Çarşamba, Nisan 29, 2009

konuşmak

Güzel bir akşam yemeği ve üstüne kahve yerine, top oynamayı tercih etmek pek akıl karı değil. Ama zaten akıllı biri olsaydım, çok daha keyifli bir yaşam sürüyor olabilirdim. Yine de azıcık aklımı etkili kullandığım söylenebilir. Bu konuda görüşler var; ajanslara öyle geçti.

Kritik meselelere dair yoğun bir diyalogla geçen 3 saatin ardından, hayat memat meseleleri üzerine düşündüm dün. Konuşabilmek bazı şeyleri değiştirir. Hatta serinletir. Bazen de hiçbirşeye yaramaz. Fazla konuşmak da delirtir. Kendi kendine konuşmak da iyi değildir-kendimden biliyorum duvarlar cevap verme yeteneğine henüz erişmedi. Ama televizyondakilerin benimle konuşacağı günü bekliyorum, The Game'deki gibi. Aslında konuşacak pek çok kişi var etrafımda ama yer-zaman meseleleri; koordinatları uydurma ve konsepti yerleştirme dertleri gerçekten içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor gittikçe hızlanan/yuvarlaklaşan dünyamızda... Bu minvalde...

İşte o yüzden susuyorum. Üşengecim çünkü. Ayar tutturmak pek bir zor. Yoruluyorum bu yüzden. Durup durup patlamalarım ondan, değişken ruh halinin dinlenme modundan çıkması. Tehlikeli.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

pazar ve mayıs

Bologna pilakisine limon olacak, Ürdün modernleşmesi çevirisi oldukça yavaş gidiyor. Belki süreci hızlandırır diye, bu herzamanki sıkıcılığındaki pazar akşamına, geçen geceki yemekten kalan 17lik rakı şişesinin dibini de ekledim ki kötü meyhaneciler gibi cebimde taşımıştım kendisini eve gelene kadar.

Pazar günlerinin kendiliğinden ürettiği boğucu ruh hali, akşamları dayanılmaz olur; daha önce bahsetmiş olmalıyım. Ağlamaklı bir simaya bürününce, yapacak daha iyi birşeyler bulmak gerekiyor. Yürümek bunlardan biri olabilir. Hızlı hızlı... Öfkeyi ayakların altında ezercesine... Neye ve kime olduğu, bilindik. Gıyabında tutuklama... "Yine deli oldum sayende, saçımda rüzgar"

Nisan yağmurlarının bitmez tükenmez neşesine, bir görünüp bir kaybolmasına, bizzat şahit oluyorum, sık sık kurulamak zorunda kaldığım ıslak saçlarımla. Mayıs'ın ağırbaşlılığını özlemle bekliyorum. Benzer bir vakarla onu karşılamak niyetindeyim. Sabahları uyandığımda beni karşılayan hesap kitap işleri nezaretinde...

fotoğraf

"bir fotoğraf, siyah beyaz, bir istanbul hatırası..."

Sarper Bey'den İstanbul ve Avrupa'dan kareler; an'ın önemini donduran çalışmalar, amatörlükten profesyonelliğe geçişin izleri:

http://sarperbeyphotography.wordpress.com/

Cumartesi, Nisan 25, 2009

temizlik

Cam silerken Radikal İki kullanmam evin genel ruh halini yansıtması açısından iyi oldu. Dikkatimi çeken bir nokta, Baskın Oran yazılarının olduğu sayfaların, Fuat Keymanınki'lerden çok daha temizlemesiydi. Siyahtan griye dönen Dream Theater t-shirtünün yer bezi haline gelmesine karşı biraz daha direneceğim...

Aslında birşeyleri biriktirip, geçmiş zaman dair kayıt tutma, sonra onlardan nostalji üretme gibi bir eğilimim vardı. Ama artık yok sanırım. Sıkılmış olabilirim bundan. Tam tersi atmak ve unutmak daha iyi bir yol gibi görünüyor. Tabii ki fiziksel şartlar da etkili: sürekli taşınma beklentisi, yolculuklar, dar evler, odalar... Bütün bir çocukluğum içinde yaşayanlar için değil, kullanılan eşyalar için ev tutma prensibine göre geçtiği için, fazla eşyadan sıkılmış olabilirim. Zengin olduğumuzdan değil tersine tedbir amaçlı herşeyden bir iki tane olan evlerde büyüyünce -bu yayla için, şu yeni ev için, o ablanın çeyizine, öteki senin düğününe vs- az eşya, minimal dimağıma daha uygun hale geldi.

