Cumartesi, Aralık 27, 2008

"insanların en verimli olduğu çağda tükendim"

"Bu duruma nasıl geldim? Neden bana yaşamasını öğretmediler? Neden bana, 'bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın' dedikleri zaman isyan etmedim?

Hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? İnsanların arasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? (...)

Onlar da bilemezdi: Görünüşümle insana benziyordum. Denemelerden geçmiştim. Her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. Beni aldattılar; gene de suçluyum. İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade." (O.A/T./s.616)

Cuma, Aralık 26, 2008

"bu kadar zamanı siz ne yapıyordunuz?"

"İnsanın kendisi gibi olmak istemediği zamanlar da varmış. Ben, herzaman kendileri gibi olmaları için baskı yapıyormuşum onlara. Tek yönlü, can sıkıcı bir yaşantıya itiyormuşum onları. Size yaranmanın bir yolunu bulamadım zaten. Bunu da açıkça söyleseydiniz, seve seve katlanırdım her yönünüze. Seninle olmuyor, diye kestirip attınız.

Zamanın yetersizliğinden söz ettiniz. Oysa ben çoğu zaman yapacak bir iş bulamadım. Bu kadar zamanı siz ne yapıyordunuz?

Biraz da siz öğretebilirsiniz bana. Önce alırdınız beni; istediğiniz biçime sokardınız...hangi kitapları okunacaksa, daha önceden söylerdiniz. Tabiatı sevmiyorsun; eşyaya bakmasını bilmiyorsun. Tamam.

Bütün otların adları ezberlenirdi, at doğarken iç çekilirdi, duvarın üstünde kedi okşanırdı (bu sırada yüze en “canım” ifade verilirdi) benim değişme gücüme kimse inanmadı. Sonunda ben de inanmadım. İşte böyle can sıkıcı biri oldum sonunda gerçekten.

Ne yazık: siz beni gerçekten bir adam, ne bileyim, sizler gibi kişilik sahibi biri sandınız. Alışkanlıkları olan, çatalı şu şekilde tutan, filan yemeği falan yemekten önce yemesini seven, yatakta belirli bir yatış biçimi alan, itiraz eden, bazı anlarda kimseyi görmeye tahammülü ve daha bir sürü özellik.

Ben de kaçtım, ihanet ettim. Bütün bu olmamak, yapamamak ve daha bilmem neler, başka türlü bi kişilik, başka türlü bir kalıplaşma...Ne haliniz varsa görün!"

(O.A./T./s.699)

Perşembe, Aralık 25, 2008

"içimde bir şey"

Bazı hareketleri yapmama, içimde bir şey engel oluyor sanki. İstediği gibi hareket etmezsem beni bir boşluğa yuvarlamakla tehdit ediyor.(...)

Benim hiçbirşey yapmamı istemiyor. Sözde koruyor beni. Gece uykumun içinde, bir el çekti göğsümden; uyandırdı beni. Neden geceyarısı uyandırıyor beni; böyle koruyuculuk mu olur? Neden beni yazmaya çalıştın, diyor sanki(...)

Yalnız kalacak gücüm yoktu. Başkalarının yanında beni tehdit etmiyordu.(...) Çok konuşmaktan da korkuyordum. Sanki konuşursam, içimde azalan yaşama gücü büsbütün bırakıp gidecekti beni. Konuşmadan, düşünmeden, hareket etmeden durmakla koruyabilirdim gücümü ancak. Onun da benden istediği buydu.(...)

İçeriye yatağa gitmeye korkuyordum. Biraz daha bekle, biraz daha. Ona karşı koyacak kadar kuvvetlenmeliydim. “Ondan neden korkuyorsun” dedim kendi kendime. Bilmiyordum. Benim için istediği huzurun, pek istenecek birşey olmadığını seziyordum.(...)

Şimdi bu satırları yazarken de korkuyorum: Acaba bunları yazmak doğru mu?(O.A./T./syf 609)

Salı, Aralık 23, 2008

ne yapmalı?

"Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutmlarını bilnçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çeki düzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıvermeli mi? Kendini yönetmeyi beceremen kişileri toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi?

Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Herşey için. Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyebilecek sözümün olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün “ne yapmalı?” diye soracak olurlarsa, ancak, “önce kendini düzeltmelisin”, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.(...)

Karşılıklı güven ve dayanışma ancak böyle bir sorunun varlığını duyduktan sonra söz konusu olabilir. Fakat, bütün bu sorunlarını yalnız başına çözeceksin. Bunalımlarını, komplekslerini ve buhranlarını birlikte çalışacağın insanlara iletmeyeceksin. (...)

Bireyin tek başına kaldığı zaman kendisini oluşturmak için yapacağı çalışmalar ne yapmalı sorusunun önemli bir bölümüdür. Kendi değerini eksiksiz bilen ve her an bu değeri yeni şartlar altında eleştirebilen kişi ne yapmalı ne yapmalı diye bocalamaz. Düzenli bir çalışma düzeyine girebilmek için üç temel sorunu çözümlemek gerekir:

a) kendini iyi tanımak:(...) Değerini tam bilmeyen kişi, gereksiz yaknmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider. Kişisel değeri büyültmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır.(...) Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerlerin, yoplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. (...) ben sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye,güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte çaba haarcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için. (...)

b) kendini eleştirmek: Yukarıda söylediklerim bir otokritik sayılabilirse de ben otokritiği daha çok bir eylem olarak görüyorum. Bir eylemden sonra, o eylemin birey açısından değerlendirilmesidir otokritik, diyorum. Kendini eleştirmek; kendinden yakınma çerçevesinden de çıkması gereklidir diye düşünüyorum.

c) dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak: (...)bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim.Dahafazla oyalanmayayım.Müsaadenizle" (O.A./T./syf.95-100)

9 ay

Yeterli.

