)

Cuma, Ağustos 07, 2009

graffitti

Firenze Garı'na girerken, bir kaç kilometre devam etmiş olabilir, grafitiler süslü duvarlarla yolculuk ediyorsunuz. Bologna'da da oldukça popülerdi, tarihi mekanlar haricinde, neredeyse her binaya imza atılmıştı. Vertumnus'un yorumu, "belediye, 'madem önleyemiyoruz, alın gençler bu duvar da sizin olsun' demiş galiba" oldu; bir şekilde bunu da turistik öğe haline getirmişler.




Sadece duvarlar değil, vagonlar da sanat eseri haline dönmüştü. Aslında bu şekilde bazı vagonlar özel olarak grafiticilere teslim edilebilir. Mesela, günün birinde bir deplasman vagonumuz olsa, onu özel olarak çizdirsek-boyatsak! Bizdeyse bildiğim kadarıyla, vagonları fısfıslarken, görevlilerce kovalanıyor grafiticiler.



Bir de şarkısı var, Kargo'nun Sevmek Zor albümünden kıyıda köşede kalmış, "Graffitti"; oradaki günlerimize pek güzel bir fon oluşturabilir, kaydını bulamadım ne yazık ki:

Duvarlarda bir resim,
Güç versin bize.
Yalan bizden yanaysa sır versin bize.
İçimi kemiren kımıltı,
Yön versin bize.
Yıktığım tüm insanlar söz versin bize...

Bunları düşünmek acını azaltsın.

Bu bir rüyaysa,
Beni sen uyandırma
(oooooo)
Eğer uyanıksam,
Beni asla uyutma!

Rengarenk bir fısıltı,
Az gelsin bize;
Özgür bir soy için sen sabahı bekle.
Ruhumu kemiren bu boşluk,
Dar gelsin bize.
Geceyi boyayan güneş haykırsın bize...

Perşembe, Ağustos 06, 2009

yeni-hayalperestlik

Kocaman yapıların yanında küçücük kalmak. Tarhini bize bir mesajı mı? Yüzlerce yıllık geçmişin içinde, 50-60 yıllık bir ömür; allah nasip ederse... Yapabildiğin kadar büyük işler yap ki, namın duyulsun cümle alemde.



Büyük yüklerin altına girip, onu omuzlayıp el birliğiyle, adım adım ilerlemek. Dün akşam, "artık pek hayal kurmuyorum sanırım" diye bir cümle mırıldandım rakılı ağzımdan eski bir dosta... "Sadece yapmam gerekenleri yapıp, olmasını bekliyorum". Belki de yeni-hayalperestlik, olmayacakları değil de olabilecekleri düşlemektir, kim bilir. Ben olabilecekleri, olan hale getirdikçe, yeni hayaller/olabilecekler ufkuma giriyor.

Bunları o muhteşem yapıların altında otururken düşünmedim. O sırada düşündüğüm, Mustava'nın "ulan hiç cami gezmedik ama gezmediğimiz kilise kalmadı" yollu serzenişiydi. Bir de o ince işçiliğin, nasıl sabır gerektirdiği.

Biraz daha sabır. Kitap çıkıyor az kaldı!

Firenze'de top çevirmece

07.07.2009

"Şu an Türkiye saatiyle 22.00'de Floransa'dayız. Burada kendi arasında top oynayan bir grupla top oynamaya başladık; az önce ben de oradaydım. Şimdi Yavuz, Mustafa ve diğer Yavuz oynuyorlar. Burada bir meydanda oturduk. Eşyalarımız burda, biralarımız burda; yarın Antirazzisti'ye gideceğiz."



http://www.youtube.com/watch?v=sIemYxiPHIg

Çarşamba, Ağustos 05, 2009

sokaklar

Kimseyi tanımadığın sokaklarda yürümek, nereye çıkacağını bilmediğin yollara sapmak; kemerler, kabartmalar, yazılar, çizimler...



Taş sokaklar eskide kaldı, ama bu taşlar daha eski; çakıl taşından büyükçe... Kemerler, sütunlar: Corte Isolani. Eski bir yükün ağırlığı omuzlarında...

Salı, Ağustos 04, 2009

havaalanında uyumak

http://www.sleepinginairports.net adresli siteyi, gitmeden önce ziyaret etmeliymişiz. Paris CDG, uyumak için en kötü havaalanları listesinde birinci! Vertumnus, bulup haber etmiş; ben de buradan duyurmak istedim.



Saat 4 gibi, Paris'ten havaalanına geri döndük ancak iç peronlar değil sadece demirden koltuklu dış tarafı açıktı. Yorgunluktan bayılmak üzere olduğum için, ben bizimkilerin uygun koltuk arayışlarına dayanamadım, bir yere çöküp kaldım. Ama onlar dördümüzün de sığacağı bir yer buldular, oraya geçtik. Ancak koltuk aralarındaki şeyler, kolçak mıdır-dirseklik midir, adı her neyse; yüzünden doğru dürüst sığamadık. Mustava ile sırtsırta verip sızdık. Yaklaşık 1 saat uyumuşum sonra kapılar açıldı ve üstte görülen alana geçtik; buranın koltukları yumuşaktı ama aynı bölünmüş koltuk derdi devam ediyordu. Ses ve ışık artınca, neredeyse hiç uyuyamadım. 9'daki uçağa kadar, gezinip durdum ortalıkta...

meydan

Meydanlarımızın olmaması ne kötü. Bizleri birleştiren mekanlar... Ortaklaşa birşeyler yapabildiğimize inanabilirdik belki. Ama meydan, demek kitle demek; kitle de sol. Uzak tutulması gerekenler... En fazla maç kutlamalarında bir araya gelebiliyoruz; bir de yılbaşlarında toplu taciz eylemleri için. Halbuki Frenk diyarında öyle mi, adamlar serdi poşetlerini, bezlerini; bir çırpıda yaptılar gösterilerini.