Bu sebepten biriken Radikal İki'ler ev temizliğine kurban gidebiliyor, üzgünüm... Lisans, master, doktora fotokopilerinin bir kısmı da peyderpey çöpün yolunu tutuyor. Herbiri için yeni bir fidan dikeceğim, söz. İyi para veren olsa, 5-6 yıılık Express arşivimi de gözden çıkarabilirim. Çok toz tutuyor, bugün fark ettim.

Cuma, Nisan 24, 2009

Laterna'da uzo, Çin Lokantası'nda tayland usulü dana; eski anıların üzerine bir bardak su. Yutkundum ve gitti- merak etmeyin fix menüydü hepsi. Hayatı sabitlemenin önünde bir engel; yan yollara sapıp manzarayı izlemek... Akıp giden zamanın içinde yaratılan ufak tatlar; asıl tat Bologna pilakisi için sıkı kontrole devam.

Sabah sabah gözümü alevlere açtım, yan apartmanda bir daire cayır cayır yanıyordu. Zaten en büyük korkum yokuşu çıkınca evin yerinde olmadığını görmektir. Hele ki birinde çaydanlığı ocakta unutunca... Yanıp tutuşma metaforunu çokça kullanırız ama gözlerle görünce bir garip oluyor insan.

Sonra meslektaşlarla YÖK önünde toplanmaca, hak talepleri, ıslık sesleri...

Sakinlikten coşkuya geçişteki sert hat; değişken ruh hali; aslında bir hastalık belirtisi. Hayır ama beni ben mi delirttim ha? Yan yollardan ana hatta giriş çıkış; tozu dumana katan bir araba uğultusu; arkamda kalan yalnızca yılların tutkusu.

Salı, Nisan 21, 2009

havuz

Yaklaşık iki yıl sonra yüzdüm. Uzun aylar-günler-saatler geçti bedenimi suya boğmayalı. Hak etmişti ama. Başka şeylerle boğduğum olmuştu, bir bu eksikti. Masadaki kız, nerdesiniz kaç yıldır dedi. Dedim, şartlar elvermedi. Derdin ne anlat dedi. Blogun adresini verdim.

Bone kulaklarımı sıktı. İyi ki koca kulak değilmişim, öyle olanların derdini anladım. Biz de saçlarını kazıtanları...

Bekleyip bekleyip gözümde büyüyen şeyleri aşınca, garip bir kendine güven; aslında istesen neler yapabilirsin tripleri; tembelliğime şakayla karışık küfürler...

İşler yolunda gittiği zaman, kötü birşeyler olacak diye korku. Alışmadık don...

Cumartesi, Nisan 18, 2009

şimdilik

Mondiali AntiRazzisti için uçak biletlerini aldık.

Şimdilik bu kadar.

Perşembe, Nisan 16, 2009

sitemkar

İşlerin, kendiliğinden yolunda gitmemesi-kısaca şanssızlık meselesi- hayatın temel direği oldu sanırım. İlla ki birşeylerde terslik çıkacak, yokuşa sürülecek, taş koyulacak, kaşlar çatılacak... Emek sarf etmeden, "aa bak oluverdi" denen şeyler ne kadar az. Belki sadece Niğde meselesinde öyle oldu ama oraya gitmek de "birşey"di en nihayetinde. "Hayalkırıklığı, şapkada bir tüy"; gölge misali arkanda; yorgunluk kalan tortu. Herşey yolunda gitse, dünya tersine gidecek sanırım. Yahu bir kere de olmaz mı ya, hah olacak galiba denen bir şey her zaman cortlamak zorunda mı? Ben böyle kaderin... Arabesk kardeşim, arabesk; evet adamlar yaşamış da yazmış.

