Cumartesi, Temmuz 31, 2010

sorrow's a girl inside my cave

sorrow found me when i was young
sorrow waited, sorrow won
sorrow they put me on the pill
it's in my honey, it's in my milk

don't leave my hyper heart alone on the water
cover me in rag and bone sympathy
'cos i don't wanna get over you
i don't wanna get over you

sorrow's my body on the waves
sorrow's a girl inside my cave
i live in a city sorrow built
it's in my honey, it's in my milk


don't leave my hyper heart alone on the water
cover me in rag and bone sympathy
'cos i don't wanna get over you
i don't wanna get over you

(The National/Sorrow/High Violet)

Dinle

Perşembe, Temmuz 29, 2010

dağ bayır, bağ bahçe dolaşmanın rahatlatıcı yanı olsa da çocukluktan kalma tortular, ayağınızı toprağa bassanız da akıp gitmiyor. gücümüz nefesimiz yetmezken işe koşturanlar ama beğenmeyenler, şimdi kemale ererken, otur sen tatile geldin diye bizi kenara koyuyor. kenardan köşeden olup bitenleri seyrederken, 1 yıl içinde ne çok şeyin değiştiğini düşündüm. olabileceklerin ihtimali beni korkutuyor. kendimden korkuyorum. film gibi hayatımı, bitmeyen devam filmleri geliyor. neyse ki sinema dilim, korkudan uzak. dizi olarak tv'ye geçme tekliflerini ise sanatsal duruşumu bozmamak için şimdilik geri çeviriyorum.

herşeye yeni baştan başladıktan sonra, hiç durmadan gezmek istiyorum. böylece unutulmaya yüz tutmuş serinin ilk filmlerini de yeni bir yorumla ele alabilirim.

bu yaz henüz dondurma yemedim, tuzlu suya dokunmadığım gibi...

arı



Salı, Temmuz 27, 2010

yolda#2

"Dışarıda bir hayalet belirdi-- keçi sakallı, 16 yaşında bir çocuk, elinde trompet çantasıyla. Çöp gibi zayıf, deli deli bakan bu çocuk, gruba katılıp onlarla beraber çalmak istiyordu. Gruptaki elemanlar onu önceden tanıyor, onunla uğraşmak istemiyorlardı. Çocuk sessizce bara girdi, trompetini çaktırmadan çıkarıp dudaklarına götürdü. Kimsenin umrunda olmadı. Kimse ona bakmadı. Grup çalmayı bitirdi, toparlandı ve başka bir barın yolunu tuttu. Gitmişlerdi. Çocuk trompetini çıkarmış, kurmuş, zilini parlatmıştı ve bu kimsenin umrunda değildi. Zayıf Chicago'lu genç çalmak istiyordu işte. Koyu renk gözlüklerini taktı, trompeti dudaklarına götürdü tek başına ve "Bauuv!" diye başladı. Sonra öbürlerinin peşinden koşturdu. Kendilerine katılmasını istemiyorlardı, tıpkı benzin deposunun arkasında kurduğunuz mahalle takımına almadığınız çocuk gibi. "Bu heriflerin hepsi, tıpkı Jim Holmes gibi, bizim alto Alen Gingsberg gibi, büyükannesiyle yaşıyor" dedi Neal. Ekibin peşine düştük. Anita O'Day's kulübüne girdiler, tekrar sahneye kuruldular ve sabah dokuza kadar çaldılar. Neal'le ikimiz elimizde biralarla oradaydık. Ara verdiklerinde Cadillac'a atlayıp Chicago'nun dört bir yanında kız tavlamaya çalışıyorduk. Kızlar, kocaman, yaralı, peygambervari arabamıdan ürküyorlardı. Hızla bara geri dönüyor, sonra tekrar fırlıyorduk. Heyecandan delirmiş Neal her giriş çıkışımızda yangın musluklarına çarpıp duruyor, ruh hastası gibi kıkırdıyordu. Saat dokuz olduğunda araba tam anlamıyla enkaza dönmüştü: frenler artık tutmuyordu, delik deşik çamurluklar göçmüştü, rotlar ise takırdıyordu. Artık pırıl pırıl bir limuzin değil, çamur kaplı bir kasadan ibaretti sadece. Gecenin bedelini ödemişti. "Vay be!" Elemanlar Neets'in Yeri'nde hala çalıyordu. ve Neal birden sahnenin arkasındaki karanlık köşeye baktı ve dedi ki: "Jack, Tanrı burada" "

(J.K/Y./s. 299-300)

günebakan

"günebakan düşlerimiz, yağmur sesiyle çoğalsın"

evimizi günebakanlar koruyor; adamın birinin düşlerini çoğalttıkça çoğaltıyor.