Hem akşam bir araya gelip içiyorsun da orada, hele bir de dolunay varsa... Eskiden Sakarya'da şarap içtiğimizi hatırlıyorum Nihayet'in önünde; şimdi orada durmak bile mümkün değil.

via del'indipendenza

Piazza Maggiore'de, Bangladeşli abimizden aldığımız biraları yudumlarken, gözümden uyku akıyordu. Ama dolunay o kadar güzeldi ki; gözlerim kamaştı. Bundan bir ay önceki, dolunay. Mustava, bi ara uzanıp uyudu taş merdivenlere, bense Neptün Çeşmesi'nin etrafındaki kalabalığa dair yorumlar yapıyordum. Akşam üstü biri eğik, kulelerin altında fırıncının kızından pizza yemeden önce, öyle gelene geçene bakıp, sonra ara sokaklara dalınca, önceki hayatında lejant olan mustava bey, güçlü navigasyonu ile bizi bilinmedik maceralara savurmuştu.

Via del'indipendenza'dan via del pallone'ye doğru akarken, kemerli binaların altından, gelip geçenler ayakkabımın ökçesine basmış olduğumu fark etmemişlerdir umarım.

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Paris bir rüyaydı

Paris bir rüyaydı, bizi rüyaya yatıran Air France'taki matmazeldi; uçuran A320'nin kaptanı, virajları mı sert alıyordu yoksa stratosfer mi biraz taşlıydı... Şarap sonrası gözlerimiz kaydı ama bulutlar üstünde taş sektirmek olmazdı. Abdel'in arabasındaki Mustafa Sandal bize hoşgeldin demese olmazdı! Abdel'in ha!larını duyan kulaklarımız, ağızımıza komşuluk ediyordu o an; "burdayız burdayız" diye parlayan gözlerimiz, görevini yapmaktan mesuttu.

Gündüz bir demir yığını olsa da Eyfel, dolunayla sözleşmişcesine parlaktı. Yıldızlar ölmüştü, aşklar bizi terk etmişti ama biraz şarap her zaman iyi gelirdi. Hele ki Eyfel'in altında, dolunay ışığında.

Avenu Kleber'deki şampanya bardağı, hala sıcaktı sanki; az önce kenetlenen dudakların orada olduğunu hatırlatmaktaydı. Yürüdük de yürüdük. Zafer Takı bizi karşıladı. Şanzalize, yolumuza serildi; köşeye sotelenen siyahiler PSG tribünlerinden miydi?

Paris bir rüyaydı, Moulin Rouge sokağı barlar kabus. Irish Pub'taki Carlsberg niye o kadar acıydı? Vertumnus, taksiciye çok adildi; havaalanı sabahın dördünde çeşit çeşit ırkın uykulu gözleriydi. Tuvaletler dost, ucuz crossiant yaren, Air France kahvaltısı ise bize hayalkırıklığıydı.

Pazar, Ağustos 02, 2009

hep yalnız

ve bir sabah paltonu giy
at kendini sokaklara.
kalbin seni aşka götürür,
insan bazen lafta iyidir.

hep yalnız hep yalnız
çok yanlış çok tatsız...

bugün kötü günümdeyim,
şımartılıp sevilmedim,
daha beter sersemledim,
şöyle böyleyim.

biraz daha kalsan da bir,
hemen basıp gitsen de bir,
kalbim senin emrindedir;
aşk böyledir...

bu aşk benim bedenime göre değil,
biraz küçük ya biraz değil,
hayat zaten çok ahlaksız.
ister hakla ister eğil...

(Nazan Öncel/Demir Leblebi)

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

"İstanbul Triology"

Lise yıllarım üniversitenin ilk yarısı, Dream Theater'la geçti. Bir ara onlardan ve yan projelerinden başka hiçbir şey dinlemiyordum. Sevdim mi tam severim, durumu. Bu iş zamanla kurumsal hal aldı; fan kulüp kurucularından oldum. Uluslararası fan kulüp tarafından tanınca, önce resmi sıfatını aldık sonra birden konser organizasyonuna evrildi iş. Benim onca toyluğum ve hayalperestliğim arasında, işin bu kadar çabuk profesyonelleşmesi, kolay hazmedilir birşey değildi. 2002 konserinden sonra ekipten ayrıldım, sonra grupla bağım da hızlıca koptu. 2005'teki konsere sıradan bir seyirci olarak gittim, son ikisine gitmedim bile.

İlk konser öncesi-sırası-sonrası ile tam bir milattı. Daha önce hiç öyle bir ortamda bulunmadığımdan, 5000 kişi arasında kazakla konser izlemenin ne demek olduğunu da bilmiyordum. VCD'lerde DVD'lerde bu adamları sakince izleyen kitleyi görmekten, meselenin pratiğine uzak kalmışız. Konserin başlamasını en önde, yaklaşık 1,5 saat yere doğru dürüst basamaz ve ezilme tehlikeleri atlarak bekledim ama asıl bomba Pull Me Under'ın ilk akoruyla patladı. Hallaç pamuğu gibi atılmak deyimini, canlandırıyordum Bostancı Gösteri Merkezi'inde. Dayanamayıp kendi gerilere atmıştım; ilk 3-4 şarkıyı hatırlamıyorum. Konser sonrası otele gidiş, fotoğraf makinamı kaybedip bulmam, ardından havalanı... Tüm gece ayaktaydık. Sonrasında arkadaş evine çağırmadığı ya da ben gelebilir miyim diye sormadığımdan, tüm gün Taksim'de çaycılarda uyuklamıştım. Garip bir şekilde gece trenle dönmek ısrarım yüzünden tüm gün oralarda sürttüm. O günkü yorgunluk ve uykusuzlukla, bir günde birkaç kilo vermiştim sanırım.