SAbah uyandım, bir sıkıntı; dön dolaş olmadı, erkenden gittim bankalara-alışverişe; zaman geçsin diye; sonra bir telefon, bütün gün küfür... Mars'la Uranus çakımış mı ne, ondan olabilirmiş... Neyse,

"umutsuzluk yasak ikinci bir emre kadar..."

Pazar, Nisan 12, 2009

"Sokaklarda görünmek. Başkalarının gözüyle onlara bakmak. Zor ama imkansız. Zor bir insan mıyım? Galiba öyle, umarım öyledir. Bu daha iyi ama güç bazen. Geceleri çıkar bazen ve kolaylaşır herşey. İstersem. Ama zor. Dünkü yağmurdan sonra kayalarla suyn dostluğuna inandım. İnanmak. İnanabilmek!

Geceleri müzik. Bazen yatarken. Oysa eskiden bir odada saatlerceydi. Teyp sadık. Yanımda yatan bir vücut. Üstelik ruhu olan. Ondan gelen seslere takılan kafam güzel şeylere gebedir. Gebelik kısa sürer. Yine geceleri kendimi boş bir şarap şişesine bakarken bulurum bazen. Ama bu iyi, kendimi bulurum en azından, birşeye bakarken de olsa...

Okuduğum kitaplar rüzgarlar estirirdi içimde. Eskiden. Dinlediğim şarkılar daha yüksek seste. Şimdi birşeylerin gürültüsü bastırıyor sanki. Duyuyorum yine de eski bir alışkanlıkla. Okuyorum daha sakin limanlarda. Daha mı çok anlıyorum? Anlamak, anlamak?"

(Cenk Taner, Andıran Otu, syf. 13)

Cumartesi, Nisan 11, 2009

birkaç şey

Şu kısa ysşamımda öğrendiğim ve kuvvetlice inandığım önemli birkaç şey var ki yolumu aydınlatmaya devam edecek kadar güçlü bir ışığa sahipler. Öyle ki onlarla birlikte gözlerim kapalı yürüyebiliyorum karanlıkta, yol göstericiler; klişelerin konformizmi...

Hayat kurtaran mucizevi aşk yoktur. Tabii ki bunu öğreten mutlu saatler fenomeniydi. Savrulup gittiğin her ilişkinin sonu hüsrandır. Aslında olan biten sadece karşılıklı idare etmedir. Ele geçirdiğin başkalarının kanını emerek beslenirsin. O, kanını vermeye teşne olduğu sürece mutual boyut devam eder. Sonra ölmüş ve öldürmüş olarak posan çıkar; rahat edersin.

Bir diğeri, birini ikna etmek diye birşey olmadığı; derdini anlatırsın ama asla karşı tarafın fikrini değiştiremezsin... Sadece konuşarak kafa şişirirsin. Bazıları şişirme, bazıları da şişirilme konusuna eğilimlidir. Sonuçta patlayıp ortalığa dağılan parçacıklar, etraftakileri de pisletmekten başka birşeye yaramaz. Halbuki susup, onu kendi tıkanıklığına bırakmak daha iyidir. Bırakınız, tıkansınlardır.

Ayrıca virüslerle penguenlerin birleşip dünya üzerinde tahakküm süreceği zamanlara kadar, mağaralarımızı ayarlamamız elzem gibi görünmekte gözüme...

Cuma, Nisan 10, 2009

ev

Bu ev için birşeyler yapınca, alışverişten dönünce örneğin ya da mutfağı temizleyip yerleri silince, koltukların yerlerini değiştirince, kendi kendime-kendimce, kendime yeterli olmanın mutluluğunu hissediyorum. Hala kendimde olmanın mutluluğu... Kendi kendine yardım.