Pazartesi, Temmuz 26, 2010

yolda

"tek istediğim, Neal'in tek istediği ve herkesin tek istediği, şeylerin kalbine duhul edip, orada rahimdeymiş gibi kıvrılıp, Burroughs'un damardan sağlam bir M vuruşuyla, reklam yöneticilerinin sonunda Winchester'a giden ayyaş trenine kendilerini atmadan önce, Stouffers'ta içtikleri on iki scotch ve sodayla deneyimledikleri o vect uykusunu uyumaktı- ama herhangi bir akşamdan kalmalık hissi yaşamadan. Ve o zamanlar romantik düşüncelerim vardı; yıldızıma bakıp iç çektim. İşin aslı ölüyoruz, tek yaptığımız ölmek ve fakat yaşıyoruz, evet yaşıyoruz ve bu bir Harvard martavalı değil. (...) Güzel bir yuvaya, makul ve sağlıklı yaşamaya, iyi yemeğe, güzel zamanlara, işe, inanca ve ümide inanıyordum. Bunlara hep inandım. Biraz da hayret ederek fark ettim ki, böyle şeylere tutup içinden ruhsuz bir burjuva felsefesi çıkarmadan gerçekten inanan az sayıda insandan biriydim bu dünyadaki."

(Jack Kerouac/Yolda/ s.225-226)

Pazar, Temmuz 25, 2010

mahsul

dalından koparılmadan önce son kareler:




Çarşamba, Temmuz 21, 2010

toros

Torosidis hemşehrimiz olabilir mi? Doğu olmasa bile Batı Torosların tepesinden Mora'ya geçmiş/geçirilmiştir belki... Bizim hemşehrilerin bir ucu da Kafdağı'na doğru yol almışlar zamanında; oraya ulaşamasalar da Ararat'a takıldıkları belli...

Uzaklarda, taa buralarda, burnumuzun dibinde, burnumuzun direğini sızlatan hikayeleri barındıran, sırtını sarı bozkıra dayamış, onu ittikçe iten, tek renge mahrum eden, geçenler hemen denizi görüversin diye pek büyümeyen makilerin evsahibi, koca koca çamların serinliğiyle medeniyetin arttıkça artan canavarsı sıcağına direnen Toroslar...

Firengürüs (firengülüs?), Manaz, Namrun vb nerden uydurulduğu belli olmayan eski isimlere bir göz atmak da dönünce ev ödevim olsun.

Salı, Temmuz 13, 2010

conversation 16

...
it's a hollywood summer
you never believe the shitty thoughts i think
we had friends out for dinner
when i said what i said i didn't mean anything
we belong in a movie
try to hold it together till our friends are gone
we should swim in a fountain
i do not want to disappoint anyone

now we'll leave the silver city
cause all the silver girls gave us black dreams
leave the silver city
to all the silver girls
everything means everything

i was afraid i'd eat your brains
i was afraid i'd eat your brains

cause i'm evil
cause i'm evil
...
(The National/Conversation 16/High Violet)

dinle: http://fizy.com/#s/1j1fl5

izle: http://www.youtube.com/watch?v=lnQC-O7pq4U

Cuma, Temmuz 09, 2010

iyi ki doğdun...

"make a move with what you can,
dead waters rise higher than your mind.

disappointment is a feather in your cap,
you want the truth so you can crush it in your hand.

there’s no map,
i can tell you where you are,
you’re in between things that only go half way,
your tangled brain,
a tired old refrain,
you’d be singing it in the tired old silence.

you want the best,
you want contest,
my eyes are filled with prizes you’ve been showin’.
disappointment is the card up your sleeve,
place your bets at the door before you leave."
(Beck/Feather In Your Cap)

Gezdin, tozdun; kart oldun döndün; defter oldun yazıldın; bıyık oldun uzadın; sakal oldun kesildin; "anne koş entelektüel oldum"; müzik oldun, döndün durdun; ışık oldun göz aldın; iyi ki doğdun, iyi ki buradasın.

Salı, Temmuz 06, 2010

Alışkanlıklar, iyidir. Onları arada bir terk edip geri dönmek de... Döndüğünde orada olmaları da... İzolasyondan kargaşaya geçişin ve aynen geri dönüşün bu kadar sert olması da; dengeyi yitirmek ve geri toplamak da.

İstanbul'da neden yaşanmaz ve neden yaşanır sorularının cevabı aynı: İki farklı ucu, hatta milyonlarca farklı ucu birarada tuttuğu için. Hareketin ve zamanın çivisini yerinden çıkardığı için. Çünkü "elinde çekiç varsa, herkesi çivi olarak görürsün".

"İyidir, iyi; deplasman galibi olarak yazsın tarih bizi".