Asıl mesele bu değil tabii. (Asıl mesele, biletimi pvc kaplatırken, biletin yanması, onu mustava anlatır.) 2005 sonrası ivme kaybeden Fan Kulüp, yeni bir çalışmayla kendini hatırlattı: Dream Theater İstanbul Triology. 2002, 2005 ve 2007 konser görüntülerinden oluşan bir DVD. O zamanki profesyonellik seviyesi, şimdilerde iyice tepeye çıkmış ve eli yüzü düzgün, gayet "saygın" bir iş olmuş. Ben de eski günlere, şöyle bir uzanıp geri geldim; hayret hiç tarzım değildir halbuki!

Salı, Temmuz 28, 2009

13.07.09-12.20;uçak.

Bologna'dan havalandık, Paris'e gidiyoruz. Hava açık, gökyüzü parlak, dünya yuvarlak. Yanda Heidegger okuyan abla, kulağımda "şimdi sen uzakta, saydam bir şehir tadında, batıda, yaran açıkta..."

Yorgunluk yüzümü asıyor, gözlerim yanıyor. Ülkeler aşıp yollar kat erderken, kendimizi de aştık biraz. Olmaz denen birşeyi yaptım kendi adıma; bulutların üstünde, yeni bir benin izlerini buldum, takip etmeliyim.

Pazar, Temmuz 26, 2009

"hayat kurtarır bazen, telefon hatları..."

kafcamus'un gösteri toplumu eleştirisine girebilir bu satırlar, ama radyo 1'e telefonla bağlanıp mülakatta bulunduktan sonra, annemin alkışlayıp babamın bana sarılması, kendi açımdan kayda değer bir durumdu. Üstüm başım terra rosa'ya bulanmışken, odalardan birinde telefonla bir aşağı bir yukarı gidişim, komik görünüyor olabilir. Ama genelde telefonla konuşurken oturup kalamam; illa ki yürürüm. Gerginliğimn temeli, derdimi telefonda anlatmakta zorlanmamdı; yazmanın kolaylığı kadar konuşmak zor geliyor çoğunlukla. Acaba yazıya mı haksızlık ediyorum diye düşünmüyorum değil. Kaydetmeye çalıştığım yayında kendimi sesimi duymaktan şaşırmıyor da değilim. Ayrıca bazen söylediklerimin aslında düşündüklerim olmadığını da kabul etmiyor değilim. Değilin değillemesi, kendi etmez; bilirim.

Cümleleri aslında o kadar derli toplu kurmamışken kafamda, kelimelerin, özne-belirtili nesne-zarf tümleci ve yüklem şeklinde oluşması da bir garip. Yazdıklarımı okuduğumda olduğum gibi, kendi sesimi de bir yerde dinleyince, çok itici buluyorum. İnsanların bana niye dayanamadıklarını anlamak daha kolay bu anlarda.

faaliyet raporu

Antirazzisti'nin Ardından-Radikal İki

Hikaye Yeniden Anlatılıyor-Radikal Kitap

iki yıl okul tatili

İki yıl okul tatili, Jules Verne'in kitabı, okurken korkmuştum sanki; öyle hayırlıyorum; bir yandan da her tatil öncesi düşünürdüm, bu kadar uzun tatil olsa ne yaparım diye. Okulu severdim, kaytarmayı seven haylaz bir çocuk değildim yani, lisede bile okuldan kaçmadım heralde! Benden adam olmaz.

Geçen yazı tatilsiz, ondan öncekini de sevimsiz geçirince, bu yılki tatiller, iki yıl okul tatili gibi geldi bana. Ankara'yı özlediğimden değil, evimi özlediğimden daha çok... Ki bu yılın kayda değer, hayat değiştirici, ilim irfan artırıcı, memleketler dolaşmış bir serüveni olmasına rağmen! Mustava'nın deyimiyle, "dost ve kardeş ülke" topraklarına girmiş gibi oldum Aşti'ye gelince.

Yiyemediğim halde topladığım fasulyeler, dalından koparıp hatır hutur yuttuğum salatalıklar, dibine gübre koyduğum domates çitilleri... Şimdi biraz daha boynu bükük kaldı. Ama getirdiğim kilolarca soğan, gururlu ve mutlu. Bizimkiler beim adıma diktiği için, mecnuren getirmek zorunda kaldım!

Şöyle bi oturup düşününce, yarı zamanlı Paris ve İtalya günleri, belki yeni bir yazı yazdırır, kim bilir.

Pazar, Temmuz 19, 2009

hat

Bologna sokaklarından, Akdeniz şeridine, oradan Torosların eteklerine uzanan bir hat... Noktaları birleştirince çıkan resim, bir hayaletin silueti; geçmişle gelecek arasınd salınıp duran. Hat-tatlara soracak olursanız, değerleri çok sonradan anlaşılır, ya benim o kadar sabrım var mı. Korkutmaktan vazgeçen hayaletler, Cebeci Stadı'nın altına yerleşiyordu en son.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

08.07.'09-20.30

Casalecchio'ya geldik sabah 10 gibi; çadırları kurduk, pankartı astık, etrafı kolaçan ettik, alışıyoruz,gittikçe kalabalıklaşıyoruz; çadrırn etrafı iyice kapandı. Tek tük Türkle karşılaştık, biri İngilizlerle gelmiş, diğeri Almanlarla... Akşam bi İngiliz ekibiyle dostluk maçı bile yaptık. Yemek biraz sıkıntı, dah doğrusu para azaldı. Yol, kalacak yer derken beklediğimzin üstünde para harcadık. Paris ziyareti planları bozdu.