Buraya dair onca hatırayı, geleni gideni, olanı biteni, sayanı söveni bir halterci gibi omuzlayıp kaldırıyorum ıkına sıkıla, sonra yere atıp barı jüriye "işte bu minvalinde" yumruk sıkıyorum ya da körlingçilerin heyecanıyla parlatıyorum yerleri, taşları dışarı sürüklüyorum (Bu aralar Eurosportta takılı kaldım.). O yokuşu çıkmaya üşenmiyorum (kabul günde iki kere, zor geliyor); kışın üşümeyi umursamıyorum; balkonsuzluğu dert etmiyorum (zaten bu özellik, bizim oralara bizim oralar özgüdür).

diskötek'in ev çığlığına nazire yaparcasına, burada olmayı, burada kalmayı marifet sayıyıyorum. Sürekli taşınmaktan, bir yerlere yolculuk yapmaktan, yurttan, kalabalıklardan yorulmuş biri olarak, bir yerde olmayı, bir yerli olmayı, buralı sayılmayı önemsiyorum. Bu evi ve sessizliğini seviyorum.

kalbim, diyorum

elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
hep biryerlere gideceğim sanki
güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
uçuşuyorlar...
bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
kupkuru...
elime alıyorum,çiziyorum üstüne kalbimi
kalbim, diyorum
yorgunsa da, yaralıysa da hepimizin...

edip cansever

Çarşamba, Nisan 08, 2009

ağırlık ve hafiflik

"Yaşamımızdaki sarsıcı durumları dile getirmek istediğimizde, ağırlık belirten eğretilemelere başvurmak eğilimindeyizdir. Bir şeyin bizim için büyük bir yük olduğunu söyleriz. Ya taşırız bu yükü ya da beceremez okkanın altına gideriz, bu yükle didişir kazanır ya da kaybediriz. Ya Sabina -sahi ne olmuştu ona? Hiç. İçinden terk etmek geldiği için bir erkeği terk etmişti. Erkek onun peşinden mi gelmişti? Ondan intikam almaya mı çalışmıştı? Hayır. Sabina'nın dramı ağırlığın değil, hafifliğin dramıydı. Onun payına düşen yük değil, varolmanın dayanılmaz hafifliğiydi.

O zamana kadar ihanetleri heyecan ve neşeyle doldurmuştu için. Çünkü yeni ihanet serüvenlerinin önünü açıyordu önünde. Peki, ya bütün bu yolların sonu varsa? İnsan, ana-babasına, kocasına, ülkesine, aşkına ihanet edebilirdi ama ana-baba, koca, ülke, aşk elden gidince-ihanet edebilecek ne kalıyordu geriye?

Sabina çevresinde bir boşluk hissediyordu. Ya bu boşluk, bütün ihanetlerin varacağı yerse? (...)

Peşine düştüğümüz hedefler hep bir parça sisle örtülüdür. (...) Attığımız her adıma anlamını veren şey o adım hakkında hiçbir şey bilmememiz gerçeğidir. Sabina ihanet etmeye duyduğu isteğin ardında yatan hedefin farkında değildi. Varolmanın dayanılmaz hafifliği- hedef bu muydu?"

(Milan Kundera, V.D.H, syf. 130)

Salı, Nisan 07, 2009

top oyna-

Piknikte top tepemedik. Özel güvenlik izin vermedi. Nerede o eski piknikler, sayın seyirciler... İp atlayanlar vardı ama, o iyi bir gelişme; korumamız gereken değerler... Top oynamak için, plastikten bozma halısahalara gidiyoruz. Eskiden halının üzerinde gol sevinci yapan futbolcuları taklit ettiğim için eşofmanlarımın dizleri yırtılırdı. (Sevinci abartıp etraftaki vazo vb şeyleri devirmek anneden kırmızı kart görmeye yol açıyordu.) "Everbody loves 90s" gecesine yamalı eşofman ve pantalonlarımla (kısaca pantol) gitmek istiyorum. (Dirseği yamalı kahverengi ceketimi Tolga Savacı'ya vermiştim neyse ki...) Tabii biz biraz geriden geldik 90lara, varoş çocukları olarak; aradaki açığı kapatmakla geçti ilk gençliğimiz. MTV'yi üniversitede izlemiş olmanın ağırlığı omuzlarımda...

Bir de yurtdışı hadisesi... Omuzlarım, vücut geliştirmecilere olduğundan, çok şey taşıyabiliyor! Inter-rail hayalleriyle geçen, "inner-rail"e dönüşen lisans yazları, hala içimde ukte. Top oynamak için yurtdışına gitmek, arayı kapatmak için yeterli olur mu?

