Cumartesi, Kasım 29, 2008

mevsim

Kent, ruhuna uygun mevsime erişti. Artık anlatmak istediğini daha rahat anlatıyor. Arada bir kısa güneşle birden ısıttığı bünyeleri, griyle soğutuyor hızlıca. Kendiyle derdi olanları, dünya dertleriyle daha kolay buluşturuyor böylece. Battaniye altı düşler, uzun kollu hasretlere bırakıyor yerini. Yağacak ilk karla taçlanacak bu süreç. Sonra atılacak adımlar daha dikkatli olmak zorunda, hüzün yerini derde; geçmiş-gelecek yolculukları bugünün gerçeğine bırakacak. Kent yürüyüşleri zorlu, sokaklar itici ve kalorifer daha bir işe yaramaz olacak.

Bu kenti sevmek için kişisel nedenler lazım. Bu nedenlerden biri de sonbahar belki de. Tıpkı kısa süren "ilk"i gibi sonuncusu da kısa, keyif alamayacak kadar geçici. Geçiciliklerin verdiği bir parmak bal...

Pazar, Kasım 23, 2008

Kendi kendinin...

Farkında vardığında korktuğun tarafların, seni sen yapan yanların: mutluluk bünyeye çok da yerleşik bir hal olamıyor çoğunlukla; bir yabancı gibi selam verip geçiyor.

"Mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir"-W.Benjamin

Cumartesi, Kasım 22, 2008

"ve bir can sıkıntısı, herşeyi ama herşeyi silen"

"Bizler küçük, yalnız bir tren yolunun yavan bir istasyonunda oturuyoruz. Sonraki trenin gelmesine daha dört saat var. Çantamızda bir kitabımız var, yine de okuyacak mıyız? Hayır. Ya da bir sorun dolayısıyla bir takım sorular düşünecek miyiz? Bunu yapamayacağız. Oradaki tarifeleri ya da bu istasyonlara uzaklıkları veren tarifeyi okuruz. saate bakarız, yalnızca onbeş dakika geçmiştir. Sonra ana caddeye çıkarız, bir yukarı bir aşağı yürürüz, sanki yapacak bir şeyimiz varmış gibi. Ama bunun hiçbir faydası yok. (...)

Bu bırakılmışlık veya terk edilmişlik, çevremizdekilerin bize kayıtsız kaldığı, aynı zamanda bizim hiçbir eyleme geçme olanağımızın bulunmadığı ve bizim onlardan kendimizi kurtaramadığımız can sıkınıtısının temel deneyimidir.

Canı sıkılan insan, kendisini hayvan esaretine 'en yakın yakınlığın' içinde bulur. İkisi de en düzgün halleriyle yakınlığa açıktır, ikisi de inatla kendini reddeden birşeye bütünüyle teslim olurlar."

(Heidegger-Agamben)

Perşembe, Kasım 20, 2008

döngüsel zamanın içinde...

Sanırım Proust gibi bir şeylerin peşinde olsaydım, kendi kuyruğumun peşinde olurdum; acaba oturup bu zaman-mekan mefhumunu yazsam onun gibi ciltlerce...diye düşünmedim değil kiminin "mutlu saatler"ini terennüm ettiği salonda kuru fasulye-pilav yerken. Dönüp dolaşıp bir şekilde aynı mekanlara girip çıktığımız, aynı durumları yakaladığımız yıldönümlerinde, belki başka biçim ve içeriklerde ama olsun "içim var içim değilmez" derken...

Her ne kadar o iç, zaman ve mekan dönüp dolaşırken, aynı hataları yapıp aynı sonuçlarla karşılaşma klişesini aşamamış ve bunu bir aptallık beratı olarak içcebine iliklemişse de...

Sonra o binadan çıkarken, tam bir yıl önce, dünyanın 365 kere ekseni etrafında dönmesindem önce, o sokaktan yürüyüşümü hatırladım ki, bir film sahnesi gibi kendimi başka açılardan çekip sakladım zihnimde. Evet o gün de yağmurluydu. Böyle sinematografik kareler işte!

Ama o günün buzdan yüz ifadesine karşı garip bi gülümseme vardı tabii yüzümde, dön dolaş aynı yerdesin şiirimi okurken, buğulu minibüs camından nelerden geçiyorum yahu ben ben diye boyun bükerken gidişata... Neyse ki artık herşey farklı ve yerli yerinde (Hadi canım!).

Sonra film demişken, Üç Maymun'a gittim akşam. Tren sesi, olan biteni-bu karmaşayı ve sıkışmayı en iyi efekt olsa gerek!

Sonra da aile işte. Tıpkı geçen yılki gibi...Devam...Oku-oku-adam ol.