Her milletten insan var, mahşer yeri gibi, çeşit çeşit dil, tepki, ses, mimik; bi ton pankart, bayrak. Keyifli ama yorucu olacak.

İnsanlar beklediğim kadar samimi değil, yardımlar sınırlı ya da olması gerektiği kadar.
06.07.'09-19.00, Bologna;

Arka sokaklarda kaybolma denemeleri... En kötü binanın içinde bile bir sanat galerisi var. Geçmişin sesi hala sokaklarda ve ısrarla duyulmaya devam ediliyor.

Piazza Maggiore'de Neptün Çeşmesi'ne karşı biralar... Bangladeşli ağbinin, Eurasia Marketi'nden alınma. Öncesinde kulelerin dibinde, dilim pizza. Fırıncıların kızları!

Salı, Temmuz 14, 2009

Eyfel'e karşı...

05.07.'09; 23.00-Paris.

Eyfel'e karşı şarap içiyorum, çimenlerde oturuyorum kalabalığın arasında, her dilden sesler geliyor kulağıma, geç gelen bir kavuşmanın kekre tadı... Burada mıyım diye soruyorum.
Gittim ve geldim. Eski ben değilim. Eskisinden çok daha eskiyim. 8 günlük ses, gürültü, kalabalık, yolculuk, yabancı kelimeler, kimseyle tanışmadığım sokaklar, bilmediğim yollar, haritalar, tabelalar, beklemeler, beklemeler, beklemeler, iniş kalkışlar... ve ev.

Cumartesi, Temmuz 04, 2009

yolculuk

Niğde'den sonra belki de kişisel tarihimin en kritik yolculuğuna pek az zaman kaldı. İçimde büyüyüp duran ve yukarı doğru çıkan şey, Air France'ın koltuklarında kendini açık edebilir. O anda yanımda bulunanlar buna tanıklık edebilir. Gözünü kapatıp vazifesini yapanlari eşten dosttan duyabilir. Cesurca atılmış iki adıma sahip olduğu için, Niğde ile Bologna kardeş şehirler ilan edilebilir; sesimi çıkartmam. Çıkartacağım şey belki bir inilti olabilir. Geçmiş yılların inlemesi... Hicaz makamı.

Yaptığım pekçok kritik yolculuğa haksızlık etmek istemem; İzmir'e, Artvin'e, İstanbul'a... Hepsi an itibariyle önemliydi ama bu bir başka. Misak-ı Milli sınırları geçilerek, ecnebi kuvvetlerle temaşa içinde olmak, elbette içeride büyük bir münakaşa doğurmakta. Bir grup teslimiyetçi, manda yönetimi istemekte hala. Bağımsızlık aşkıyla yanıp tutuşanlar ise, ateşe barutla gitmekte.

Çantalar hazırlanıp, listedeki maddeler özenle silinmekte. 40 gündür uğraştığım Ürdün Demokratikleşmesi, benim özgürleşmem için bir aracı olmuş, kimin umrunda. Teze bu yönde bir bölüm ekleyebilir Mohammed kardeşim. Çevirisi ve redaksiyonu, bedava, söz!

"Cesur olsaydım, gelir miydin benimle? Bu şehirler, kasabalar...Sonuna kadar...Konuşabilirdik, sevişebilirdik, böyle şeyler işte; böyle şeyler..."

Perşembe, Temmuz 02, 2009

dar vakitlerde seviştik

biz varlık görmedik bilirsiniz,
varlık görmedik ama seviştik.
en dar vakitlerde yerli yersiz,
kadınlarla kızlarla seviştik.

bir yanımız kan revan içindeydi,
bir yanımız sütbeyaz akşamlarda...
meydanlarda kaldı ellerimiz kollarımız,
delik deşik hasta sedyelerinden
bakışlarla gözlerle seviştik.

aşkımız eskiden kalma bugünlere,
ne yalan ne gerçek olduğu gibi
buğdaysız pamuksuz ilaçsız,
yokluğa karşı gizli kapaklı,
bulutlarla yıldızlarla seviştik.

buğdaysız pamuksuz ilaçsız olsun
-aşktan iyisi var mı?-
ölenden öldürene geçen sevdayla
yüz yıl sonra bin yıl sonra on bin yıl sonra
yaratacağımız dipdiri hazlarla seviştik.

seviştik ya elbet sevişiriz...
sevişmek oldum olası bizim işimizdir.
bir ateş varsa dağlarda,
bir ateş varsa karanlıklarda,
bir ateş varsa bomboş şehirlerde,
bizim ateşimizdir.

(turgut uyar)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

param olsaydı...

Çok param olursa kendim için istihdam edeceğim üç kişi:

1-Trajedi yazarı,
2-Yol yordam gösterici,
3-Belge toparlayıcı.

SSK'lı tabii..

Salı, Haziran 30, 2009

space dye-vest

Durduk yerde insanı darmadağan eden şarkılar listesinin bir numarası, Kevin Moore'un alın ve beni rahat bırakın tokadı, nasıl bir tokatsa bu, bizi dönüp dolaşıp rahatsız etmeyi başarıyor, gül bitmiyor yerinden, kan akıyor, liseden bugüne uzanan değişmeyen katran tüy cezası:

http://fizy.com/s/100wg4

(Dream Theater/Space Dye-Vest/Awake)

Pazartesi, Haziran 29, 2009

yaz yağmuru

"sıcacık bir yağmur siner
kara gecenin içine,
toprak somun gibi kabarır.

tak tak vurulur kapıma,
kişner kapımda kır atım,
dünyam gümüşler kuşanır." (Ezginin Günlüğü/Gece İçinde-şiir:A.Kadir)

http://fizy.com/s/11bqb2

Pazar, Haziran 28, 2009

2; 2,5 ve 3,5 saatlik nöbetler, salona kedi girmesi dışında sıkıcıydı ama masanın diğer tarafında olma mutluluğunu da yaşattı. Sanırım havaalanı harcını çıkardım ama henüz çizme günleri için kaynak yok. Belge toplarken, pasaportu beklerken, vizeyi beklerken, parayı beklerken işler hiç kendiliğinden yolunda gitmedi ve hep bir sonraki günlere kaldı. En nihayetinde bu noktaya kadar geldik ya, iyidir iyi, diyorum.

