Çarşamba, Ağustos 26, 2009

dayı

İyi-kötü onlarca sıfatla anılabilirim; kimileri lanet bile okuyordur bana sıfatlara süsleme olarak. lütfen artık bunlara "dayı"yı da ekleyin artık; bu sabah itibariyle kazanıldı... Artık kelimenin tam anlamıyla dayılanabilirim.

Salı, Ağustos 11, 2009

"Sıcağıyla, Acısıyla Adana Futbolu"



Perşembe kitapçılarda!

Bu da kutlama şarkısı: Lifting Shadows Off A Dream

1994 canlı kaydı; 5 Years In A LiveTime'dan, müthiş bi intro...
İzle: http://www.youtube.com/watch?v=qmfA32VOkwk

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

ölü zaman gezginleri

"...yaşayan her canlı gibi acıkmıştık; belki bira bile istiyordu canımız ve şehirlerin gürültüsünden uzaklaşmış olsak da, belleğimizdeki hatıralardan -yani geleceği ele geçirmek adına gçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden- henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi, hala var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizn üstüne doğru doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık, bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda, geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu."

(Hasan Ali Toptaş/Ölü Zaman Gezginleri)

Pazar, Ağustos 09, 2009

this heaven

David Gilmour'un "rabbim, çok şükür" deme şekli; dünyadaki cennetlerde tatil yapanlar için birebir; müthiş solosuyla dört mevsimlik.

http://fizy.com/s/17jc5r

all the pieces fall into place
when we walk these fields
and i reach out to touch your face
this earthly heaven is enough for me

so break the bread and pour the wine
i need no blessings but i'm counting mine
life is much more than money buys
when i see the faith in my children's eyes

i've felt the power in a holy place
and wished for comfort when in need
now i'm here in a state of grace
this earthly heaven is enough for me

so break the bread and pour the wine
i need no blessings but i'm counting mine
life is much more than money buys
when i see the faith in my children's eyes

(On An Island/This Heaven)

Cuma, Ağustos 07, 2009

graffitti

Firenze Garı'na girerken, bir kaç kilometre devam etmiş olabilir, grafitiler süslü duvarlarla yolculuk ediyorsunuz. Bologna'da da oldukça popülerdi, tarihi mekanlar haricinde, neredeyse her binaya imza atılmıştı. Vertumnus'un yorumu, "belediye, 'madem önleyemiyoruz, alın gençler bu duvar da sizin olsun' demiş galiba" oldu; bir şekilde bunu da turistik öğe haline getirmişler.




Sadece duvarlar değil, vagonlar da sanat eseri haline dönmüştü. Aslında bu şekilde bazı vagonlar özel olarak grafiticilere teslim edilebilir. Mesela, günün birinde bir deplasman vagonumuz olsa, onu özel olarak çizdirsek-boyatsak! Bizdeyse bildiğim kadarıyla, vagonları fısfıslarken, görevlilerce kovalanıyor grafiticiler.



Bir de şarkısı var, Kargo'nun Sevmek Zor albümünden kıyıda köşede kalmış, "Graffitti"; oradaki günlerimize pek güzel bir fon oluşturabilir, kaydını bulamadım ne yazık ki:

Duvarlarda bir resim,
Güç versin bize.
Yalan bizden yanaysa sır versin bize.
İçimi kemiren kımıltı,
Yön versin bize.
Yıktığım tüm insanlar söz versin bize...

Bunları düşünmek acını azaltsın.

Bu bir rüyaysa,
Beni sen uyandırma
(oooooo)
Eğer uyanıksam,
Beni asla uyutma!

Rengarenk bir fısıltı,
Az gelsin bize;
Özgür bir soy için sen sabahı bekle.
Ruhumu kemiren bu boşluk,
Dar gelsin bize.
Geceyi boyayan güneş haykırsın bize...

Perşembe, Ağustos 06, 2009

yeni-hayalperestlik

Kocaman yapıların yanında küçücük kalmak. Tarhini bize bir mesajı mı? Yüzlerce yıllık geçmişin içinde, 50-60 yıllık bir ömür; allah nasip ederse... Yapabildiğin kadar büyük işler yap ki, namın duyulsun cümle alemde.



Büyük yüklerin altına girip, onu omuzlayıp el birliğiyle, adım adım ilerlemek. Dün akşam, "artık pek hayal kurmuyorum sanırım" diye bir cümle mırıldandım rakılı ağzımdan eski bir dosta... "Sadece yapmam gerekenleri yapıp, olmasını bekliyorum". Belki de yeni-hayalperestlik, olmayacakları değil de olabilecekleri düşlemektir, kim bilir. Ben olabilecekleri, olan hale getirdikçe, yeni hayaller/olabilecekler ufkuma giriyor.