Cumartesi, Aralık 13, 2008

31.

Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de öldü.

"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'insanlık öldü mü?' ya da 'insanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. (...) Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için birşeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek derecede aramızda yaamaya devam edecektir. İnsanlıktan payını almayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. (...) İnsanlığın ölümüyle ülkemiz boşluğu doldurulmaz bir değerini kabetmiştir. Gazetemiz insanlığın yakınlarına başsağlılığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: Merhumun cenazesi, uzun yıllar yaşamış olduğu Hürriyet Caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içine kapandığı Ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir." (Tehlikeli Oyunlar, s.255-256)

Perşembe, Aralık 11, 2008

kış geliyor

Mor ve Ötesi'nden bir şarkı seçmem gerekse tabii ki bunu seçmezdim (belki daha sonra asıl şarkıya değinirim) ama bugün pencerenin önünde kalorifere yapışmış ve çorbaya dönmüş aklımı karıştırırken takılan bir parçacık nedeniyle dilime dolandı; gündeme uygun:

kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
bilmez ki

kış ortasında kaç kere yakar güneş?

kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
durmaz ki
durmaz ki

yeni rüyam da güneşimle soldu
yeni adamla yeni kadın doğmadan zordu
ayna ayna
sihirli ayna
neler söyledin bana (mor ve ötesi/büyük düşler)

[o albümden bir de kördüğüm iyidir bu arada]


Pazartesi, Aralık 08, 2008

"sora sora az gidip uz gidip kaf dağına"

bayram şarkımız:

geceye açar akşam sefaları
ölüme benzer güne vedaları
deli dolu bir macera, bir şölen, bir düğün
kadere kısmet narin hayatları

ışığa uçar bütün pervaneler
ateşe giderken ne şahaneler
dönerek acıyla aşkla şu alemi
yana yana raks eder divaneler

bir varmış bir yokmuş
dünya masalmış
her yolcudan bu handa hoş seda kalmış
gökten üç elma düşmüş yuvarlanmış
herkes payına düşen elmayı almış

sora sora az gidip uz gidip kaf dağına
izini arar saadetin dünyalılar
günaha yakın dururken bir yanları
ne kadar hazin hüzünlü sevdalılar

ışığa uçar bütün pervaneler
ateşe giderken ne şahaneler
dönerek acıyla aşkla şu alemi
yana yana rakseder divaneler

(sertab erener/masal/lâl)

Pazar, Aralık 07, 2008

bayram temizliği yapmadım, sadece pencereleri açtım evi havalandırdım biraz.

kapıyı çalacak çocuklara verecek birşeyim de yok.

Cuma, Aralık 05, 2008

notdefteri

Not defteri dolmuş, atmadan önce şöyle bir karıştırdım sayfalarını. Başkalarının el yazıları tatile götürülecek şeyleri sıralamış, aranmayacak ya da kimin olduğu belli olmayan numaralar kaydedilmiş, hiç gidilmeyecek adresler not alınmış, unutulacak isimler almış başını gitmiş... Ödeme listeleri her ay düzenli olarak tutulmuş; bir kaç kere çamaşırları yıkama tarihlerini not almışım-ne akla hizmetse! Alınacak hediyeler ve alınacak yerler not edilmiş. Bir de hiç bitmeyen telaş: Ne kadar para kaldı ve kaç gün yetecek! Kendine dair notların hiç bitmeyen ikilisi: Parasızlık-kaygı.

"ama sen konuştun parandan, bahsettin kredi borcundan,
geliyor soğuk hava balkanlardan, gelmeyen kalmadı zaten,
onca yoksulluk varken, güldük kafayı takanlara
aşkları yok olan, açları çoğalan ademler diyarında" (iyidir iyi)

Perşembe, Aralık 04, 2008

söyleme!

"söylememek, söylemekten daha dürüst bir davranıştır, bunu unutma."
(badlik amiri/kargo)

*Başıma ne iş geldiyse, bu altın kuralı uygulamamaktan geldi çoğu zaman.

Çarşamba, Aralık 03, 2008

"içimden şehirler geçiyor..."

Yaşadığım, bulunduğum, gezdiğim şehirler; aşk-maç-tatil-iş ya da zorunluluktan dolayı; birkaç saat-birkaç yıl ya da birkaç kez...

Ordu-Mersin-Eskişehir-Adana-Ankara-İstanbul-Artvin-Trabzon-İzmir-Kocaeli-Konya-Erzurum-Van-Aksaray-Nevşehir-Mardin-Kırşehir-Denizli-Niğde-Kırıkkale-Bolu-Bursa-Antalya-Isparta-Çanakkale-Afyon.