Bir hafta sonra bu saatlerde gökyüzünde olabilirim ama henüz ayaklarım yere basıyor ve hala ayaklarım yere bastığı için de mutluyum ki nefes almak konusunda da aynı şeyleri hissediyorum.

Cuma, Haziran 26, 2009

yeşil fasulyeye alerjim olduğu kesinleşti bu akşam. skafoid kırığından sonra, bir ilginçlik daha... her yaz yeni biri.

severek yaptığım ve yediğim bir yemekti halbuki.

Perşembe, Haziran 25, 2009

saymak

Kırkikindi altında bira içmek keyifliydi. Hem şeker değiliz ki iki damlada eriyelim... Düşen damlaları saymadım, geriye kalan günler gibi... Eskiden yaylada erik ya da ceviz toplarken, biriken meyveleri saydığımda kızarlardı, bereketi kaçar diye; o yüzden saymıyorum. Ama 27 yıldan geriye doğru saysam, dolu ve boş günlerin hesabını çıkarsam, ki sabah ekmek gelsin diye beklerken, boş durmayayım diye kilimleri çırpmaya başladığımda böyle bir sayma silsilesine girdim. Lineer sayılarda eksik olduğum için çok öteye gidemedi sayma ve kilimler de makineye girdi.

Herhangi birşeyi yapmam gerekiyor da yapmıyor değilim, tersine herşey günü gününe teslim-yerinde ve zamanında, ama bu anksiyete nedendir bilinmez.

Salı, Haziran 23, 2009

dönüş

Kiraz ağacının ilk meyvesini, minicik ekşi kirazları yedim; şifa niyetine diyerek... Hangi bir hastalığıma deva olacak ki? Suladığım fasulyeler, patatesler, patlıcanlar, kezzap yemiş etkisi hisseder mi? Bizimkilerin, adıma diktikleri soğanlar fos çıkar mı? Yol boyunca bana babamla çocukluk günlerini anlatan şoför bey amca, Oedipus kompleksinden haberdar mıdır? Torosların öte yakası, etrafında dönüp durduğum merkezkaç kuvveti midir?

Vizeyi aldım, kitabı teslim ettim. Bu yaz güzel geçsin.

Çarşamba, Haziran 17, 2009

Yaş ilerledikçe, değişen-değişmeyen dengesinde hesaplar netleşiyor gibi. Hoyratlık, sertlik, asabiyet yerleşik unsurların başlıcaları. Sessizlik ile gürültü arasındaki ani geçişler, yıkıcılık düzeyinde. Kendiyle mücadele ederken başkalarını ezip geçme oranı, hissedilir boyutta. Değişen şey, bunları anlamlandırma derecesinde gelişim olabilir. Anlamak, çözmeye yetmiyor ve kavgalar kansız bitmiyor.

Perşembe, Haziran 11, 2009

naat

"ipekler tel tel biraraya geldiler dokunmak üzere
lâle nerdeyse menekşeye, gül suya dokunmak üzere

kılıç kesti kan koktu bir atlı dörtnala uzaktan
günbatımının büyük eşitsizliğinden yakınmak üzere

bütün dertler söylendi çareleri bir bir yazıldı
son büyük toplantıda bir bir okunmak üzere

kimseye başvurulmadı herkes birbaşına kaldı, evet
sonradan hep birlikte kurtulunmak üzere

oysa bir çiçek vardı bahçelerde kendini dererdi
sevinçle. Kendini tek haklıya bir gün sunmak üzere"

turgut uyar.

Salı, Haziran 09, 2009

4 neden

Pazar akşamıma, tüm vücudu saran kızarık ve kabarıkla damga vuran alerji, beni önce acile koşturup -ki kırık elle iki hafta geçirmeyi başarmış birinin doktor sempatisini anımsamak gerek- popomdan iğne yedirip, ardından nöbetçi eczane arattı. Talatpaşa pavyonlarına resmi geçitin ardından bulduğum eczanenin aslında cumartesi nöbetçi olduğunu öğrenirken, sinir had sayımın kübü alınıyordu. Ulucanlar mı Kızılay mı ikileminin ikincisi lehine çözüme kavuşmasını ardından, önce annemin ardından ablamın araması bir tesadüf müydü? İğnenin etkisi geçeyazarken Selanik caddesindeki naçizane eczanenin, "ama biz bu kurumla anlaşmalı değiliz" cevabını vermesinden sonra zihnimde hangi tellerin birbirine değdiğini tam kestiremesem de çıkan feryatla adamcağızın zyrtec'i elime tutuşturması arasındaki şiddetin bir bağı olabilirdi. Tüm bunlara dair iki gündür aradığım nedenler şu şekilde oluştu:

1) Yıllar sonra ilk kez, ucuz olduğu için aldığım yumuşatıcıyla yıkadığım çamaşırlardan çıkan ve evi dolduran güzel koku.

2) Uzun süre sonra yaptığım zeytinyağlı yeşil fasulyenin muhteşem tadı.

3) Uzun süre sonra ilk kez bu kadar uzun bir zamanı alışveriş merkezinde geçirmem.