Bunları o muhteşem yapıların altında otururken düşünmedim. O sırada düşündüğüm, Mustava'nın "ulan hiç cami gezmedik ama gezmediğimiz kilise kalmadı" yollu serzenişiydi. Bir de o ince işçiliğin, nasıl sabır gerektirdiği.

Biraz daha sabır. Kitap çıkıyor az kaldı!

Firenze'de top çevirmece

07.07.2009

"Şu an Türkiye saatiyle 22.00'de Floransa'dayız. Burada kendi arasında top oynayan bir grupla top oynamaya başladık; az önce ben de oradaydım. Şimdi Yavuz, Mustafa ve diğer Yavuz oynuyorlar. Burada bir meydanda oturduk. Eşyalarımız burda, biralarımız burda; yarın Antirazzisti'ye gideceğiz."



http://www.youtube.com/watch?v=sIemYxiPHIg

Çarşamba, Ağustos 05, 2009

sokaklar

Kimseyi tanımadığın sokaklarda yürümek, nereye çıkacağını bilmediğin yollara sapmak; kemerler, kabartmalar, yazılar, çizimler...



Taş sokaklar eskide kaldı, ama bu taşlar daha eski; çakıl taşından büyükçe... Kemerler, sütunlar: Corte Isolani. Eski bir yükün ağırlığı omuzlarında...

Salı, Ağustos 04, 2009

havaalanında uyumak

http://www.sleepinginairports.net adresli siteyi, gitmeden önce ziyaret etmeliymişiz. Paris CDG, uyumak için en kötü havaalanları listesinde birinci! Vertumnus, bulup haber etmiş; ben de buradan duyurmak istedim.



Saat 4 gibi, Paris'ten havaalanına geri döndük ancak iç peronlar değil sadece demirden koltuklu dış tarafı açıktı. Yorgunluktan bayılmak üzere olduğum için, ben bizimkilerin uygun koltuk arayışlarına dayanamadım, bir yere çöküp kaldım. Ama onlar dördümüzün de sığacağı bir yer buldular, oraya geçtik. Ancak koltuk aralarındaki şeyler, kolçak mıdır-dirseklik midir, adı her neyse; yüzünden doğru dürüst sığamadık. Mustava ile sırtsırta verip sızdık. Yaklaşık 1 saat uyumuşum sonra kapılar açıldı ve üstte görülen alana geçtik; buranın koltukları yumuşaktı ama aynı bölünmüş koltuk derdi devam ediyordu. Ses ve ışık artınca, neredeyse hiç uyuyamadım. 9'daki uçağa kadar, gezinip durdum ortalıkta...

meydan

Meydanlarımızın olmaması ne kötü. Bizleri birleştiren mekanlar... Ortaklaşa birşeyler yapabildiğimize inanabilirdik belki. Ama meydan, demek kitle demek; kitle de sol. Uzak tutulması gerekenler... En fazla maç kutlamalarında bir araya gelebiliyoruz; bir de yılbaşlarında toplu taciz eylemleri için. Halbuki Frenk diyarında öyle mi, adamlar serdi poşetlerini, bezlerini; bir çırpıda yaptılar gösterilerini.



Hem akşam bir araya gelip içiyorsun da orada, hele bir de dolunay varsa... Eskiden Sakarya'da şarap içtiğimizi hatırlıyorum Nihayet'in önünde; şimdi orada durmak bile mümkün değil.

via del'indipendenza

Piazza Maggiore'de, Bangladeşli abimizden aldığımız biraları yudumlarken, gözümden uyku akıyordu. Ama dolunay o kadar güzeldi ki; gözlerim kamaştı. Bundan bir ay önceki, dolunay. Mustava, bi ara uzanıp uyudu taş merdivenlere, bense Neptün Çeşmesi'nin etrafındaki kalabalığa dair yorumlar yapıyordum. Akşam üstü biri eğik, kulelerin altında fırıncının kızından pizza yemeden önce, öyle gelene geçene bakıp, sonra ara sokaklara dalınca, önceki hayatında lejant olan mustava bey, güçlü navigasyonu ile bizi bilinmedik maceralara savurmuştu.

Via del'indipendenza'dan via del pallone'ye doğru akarken, kemerli binaların altından, gelip geçenler ayakkabımın ökçesine basmış olduğumu fark etmemişlerdir umarım.

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Paris bir rüyaydı

Paris bir rüyaydı, bizi rüyaya yatıran Air France'taki matmazeldi; uçuran A320'nin kaptanı, virajları mı sert alıyordu yoksa stratosfer mi biraz taşlıydı... Şarap sonrası gözlerimiz kaydı ama bulutlar üstünde taş sektirmek olmazdı. Abdel'in arabasındaki Mustafa Sandal bize hoşgeldin demese olmazdı! Abdel'in ha!larını duyan kulaklarımız, ağızımıza komşuluk ediyordu o an; "burdayız burdayız" diye parlayan gözlerimiz, görevini yapmaktan mesuttu.

