Çarşamba, Haziran 30, 2010

hareket

Süngerleşen bedenimi ve gürgenleşen ruhumu yerinden kaldırmak zor olabiliyor. Ormansı bir durgunluk. Altı yaprak üstü bulut. Rutine binen hareketsizliği bozan değişimler, tedirginliğe yol açıyor. Bir zamanlar yolculuk yapmayı severdim... Geçen yaz ve sonbahar, epey dolaştığımı söyleyebilirim. Gitmek ve dolaşmak... Şimdilerde onun bana gelmesini bekliyorum. Belki bunun da üstesinden gelebilirim. İlk hareketi yaptıktan sonra gerisi geliyor. Örneğin, binbir direnişe rağmen, bileti almak. Asıl sıkıntı, can sıkıntısı. Eskiden herşeyi tek yapma hevesi ve gücüne sahipken, kimsenin programına tabi olmak istemezken, şimdi "ya nasıl olacak nasıl yapacağız o işi" telaşı... Çok öteye değil zaten, şuracığa İstanbul'a; bir zamanlar haftasonu vapura binelim diye trene atlayıp gittiğimiz yer. Sonisphere'den de parasızlık dışında aynı nedenle uzak durdum: Ne işim var o kalabalığın arasında! Evde karpuz-peynir yerken mtv seyrettim. Hava gitarını eksik etmedim. Havamı aldım.

Şimdi, tez falan, motive olmaya çalışıyorum. Hareket çalışıp, hareketsizliğimi inceliyorum. Velhasıl, ASF'ye gidiyorum, döneceğim.

Salı, Haziran 29, 2010

Pazartesi, Haziran 28, 2010

delik, sünger, güller...

Yaz geldi derken, gök delindi. Aşırı güneş ışıkları, bir delik yaratmış olabilir mi? Bu süngerleşen bedenimle o açığı kapamaya çalışmalı mıyım? Nerede o eski mevsimler! Bir türlü bitmeyen Ankara yağmurları, bugün beni bir otobüs durağına sığınmış şekilde tam 1 saat esir aldı. Bir ara hiç bitmeyecek diye düşündüm; Yüzyıllık Yalnızlık'ı erken okumuş, bir daha okumakta fayda var dedim kendi kendime. Kendi kendime söylediğim diğer şeyleri, blogger'ın yasaklanmasın diye paylaşmıyorum. Su artık fazlasıyla yükselip durağı da ele geçirince parmak uçlarımın ucunda yükseldim. Süngerliğimin işe yaramayacağını ve herşeyin sonuna geldiğimizi düşündüm. Hayatım bir sinema filmi gibi gözümün önünden geçerken, hayatım ödül alsa törende ne derim diye düşündüm. "Benim yalnız ve güzel..." Ama çok erken. Daha herşey yeni başlıyor...

Yağmur, tek kelimeyle öfkeliydi. O öfkeden ufak sıyrıklarla kurtuldum. İşte doğa ananın öfkesi falan filan gibi cümleler kurmak istedim duraktaki diğer bekleyenlere ama hepsinin siniri burnundaydı. Bazılarının burunlarından şıp şıp su damlıyordu ki onlar bizim kadar erken sığınacak yer bualmamışlardı. Şu anda evdeyim ve mesudum. Evde yağmur izlemek daha keyifliydi oysa ki; birkaç gün öncesinden -dijital makina çıktı herkes fotoğrafçı oldu dedirtecek- kareler:




Cumartesi, Haziran 26, 2010

faaliyet raporu

"Avrupa Sosyal Forumu İstanbul'da", www.bianet.org/biamag, 26 Haziran 2010.

Cuma, Haziran 25, 2010

çift kişilik yatağın tek tarafı

Çift kişilik yatağın ortasına değil de kenarına yatmak. Alışık olmadığımdan belki. Kendi sınırlarımda kalmak istediğimden mi? Diğer tarafı fazla eskimesin diye mi? Çift kişilik yaşamın tamamını değil bir tarafını kaplamak. Gerektiğinde uzanılacak alanlar yaratmak mı?

20'li yaşların başında da böyle canım sıkılıyordu muhtemelen, ama o zamanlar daha az imkanla bunu idare edebiliyordum sanki. Belki. İnan ki... Mutfak mermerini/tablasını-herneyse silerken fark ettim, bu can sıkıntısıni kontrol edememe hallerim, yeni. İnsanın kendi evinde canı sıkılırmıymış, derdi annem. O yüzden başkalarının evlerine taşınmıştım. O da yetmedi. Yarı-kendi evimde, bir ayağım dışarıda, yeni bir sürekli adres bulmanın kıyısında, sıkıntıya yeni mekanlar bulmak isteği. (Yaz-çiz-oku. Senin işin bu.)