4) Uzun süredir işlerin yolunda gitmesinin bir yerlerden patlayacağına dair tedirginlik.

ve tabii ki Bob'un bunlarla hiçbir ilgisi yoktu.

Pazartesi, Haziran 08, 2009

kip

İnsanları ciddiye almadığım yönündeki eleştiriyi, ciddiye almalıyım sanırım. Kendimce kurduğum oyunlara fazla bulaşınca, ne yaptığımın farkına varamıyor olabilirim. Söylediğim sözler, ağır oklara dönüşebilir. Bu olasılıklar can sıkabilir. İnsani ilişkilerdeki gereklilik kipinin dışına çıkmak için, dilek-şart kipine geçmek, olasılık bildirimlerinden daha iyi olabilir, kabul ediyorum. Dilek-şart'ta sınırlı kalmak ise neredeyse mümkün değil. Bir şekilde, şu -meli/-malı'lar hayatımızdaki yerlerini alıyor.

İlişki doktoru olmuş insanları anlayabiliyorum, ama herkesle nasıl aynı tonda yürüttüklerini merak ediyorum, hani doktorlar da sigara içer ya, onun gibi bir defo bekliyorum onlardan da... "Kusur, benim imzamdır", herkesin bir imzası vardır gerçi; ben sürekli hata yapmak ve kendi sınırlarıma fazla takılı kalmakla imzalıyorum hayatımı. Kendi kip'liğimi, ortak dilbilgisine inatla kuruyorum.

Bir de, kızarıklık ve kabarmış bir vücut, pazar akşamı sıkıntısına renk katınca, pek güzel oldu.

Çarşamba, Haziran 03, 2009

Kızılay'da pataküte silahlar patlarken, faşistler polis panzeri ardından sopa sallarken, yukarıdan izlemek; hayat akıp giderken sinirlenip kızmak; iyi giden şeylerin ardından kötü birşeyler beklemek...

Pazar, Mayıs 31, 2009

Mayıs ayının son akşamı, hala uzun kollularla, takvimin yaprağını çevirdim: gün batımına kıvrılan iki ray. Mayıs, peki bir hareketli, verimli, çoğunlukla olumlu geçti. Sattığım çerezler, dondurmalar, biralar, beni İtalya'ya biraz daha yaklaştırdı; belgeler, koridorlar, imzalar aşıldı; ha gayret, son noktaya ulaşıldı.

Haziran, uzun süre bu kadar serin, bir o kadar "cool" karşılanıyor tarafımdan. Yapmak gerekenler listesi, kabarık; cüzdan ise tersi. Atılan "adım"ların sağlamlığına güvenmek gerekli çünkü tedirginlik benim diğer "adım"dır.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Başkalarının mutlu saatleri, iliği kemiği kuruttuğu için, kalbin yeniden kan pompalaması uzun süre alıyor. Biri için birşey yapmak, eylemi; uzak diyarlardan gelen bir elçi gibi... Derdini dermanını çözmek pek zor; kellesini koyup atın terekesine, kamçılayıp göndersen hayvanı, kolay olan yol. Başın belaya girecek tabii... Aynı hataların bile isteye tekrarlanacak olması, insanoğlunun çözemediği bir kıskaç. Neyse ki baba figürü yerini buldu ve pseudo-maria evini buldu. Ama yolunu bulamayanlar cemaati, yalan söyleyememenin cezasını daha uzun süre çekecek. Na var ki hayatının gidişatını, başkalarını suçlayarak belirleyemezsin. Herşeyin farkında olmak nasıl kötü bir huydur, bilemezsin.

Vize ve pasaport belgeleri için imzalar toplamak, öfkeyle karışık mutluluğu da getirdi; birşeylerden hırsımı alıyor gibiydim sanki; sınıf atlama çabam başarısız olduğu için, bu da mı gol değil diye fileleri dövüyorum ısrarla. Bürokraside sempati ilkesi gereği, çizgiyi geçen top iki kere gol sayılmıyor. En baştan bi daha, bi daha... Aynı sempatide iki kere yıkanılmaz.

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

başka sözler, başka yüzler...

ağır kapı, aksak lisan
kelimeler yetmiyor.
çıplak yara; günışığı...
tenimi incitiyor.

içeriden yeni çıktım
dünya almıyor beni
yüreğimde yatar hala
ölenlerin yemini

hangi meydan hangi sokak kavuşturur bizi
hangi yalan hangi yasak karşılar bizi


ne insanlar ne mekanlar
özlemlere yetmiyor...
başka sözler, başka yüzler
ödeşmeler bitmiyor.

aşk uyudu ranzalarda,
düşler eskidi gitti.
ıslığıma gömüyorum
kalbimdeki sözleri.

hangi meydan hangi sokak kavuşturur bizi;
hangi yalan hangi yasak karşılar bizi...

(Murathan Mungan; Söz Vermiş Şarkılar/Teoman)

Pazar, Mayıs 24, 2009

weakness

found you there in the blink of an eye
i miss you
turned away into a thousand dreams
you've found out what they mean

lost you there in a moment of truth
i trust you
gave away your one and only heart
a gift to tear apart


stain me, save me
take me to my home
hold me, show me
take me to my home

weaker now, drawing fluid from me
you kill me
i'm not afraid of what you have just done
but of what you've just become

(Opeth/Weakness/Damnation)

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

mayıs

Geri dönüşümlü yaşamayı seviyorum, recycle değil-retro; kendimi geri çevirebildiğim de söylenebilir aslında, kaybolmayan bir maddedir can sıkıntısı.

"Geçen hafta-geçen yıl ne yapmıştım?" Sanki zamanın boşa geçmediğini kanıtlamak ister gibi... Birşeyler yaptım değil mi? Deneyimi altın kafese koymuşlar, yine denerim yine denerim demiş. Daha iyi yenilmek için.