Pazartesi, Nisan 06, 2009

gelmiş bulundum

Cuma günü Haydar Ergülen'le, söyleşisinin ardından bira yudumlarken, demiryolu romantizmini kısacık da olsa konuşma fırsatım oldu. Onun Eskişehirspor'la kurduğu bağ gibi birşeyi Demirspor için de bizim yapmaya çalıştığımızı söyledim. O da, Es-Es için yazdığı Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara şiirinin ancak kırkından sonra çıktığını biraz mahçup fısıldadı. Kırkımıza kadar neler olur-hayatta kalır mıyız/bırakılar mı-bilinmez, ama bir şeyler bırakabiliriz umarım ardımızda.

Yıllar sonra gelen pazar pikniğinin yorgunluğu olsa gerek, (yoran piknik mi yoksa yıllardır bunu beklemek mi bilmiyorum) gidip Başkan'ı karşılayamadım. Yolları tutanlara, evi derleyip toparladığımı da söylememin bir anlamı olmayacaktır. Kraliçe'nin de aylar önce beni görmeden gittiğini anımsıyorum... Halbuki saraylara layık hayatımın, yönetici elitin dikkatinden kaçmayacağına inanıyordum yıllardır.

Kenti ele geçiren Başkan'a, Haydar Ergülen'in en sevdiği şiirden bir kesiti hediye olarak gönderiyorum; belli ki bir derdi var, Edip Cansever anlar...

"yıldızlar, büyülü ülke, adımı unutturan;
bir kaya, bir ot, bir akarsu...
hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu,
ki bütün ölüleri sığa çıkaran
ve kenti bir ölüm derinliğine salan
yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

şiirler yazdım, kitaplar okudum;
elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum.
derinlerde kaldım böyle bir zaman...
kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
söyleşin benimle, biraz bir kere gelmiş bulundum."

Cumartesi, Nisan 04, 2009

fuar

Geçtiğimiz günlerde, fuarcılık sektöründe çalışan biriyle tanıştım; birşeyler yiyip içtik kısa süreli de olsa... "Nedir bu iş, ne yaparsınız" soruma oldukça uzun bir yanıt verdi. Coşku doluydu. Belli ki işiyle özdeşleşmiş-bir olmuş-hatta çok olmuş bir bünyeydi. Hareketli günlerini, yabancılarla ilişkilerini, yapıp ettiklerini hiç de merak etmediğim ayrıntılarıyla anlattı. Başlarda iyi bir dinleyici moduyla ama aslında başka şeyler düşünerek takip etsem de anlattıkları bir süre sonra "yahu bu hayatlar pek bir klişe-hep aynı şeyleri mi yaşıyor bu insanlar" sorunsalıma yeni bir örnek oluşturacak niteliğe bürününce ister istemez kulak kesildim. (Önceki düşündüklerimi, bir kenara koydum.)

Yeni evlenmiş; eşi görece rahat bir tempoda çalışıyormş; o gitmeden evde yemekler hazır oluyormuş örneğin. Ya da mutfakta birlikte iyi vakit geçiriyorlarmış. Eşinin de yurdışı seyahatları, toplantıları dolayısıyla yabancı dostları pek çokmuş. İkisi de kendi hayatlarını yaşıyorlarmış. Yabancılar kimi konulara çek farklı bakıyorlarmış. Onlar da biraz yabancılaşmışlar. (Bunu o söylemedi, ben çıkarttım.)Mutlu mesutlarmış yani. "Yalanın zirvesindesiniz oradan ineceksiniz" diyebilecek samimiyette değildim; hele ki "çocuk yapın acilen o bir koruyucu kalkan olabilir", hiç demedim. "Ne güzel, ne hoş" dedim.

