Pazar, Şubat 27, 2011

günler

Şubat'ın son pazarı, tıpkı Temmuz'un son pazarı gibi önemlidir. Ya da Mayıs'ın ilk çarşambası veya Kasım'ın ikinci cuması gibi... Günlere acilen anlam yükleyip onlarla ilgili anılar üretiniz. Böylece hayata dair bir çerçeve edinirsiniz. Şimdi yapmanız gereken güzel bi resim bulmak; kır manzaralı ya da kar romantizmi veyahut yağmurda pencereye bakarken, hadi olmadı denizin ortasında salınırken... Günler, dönüp duran foto albümünün yeniden ve yeniden üretilmesinden ibaret. Foto üzerine foto ve anı üzerine anı; yıllar sonra yapıalcak kazılarda, ilerlemenizi engelleyecek çanak çömlek kırıntıları.

Cuma, Şubat 25, 2011

Eski huylarımı, geçtiğim eski yollarda, hoşum gitmese de kurcalarken; hmm, aslında neymişim ve ne olumuşum diye kendimi yoklarken, kendi kendime uydurduğum cevapların sağlamasını yaparken... mevsim bahara dönüyor ve bu beni mutlu ediyor.

"bir sevgilinin kazandırabileceği..."

"bir sevgilinin kazandırabileceği şeyler: Üniversitenin tatsız tutsuz ortamında beslenen bir solculuk, şiir sevgisi, hafta sonu maçlara gitmeye dek varan Gençlerbirliği tutkusu, Kubrick filmlerine duyulan ölçüsüz hayranlık ve tabii Sakarya Caddesi'ndeki birahanelere devamlılık... (...) Ayrıca şu da var, hangimiz yaşamadık savruluşların sonunda bir yerde bizi bekleyen ismimize düzenlenmiş kimlik arayışını? Hangimizin kendini var etme sorunu olmadı?"

(b.b./b.b.ç/146)

Salı, Şubat 22, 2011

"Belliydi, gündelik hayatın kalıplarına Nihal de girip çıkacaktı. Ona kişilik kazandıran tuhaf, aykırı yanlarını yontarak, yontulmasına izin vererek birer birer kalıpların biçimini alacaktı: Serbest yaşayan üniversite öğrencisi, kendini adamış aşık, militan, mezun, yüksek lisans öğrencisi, saygın bir kurumda uzman yardımcısı, uzman, evli, çocuk sahibi, Kartal, Pendik.

Asıl devrimci yanımızın yaratılışımızdaki aykırılıklar olduğunu kim söylemişti Çetin?"

(barış bıçakçı/bizim büyük çaresizliğimiz/syf.146-147)

Salı, Şubat 15, 2011

aşk tefadüsleri sever'i izledik ve ardından bira içtik. kentin sonradan sonraya sinematografikleşmesinin benim gidişimin yaklaşmasıyla hiçbir alakası yok tabii ki. ben gittikçe burası daha iyi kent olmayacak. gittikçe kötüleşen zamanlardayız çünkü. olmayanı olur eden zamanlar. ulaşılmayana ulaşılır kılanlar. biz de gezeceğiz daha çok ve daha çok yerden ayrılacağız. böylece kıymeti bilinmiş ve bilinmemiş yerleri geçtikçe daha da anlamlı kılacağız. ben gittikten sonra ya da gitmeden önce kıymetinin bilinmiş olmasının pek de bir önemi yok. önemli olan kıyamete kadar sürecek bu bilinemezlikte kendi filmimizi iyi kötü çekmeye devam ediyor oluşumuz.

Cuma, Şubat 11, 2011

balzamin

sen el kadar bir kadınsındır,
sabahlara kadar beyaz ve kirpikli...
bazı ağaçlara kapı komşu,
bazı çiçeklerin andırdığı,
iş bu kadarla bitse iyi.
bir insan edinmişsindir kendine,
bir şarkı edinmişsindir, bir umut...
güzelsindir de oldukça, çocuksundur da...
saçlarınla beraber penceredeyken,
besbelli arandığından haberli,
gemiler eskirken, deniz eskirken limanda;
sevgili.

(cemal süreya)

Cumartesi, Şubat 05, 2011

"bütün sevgili anılar birgün geri dönecek"

"Yürümeye devam ediyordu Hikmet. Vazgeçe vazgeçe ilerliyordu. bir bakıyor çenesine kadar gelmiş su. Çünkü herkesi kendi gibi sandı. Herşeyi bu sanının üzerine kurdu. Başka birşey daha: Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamanın anlamı ne? Burnu sızladı. Gözleri doldu. Hayat hızla boşaltıyordu içimi, ruhunun bedeinde gizlendiği her yeri. İçi boş bir...

Çevreden yetişip kaldırdılar Hikmet'i. Yorgancı kolonya getirdi. "Bir bardak su içsin" dedi bir başkası. Kolonya ile bileklerini ovdular. Koklattılar. Kokladı.

Kokladı Hikmet.

Bütün kokular ve bütün sevgili anılar birgün geri dönecek. "Bundan sonra seni hiç yalnız bırakmayacağız. Bizi hatırladıkça yapayalnız kalıyordun. Artık korkma, geldik işte, seninle birlikteyiz". Sonbaharlar, güneş vuran pencereler, odanın içinde uçuşan tozlar, annesinin dikiş makinesi, kapağı sürgülü tahta kalem kutusu, babaannesinin aldığı 'Mekap' ayakkabılar, anneannesinin evinin bahçesindeki dut ağacı, sobanın üzerindeki mandalina kabukları, karman çorman. (...)

Yürümeye devam etti. Evet doğruydu, hatırladıkça yalnızlaşıyordu, kendi geçmişinin içinde böyle yapayalnız inik bir plastik top gibi ya da küçük bir çocuk, gömleğinin cebinde hep bir parça beyaz peynir olan çünkü kalp hastası, doktor söylemişti yemesini.

Tandoğan'a geldiğinde saçı hala ıslaktı. bir sürü araba, bir sürü insan, gürültü evet motorlar, frenler, klaksonlar ve sürtünme yerle bizim aramızda bazen yararlı bazen zararlı eve dönerken.

(..)

Altgeçide girdi. Askerler için türlü malzemeleri satan dükkanlar arasında yürüdü. Kaşarlı tost kokusu aradı. Gara çıktı. Tavandan sarkan büyük saatlerden birine baktı: Güzel gönürünüyordu. Yuvarlak, sade, zamanı bütün bir şey olarak, mesela bozuk para gibi gösteren, avucumuzda. Avucumuzda tutarız onu ve sonra da avucumuzu yalarız."

(herkes herkesle dostmuş gibi.../barış bıçakçı/syf. 60-61)

Cuma, Şubat 04, 2011

"herkes herkesle dostmuş gibi..."

"buralar hatıralar.

buralar hatılarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve herşeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri."

(herkes herkesle dostmuş gibi/barış bıçakçı/syf. 48)