Son zamanlarda söylenmem için pek bir neden yok, tersine işler yolunda gidiyor; sakin sular derin akıyor; telaşsız yeni başlangıçlar.

Geçen yıl 17 mayıs sabahı uçağa atlayıp ilke kez ayağımı yerden kestikten sonra, bokun içinde-evet deplasman tribününe bok serpmişlerdi, şampiyonluk anını beklemeye koyulmuştuk. Olmadı, mayıs sonuna kadar sürdü eziyet; son saniye golüyle yine hezimet. Bu yıl pek bir farklı geçiyor oysa, acısız-kedersiz.

Mayıs'ın ağırbaşlılığını beklediğimi söylemiştim; bürokratik işlerin gereksiz ağırlığı bünyeyi ele geçirmeye başladı.

Pazar, Mayıs 17, 2009

yorgunluk

"Çerez var, dondurma var!" Bir bu eksikti, onu da tamamladık, şimdi sıra diğer eksiklerde...

Ekmek parası, İtalya rüyası, arkadaş hatrı... Öğrenciliğimde geçirmediğim süreyi, eski topraklardaki şenliklerde geçirdim 3 gün; eğlence değil görevdi oraya çağıran; "yaptığı işi iyi yapmak" kodlu genim sürmenaj olma eğilimindeydi. Nitekim yorgunluk olgusu yeni bir anlam kazandı bünyede. Pazar sabahı uçuk ile taçlanan süreç, tatlı bir seda olarak kalacak elbette...

Yüzlerce kişinin parasına dokunup H1N1 kapma kapasitem oldukça yükselirken, aslında farklı durumlara adapte olabilme kapasitemdi beni şaşırtan. 2 tane 2,75 1 tane 1,5'nin kaç ettiğini 10 sn.'de hesaplayamamak da doğru mesleği seçtiğimi gösterdi. İlkokulda belalım olan, "zihinden problemler" kitabı, kısa süreli uykularımın baş kabusuydu; bir de keşke abaküsü atmasaydım diye düşündüm yolda giderken.

Kumaş şort altına kalına çoraplar kadar beyaz pantalon, fermuarlı değil kopçalı çanta, büyük gözlükler moda olmuş; öğrendim. Koşa koşa 70'lere dönerken, 80'lerin ahını almaktan korktum. Permalı saçlar ve vatkalı gömleklerin hıncı çok feci olacak gibi geliyor...

3 yıl önceki adımla, masanın diğer yanına geçmek, her seferinde yeni bir hal alıyor. Başka biri olmaya başladığıma, zamanla nelerin değiştiğine, nelere katlanabiliyor olduğuma, mutlu bir şekilde, şaşırıyorum.

Salı, Mayıs 12, 2009

"sesin senin"

"kahkaha kesin bir sınırdır senin sesin için;
geçmezsin kahkahaya. Bu da gülümsemeyi
senin tapulu malın yapar. Gülmek sende
gülümsemenin bir noktada taşkınlığı oluyor daha çok. Bu bakımdan gülümsenin
bütün öğlerini de birlikte getiriyor.
(...)
sanırım, bakışlarla
sesler arasında bir bağıntı kurulabilir.
belki de yanlıştır bu varsayım. Ama
doğru olsa, senin sesinle bakışın arasında
bir paralellik, hatta bir özdeşlik olduğu
görülebilir.
(...)
söz bitince senin sesin de biter; oysa
sözü tüketen sesler vardır; söz tükendikten
sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin
sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin
sesin.
(...)"

(Cemal Süreya/Sesin Senin/Sevda Sözleri)

Cuma, Mayıs 08, 2009

sürgün

evinde yalnız bir aşık-
çölde bir damla su...
garip bir görev ve yalnız bir yabancı gibi.

zor bir soru için güvensiz bakışlar,
basit bir sırrı var, ama hiç cesur değil anlatmaya.

o bügünü yaşıyor,
dünü unutmaya hevesli,
aklında bir silahla.

sokakta aç bir kurt,
kaypak bir yan sözünde;
kör bir umut ve
anlamsız bir fal var öyküsünde.

zor bir soru için güvensiz bakışlar,
basit bir sırrı var, ama hiç cesur değil anlatmaya.

kaybettiği birşey yok,
kazandığı hiç birşey...

o arsız bir sürgün içindeki zindan da...

(Kargo/Sürgün/Yalnızlık Mevsimi)

Perşembe, Mayıs 07, 2009

Sokakta aynı hizaya gelmek yıldızların işiydi, biliyorum; belki de dolunay etkisi, bilmiyorum. Zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir, sanırım; kendimi tekrar etme konusunda bir sıkıntı duymam, eminim. Yılların verdiği güç, dizlerin altından akıp giderken de yürümeye devam ederim.

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

yıldızlar

Yıldızların dağılımını, kozmik bağlarla sarsıp değiştirmeye çalışsam, karadelik bulma şansım yüksektir; ya da samanyoluna takılıp düşerim; beceriksizimdir. Şans yıldızı varsa eğer, trt'deki program değil-o neptün kadar eski-, arada bir gülüyor ve kurduğum bağları aydınlatıyor. Kendi ayaklarımı mı bağlıyorum, onu bilmeden, önümü biraz daha net görme fırsatı veriyor; belki atılacak adımda takılıp düşeceğim ama olsun; bu da oyunun kuralı. "ne varsa düşenlerde varmış meğer"

(Böyle mistik-kozmik ve metaforik yazma eğilimim, törpülemek için çaba göstersem de, bazen patlıyor işte...)

Bu kez, yıldızların dağılımına güvenmek istiyorum.