Bir NLP kitabı kitabı gibi iman doluydu. Bir inancın takipçisi olmuştu. O inanç hayatını değiştirmişti; hatta eski kıyafetlerini bile giymek istemiyordu. (Ben başkalarının eski kıyafetlerini giyebiliyordum oysa.) O kişi ve o iş, hayatını değiştirmişti. Ama nedense bir ara duruldu ve benim sakin hayatıma öykündü; sakin ve durgun bir hayatın sadece emeklilikte değil; istediklerini yaparken de onunla olabilmesinin güzelliği üzerinde durdu; bana övgüler dizdi. Konu bana gelince tırstım. Bunun bir iş taktiği olabileceğini düşündüm. Buna karşılık, "sizin stantlardan bir tane kiralayayım ben" diye topu espriyle karışık topu taca attım. (En iyi yaptığım şeydir.) O taçtan tekrar oyuna soktu; ama "yok canım, küçümseme kendini" dedim. Bir hayatı bitirecek cümleler elimde vardı kullanmadım. (Aferin!)Tersine "ben de sınıf atlamak için bir hamle yapmıştım ama kullandığım insan durumu çakınca kolayca sıvıştı benden" diyerek kendimi kötüledim. "Saçmalama" dedi. İstenirse yeni bir hayatın kapılarının nasıl aralanabileceğini anlattı. (Hayır, Yeni Hayat"ı okumamıştı tabii ki.)

İstanbul ve Ankara, aşk ve para üzerine yoğunlaşan sohbetin sonlarında, "bizim sektörden tanıdığın var mı" diye sordu (neden?), "yok" dedim.

Perşembe, Nisan 02, 2009

kan

Bugün kan verdim. En son kan verdiğim kişi, hayatta kalamamıştı; lisanstan sınıf arkadaşım... Bu seferkinin durumu daha iyi gibi. Tanıdık biri değil. Bu daha garipti. Aslında kan grubumdan bile emin olmamanın verdiği tedirginlikle ordaydım. Ameliyathaneden gelecek habere göre hazırda bekledim. Taze bir kandım; nefes alıp veren. Kalbim pompalamaya devam ettiği için şanslıydım. Bekleyişin gerginliği, kısır sohbet denemeleri, hastane kokusu. Sonra haber ve bir iğne deliğinden pompalanan kanın dışarı atılışı.

Böyle delip dışarı akıtmak isterdim içimdeki acıyı-kini-kızgınlığı; ama birikip kana dönüştü hepsi; kalbim pompalamaya devam etti; şanslıydım. Bekleyişin gerginliği, kısır çıkış denemeleri, yüzleşme korkusu. Sonra sabır ve pompalanan hislerin bünyeyi olgunlaştırması.

Aktım ve hayat verdim-en azından yardım ettim. Başka tedirginliklerle hala beklemedeyim, kalbim pompalamaya devam ettiği için. Şanslıyım;
acıyı-kini ve kızgınlığı kana çevirmeye devam ediyorum. İğne deliğini doldurmayacak meseleler...

"kanından damla görmeden, farkındasın."

Çarşamba, Nisan 01, 2009

bahar?

Ankara'da mevsim geçişi diye bir olgu olmadığını hatırladık bugün. Unutmamamız gereken şeylerden biri. Diğerleri de, 1 Nisan'ın neden ve nasıl ortaya çıktığı, Sevgililer Günü'nün hikayesi, Anneler ve Babalar Günü'nün ilk nerede kutlandığı, Noel Baba'nın aslında Antalyalı olduğu vb...

Baharın olmadığı kentte, yine de bahar aşıkları var. Bugün onlardan gördüm uzun yürüyüşümde, sevindim. Güneşi gördüler mi karanlık cafelerden koşup çıkan sevdiceğizler... Park köşelerinde gizlenen eller; yaklaşan bedenler... Otobüs duraklarında, vapur iskelelerinde, okul çıkışlarında beklenenler; kentin otel ve pansiyonlarını öğretenler... Güneş ılıtmaktan vazgeçip haşlamaya geçtiğinde, "biraz daha yarabbi" diyerek bağırlarını açanlar, içleri yananlar...

Yok hayır, "beni bu havalar mahvetti" demeyeceğim; beni daha çok sonbaharlar mahvetti. Düşen yaprakların hışırtısını sevemeden ayaza ve evin içine sokan dönen havalar. Hüznü yaşamaya izin vermeyen karakış.

Halbuki bizim oraların en gözde mevsimi şimdi, ya da Ege kıyılarının; ama illa ki karasal olmayan bir yerlerin. Bu kentte sadece birkaç gün süren baharın tadı sadece uzun öğleden sonralarda bira yudumlarken çıkıyor.