Salı, Kasım 18, 2008

tehlikeli oyunlar

"(...)Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekonduma oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum albayım, ölmek. Bir yandan da ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım. 'Canım bugün üzgün görünüyorsun' demek istemiyorum. 'İstemiyorsan buluşmayalım' dedi geçen gün. Buyrun bakalım. Ben de çekilmez huysuzluklar etmiştim; bu sonuca katlanmalıydım. Ben ne yaptım? Neyse geçelim albayım. Fakat beni anlıyor. Bütün geçmişimi anlattım ona, hep haklı çıktım. İşte böyle anlarda çileden çıkıyorum albayım: Kendimi unutup zafer sarhoşluğuna kapılıyorum. Oysa bütün bir ilişki can sıkıntısı yüzünden başlamıştı."

"Kendini yakıp bitiriyorsun oğlum Hikmet" dedi Hüsamettin Bey. "Değil mi albayım?" Kağıdı sehpadan aldı. "İnsanlık öldü. Belki de hiç yaşamamıştı. Belki de benim insanlığım diye birşey yoktu. Ben hücremde yanlış hayallere sürüklenmiştim. Korkaklığımı insanlık saymıştım. Yalnızlığımı insanlık saymıştım. Batıda böyle şeylere önem vermiyorlar albayım. Biliyorlar bütün bunları: İnsanın ruhunu okuyorlar. Fakat onlar da mutlu değil albayım. Ne var ki boş hayallere kapılmamayı biliyorlar. Kaç asrın tecrübesi kolay mı?"

(Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar-syf 259-260)

Pazartesi, Kasım 17, 2008

misunderstood

waiting
in the calm of desolation
wanting to break
from this circle of confusion

sleeping
in the depths of isolation
trying to wake
from this daydream of illusion

how can i feel abandoned even when the world surrounds me
how can i bite the hand that feeds the strangers all around me
how can i know so many
never really knowing anyone

if i seem superhuman
i have been
misunderstood

it challenges the essence of my soul
and leaves me in a state of disconnection
as i navigate the maze of self control

playing a lion being led to a cage
i turn from a thief to a beggar
from a god to god save me

playing a lion being led to a cage
i turn from surreal to seclusion
from love to disdain
from belief to delusion
from a thief to a beggar
from a god to god save me

how can i feel abandoned even when the world surrounds me
how can i bite the hand that feeds the strangers all around me
how can i know so many
never really knowing anyone

if i seem superhuman
i have been
misunderstood

(Dream Theater-Six Degrees of Inner Turbulence)

Pazartesi, Kasım 10, 2008

Siren

Yine sirenler çaldı kafamın içinde, dışarı taştı kulaklarımı tırmaladı sesi, bugünü ve geçmişi, ölümü ve doğumu, gideni ve kalanı hatırlattı; kafamın uğultusu kendi seslerimi duyulmaz yaptı. O sağırlık esnasında, görüntüler de sabit kaldı. Duyum azalınca hissiyat arttı. Ağlattı ve ağladı; böylece dünyanın su dengesi yerinde kaldı.

izin vermedi yalnızlık

Yeni yaşın şarkısı bu olsun, feci şekilde alıştığım ve içinden çıkamadığım tuzak-kendim kurdum-kendim düştüm-artık kuralları o koyuyor. Kaptansız gemi'ye daha önce yer verdiğim için bu sayfada, bunu seçtim:

izin vermedi yalnızlık.
bir canım var zaten, bilmem kaç sıkımlık.
vapurlar kalktı iskelelerden
ben seni düşündüm zaten bunaltıyordu nem.

umutsuzluk yasak- ikinci bir emre kadar.
üç gündür sular yok, sakalım keyfe keder.
sıvılar atıldı bedenlerden,
ben seni düşündüm, zaten tutmuyor fren,
delirdik bazen, sırf bu yüzden dönemem.

başladık beraber geriye sayımlara
uyarılmıştık zaten, boş laflara karşı
karşıya durunca gördük ki sonunda
konuşmamak gerek aynı anda.

anlatmaya çalıştım, yarın çok uzak.
zor geçtim yollardan, etraf dolu tuzak.
ne hayaller kırıldı gözlerden ırak,
ben seni düşündüm, zaten çok vakit alır
dünyaya dönmem, sırf bu yüzden dönemem.

ahmet'i hiç görmedim, evlenmiş duydum.
hayır, öbür kızla hani öğretmen olan –oldu
ekildi sinirler, biçildi tütünler;
hoş gelindi, hoş gidildi.

yerde renkli dergiler, satın alınmış düşler,
iki sayfa yer tutmuş sekste fanteziler.
videolar, cd'ler, dev ekran tv'ler.
unutmak ceza oldu, dokunmak günah oldu zaten.