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

Zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir. Beklerken, eski defterleri açmakta da... Kapatılmış muhasebe kayıtlarını bozup yeniden denkleştirmeye çalışmak huyu da ailevi olabilir. Tedirginlik ve kötü birşeylerin olacağını beklemek de yaşanılan toprakla ilgili... İşler yolunda giderken, olan biteni fazla dillendirmeyip susmak, gelenek görenek meselesi. Sevip kolladığımız şeylerin, eriyip gitmesi; tersine dönmesi, alışıldık.

Kimseye ses etmeyip, hiç birşey konuşmadan işlerin yolunda gitmesini beklemek, filmlere özgü olabilir. Çok film seyretmenin zararları... Bahar da gelip gelmeyeceğine karar veremediğine göre, benim kararsızlığım mazur görülebilir.

Çarşamba, Nisan 29, 2009

konuşmak

Güzel bir akşam yemeği ve üstüne kahve yerine, top oynamayı tercih etmek pek akıl karı değil. Ama zaten akıllı biri olsaydım, çok daha keyifli bir yaşam sürüyor olabilirdim. Yine de azıcık aklımı etkili kullandığım söylenebilir. Bu konuda görüşler var; ajanslara öyle geçti.

Kritik meselelere dair yoğun bir diyalogla geçen 3 saatin ardından, hayat memat meseleleri üzerine düşündüm dün. Konuşabilmek bazı şeyleri değiştirir. Hatta serinletir. Bazen de hiçbirşeye yaramaz. Fazla konuşmak da delirtir. Kendi kendine konuşmak da iyi değildir-kendimden biliyorum duvarlar cevap verme yeteneğine henüz erişmedi. Ama televizyondakilerin benimle konuşacağı günü bekliyorum, The Game'deki gibi. Aslında konuşacak pek çok kişi var etrafımda ama yer-zaman meseleleri; koordinatları uydurma ve konsepti yerleştirme dertleri gerçekten içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor gittikçe hızlanan/yuvarlaklaşan dünyamızda... Bu minvalde...

İşte o yüzden susuyorum. Üşengecim çünkü. Ayar tutturmak pek bir zor. Yoruluyorum bu yüzden. Durup durup patlamalarım ondan, değişken ruh halinin dinlenme modundan çıkması. Tehlikeli.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

pazar ve mayıs

Bologna pilakisine limon olacak, Ürdün modernleşmesi çevirisi oldukça yavaş gidiyor. Belki süreci hızlandırır diye, bu herzamanki sıkıcılığındaki pazar akşamına, geçen geceki yemekten kalan 17lik rakı şişesinin dibini de ekledim ki kötü meyhaneciler gibi cebimde taşımıştım kendisini eve gelene kadar.

Pazar günlerinin kendiliğinden ürettiği boğucu ruh hali, akşamları dayanılmaz olur; daha önce bahsetmiş olmalıyım. Ağlamaklı bir simaya bürününce, yapacak daha iyi birşeyler bulmak gerekiyor. Yürümek bunlardan biri olabilir. Hızlı hızlı... Öfkeyi ayakların altında ezercesine... Neye ve kime olduğu, bilindik. Gıyabında tutuklama... "Yine deli oldum sayende, saçımda rüzgar"

Nisan yağmurlarının bitmez tükenmez neşesine, bir görünüp bir kaybolmasına, bizzat şahit oluyorum, sık sık kurulamak zorunda kaldığım ıslak saçlarımla. Mayıs'ın ağırbaşlılığını özlemle bekliyorum. Benzer bir vakarla onu karşılamak niyetindeyim. Sabahları uyandığımda beni karşılayan hesap kitap işleri nezaretinde...

fotoğraf

"bir fotoğraf, siyah beyaz, bir istanbul hatırası..."

Sarper Bey'den İstanbul ve Avrupa'dan kareler; an'ın önemini donduran çalışmalar, amatörlükten profesyonelliğe geçişin izleri:

http://sarperbeyphotography.wordpress.com/

Cumartesi, Nisan 25, 2009

temizlik

Cam silerken Radikal İki kullanmam evin genel ruh halini yansıtması açısından iyi oldu. Dikkatimi çeken bir nokta, Baskın Oran yazılarının olduğu sayfaların, Fuat Keymanınki'lerden çok daha temizlemesiydi. Siyahtan griye dönen Dream Theater t-shirtünün yer bezi haline gelmesine karşı biraz daha direneceğim...

Aslında birşeyleri biriktirip, geçmiş zaman dair kayıt tutma, sonra onlardan nostalji üretme gibi bir eğilimim vardı. Ama artık yok sanırım. Sıkılmış olabilirim bundan. Tam tersi atmak ve unutmak daha iyi bir yol gibi görünüyor. Tabii ki fiziksel şartlar da etkili: sürekli taşınma beklentisi, yolculuklar, dar evler, odalar... Bütün bir çocukluğum içinde yaşayanlar için değil, kullanılan eşyalar için ev tutma prensibine göre geçtiği için, fazla eşyadan sıkılmış olabilirim. Zengin olduğumuzdan değil tersine tedbir amaçlı herşeyden bir iki tane olan evlerde büyüyünce -bu yayla için, şu yeni ev için, o ablanın çeyizine, öteki senin düğününe vs- az eşya, minimal dimağıma daha uygun hale geldi.

Bu sebepten biriken Radikal İki'ler ev temizliğine kurban gidebiliyor, üzgünüm... Lisans, master, doktora fotokopilerinin bir kısmı da peyderpey çöpün yolunu tutuyor. Herbiri için yeni bir fidan dikeceğim, söz. İyi para veren olsa, 5-6 yıılık Express arşivimi de gözden çıkarabilirim. Çok toz tutuyor, bugün fark ettim.