Gündüz bir demir yığını olsa da Eyfel, dolunayla sözleşmişcesine parlaktı. Yıldızlar ölmüştü, aşklar bizi terk etmişti ama biraz şarap her zaman iyi gelirdi. Hele ki Eyfel'in altında, dolunay ışığında.

Avenu Kleber'deki şampanya bardağı, hala sıcaktı sanki; az önce kenetlenen dudakların orada olduğunu hatırlatmaktaydı. Yürüdük de yürüdük. Zafer Takı bizi karşıladı. Şanzalize, yolumuza serildi; köşeye sotelenen siyahiler PSG tribünlerinden miydi?

Paris bir rüyaydı, Moulin Rouge sokağı barlar kabus. Irish Pub'taki Carlsberg niye o kadar acıydı? Vertumnus, taksiciye çok adildi; havaalanı sabahın dördünde çeşit çeşit ırkın uykulu gözleriydi. Tuvaletler dost, ucuz crossiant yaren, Air France kahvaltısı ise bize hayalkırıklığıydı.

Pazar, Ağustos 02, 2009

hep yalnız

ve bir sabah paltonu giy
at kendini sokaklara.
kalbin seni aşka götürür,
insan bazen lafta iyidir.

hep yalnız hep yalnız
çok yanlış çok tatsız...

bugün kötü günümdeyim,
şımartılıp sevilmedim,
daha beter sersemledim,
şöyle böyleyim.

biraz daha kalsan da bir,
hemen basıp gitsen de bir,
kalbim senin emrindedir;
aşk böyledir...

bu aşk benim bedenime göre değil,
biraz küçük ya biraz değil,
hayat zaten çok ahlaksız.
ister hakla ister eğil...

(Nazan Öncel/Demir Leblebi)

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

"İstanbul Triology"

Lise yıllarım üniversitenin ilk yarısı, Dream Theater'la geçti. Bir ara onlardan ve yan projelerinden başka hiçbir şey dinlemiyordum. Sevdim mi tam severim, durumu. Bu iş zamanla kurumsal hal aldı; fan kulüp kurucularından oldum. Uluslararası fan kulüp tarafından tanınca, önce resmi sıfatını aldık sonra birden konser organizasyonuna evrildi iş. Benim onca toyluğum ve hayalperestliğim arasında, işin bu kadar çabuk profesyonelleşmesi, kolay hazmedilir birşey değildi. 2002 konserinden sonra ekipten ayrıldım, sonra grupla bağım da hızlıca koptu. 2005'teki konsere sıradan bir seyirci olarak gittim, son ikisine gitmedim bile.

İlk konser öncesi-sırası-sonrası ile tam bir milattı. Daha önce hiç öyle bir ortamda bulunmadığımdan, 5000 kişi arasında kazakla konser izlemenin ne demek olduğunu da bilmiyordum. VCD'lerde DVD'lerde bu adamları sakince izleyen kitleyi görmekten, meselenin pratiğine uzak kalmışız. Konserin başlamasını en önde, yaklaşık 1,5 saat yere doğru dürüst basamaz ve ezilme tehlikeleri atlarak bekledim ama asıl bomba Pull Me Under'ın ilk akoruyla patladı. Hallaç pamuğu gibi atılmak deyimini, canlandırıyordum Bostancı Gösteri Merkezi'inde. Dayanamayıp kendi gerilere atmıştım; ilk 3-4 şarkıyı hatırlamıyorum. Konser sonrası otele gidiş, fotoğraf makinamı kaybedip bulmam, ardından havalanı... Tüm gece ayaktaydık. Sonrasında arkadaş evine çağırmadığı ya da ben gelebilir miyim diye sormadığımdan, tüm gün Taksim'de çaycılarda uyuklamıştım. Garip bir şekilde gece trenle dönmek ısrarım yüzünden tüm gün oralarda sürttüm. O günkü yorgunluk ve uykusuzlukla, bir günde birkaç kilo vermiştim sanırım.

Asıl mesele bu değil tabii. (Asıl mesele, biletimi pvc kaplatırken, biletin yanması, onu mustava anlatır.) 2005 sonrası ivme kaybeden Fan Kulüp, yeni bir çalışmayla kendini hatırlattı: Dream Theater İstanbul Triology. 2002, 2005 ve 2007 konser görüntülerinden oluşan bir DVD. O zamanki profesyonellik seviyesi, şimdilerde iyice tepeye çıkmış ve eli yüzü düzgün, gayet "saygın" bir iş olmuş. Ben de eski günlere, şöyle bir uzanıp geri geldim; hayret hiç tarzım değildir halbuki!