O çok boktan, şehirli insanın yalnızlığı triplerine bulandığımı görünce, hayat çok zor be abi adamcıklarına dönüşmemek için, radikal bir dönüş. Hayatın birlikte ve mutlu geçebileceğine dair umutla, çift kişilik yatağın kenarına kıvrılıyorum. Başkalarının evleri, başkalarının yatakları, çarşafları, alet edavatından sıyrılıyorum. Yeni paketler açıp, eski poşetler atıyorum. Diğer tarafım fazla eskimesin diye mi? Gerektiğinde uzanılacak alanlarımı korumak mı?

Perşembe, Haziran 24, 2010

paket

geçmişi paketleyip afrikanın güneyine postalasak, o yine de bir vuvuzela ile kulağımıza "fısıldar". tek düze, sürekli -bazen dalgalı- ama içe işleyen bir fısıltı. bir umit burnu esintisi. kışken, yaz; yazken kışa çeviren çizgi. bazen arkanı dönüverdiğinde karnı burnunda gözlükler bazen de baştan savılan bir kitabın giriş sayfası... koşarken yağmurda daha çok ıslanırız. kaçarken daha çabuk yakalanırız. açtığım her paket, çöpe gönderdiğim her poşet, attığım her eski kağıt ve incelediğim her katalog beni geleceğe mi yaklaştırıyor yoksa geçmişimden mi koparıyor?

Salı, Haziran 15, 2010

bloodbuzz ohio

High Violet'in ilk klibi; Bloodbuzz Ohio; şarkı kadar cool ve sahici.

http://vimeo.com/11653518

Pazartesi, Haziran 14, 2010

Pazar, Haziran 06, 2010

pelte

kişisel pms dönemleri: yenen içilenden keyif almama, hiç birşey yapmak istememe, okunanları anlamama, tv karşısında pelteleşme... Can sıkıntısı. Üretkenlik öncesi gerginlik mi?

"in the perfect isolation, here behind the wall". Can sıkıntısı mı izolasyon yaratıyor yoksa ördüğüm sıkı duvarlar mı sıkıntının kaynağı? Yıkayım diye bu sıkıntıyı, başlattım duvarın üzerine damlatmaya suları. Gücü değil, sürekliliği yıkacak. Pıt pıt pıt, çatlağı yaratacak.

Geçen sürede yalnızca yaşadım. Yalnız yaşayıp, yemek yiyip, uyuyup, uyanıp, gezip tozup sınırlarımı buldum. Bu da bir gelişme. Ne Bologna'da çadırın içinde, ne Suriye rakısının şişesinde, ne Süryani şarabının renginde, ne dün yediğim mercimekli bulgur pilavının tanelerinde, ne de her sabah pencereyi açıp tuvalete gidip çayı demleyip televizyonu açtığımda bundan sonra ne olacağına dair bir ipucu bulamadım. Ama sanırım, her biri bana neyin olmayacağını, neyin gerçekleşmeyeceğini anlattılar. Can sıkıntısı en çok bu işe yarıyor işte. Ancak yaparak öğrenebileceğimizi gösteriyor. Oturduğumuz yerde birşey değişmiyor.

Salı, Haziran 01, 2010

İşte oldu: yaz geldi, engellenemez bi' biçimde. Engellemeyen kışın ardından; engelleri aşarak... Uzun kollular kutulara girdikten sonra, soğuk geçen bir mayıs ve "hayır geçmişe geri dönemem" ısrarla o kutuların ağızını kapalı tutma çabam: Boğaz ağrısı. Kışın ayakta kalıp baharda hastalanmak.

Kış pek karanlık değildi gerçi, daha çok griydi; ama evde oturunca gittikçe karanlıklaşıyor zamanlar. Karanlık odalarda kara kedi avlama sanatında pek iyi olduğum için, bu oturumlar, sessiz toplantılar, görüşmeler ve didişmeler önemli bir sonuç verdi. "En büyük zafer, kendine karşı kazanılanmış", mealen... Zaferler, pek bana göre değil ama bu iç rahatlığının bir anlamı olmalı. Şimdi, bilgisayar başında ve kütüphanede geçecek bir yaz; tezde yol alma hedefi... Geçen yaz, "hiç bitmese" sabırsızlığının aksine, bu yıl "e hadi artık bir an önce olsun bitsin" sabrı...

Tercih edilen bir izolasyondan başka bir tercihin lokasyonuna; "paradigm shift":

http://fizy.com/#s/16rt34