Cumartesi, Temmuz 30, 2011

oğuz türkleri

Az'in sesli güldüğüm pasajlarından biri:

'
"Çünkü Oğuz Atay'ı bilip de, o zamanda yaşayıp da başına gelenleri görmezden gelen kim olmuşsa, hepsi suçlu! Onun için pişma falan değilim! Neye pişmanım biliyor musunuz? O iki herifi öldi zannedip de oradan çıktığma!"

"Senin ne ilgin var Oğuz Atay'la?" diye sorulunca gülmüştü Derda.

"Ne demek ne ilgin var? Biz Oğuz Türkleriyiz!"

Soruşturmanın bundan sonrası aniden ilginçleşmişti. Yeni bir terör örgütü keşfetmiş olmanın heyecanıyla soruldu.

"kim bu Oğuz Türkleri? Örgüt müsünüz siz? Kaç kişisiniz?"

"Bak onu ben de bilmiyorum. Yani orada bir yerde olduklarını biliyorum ama kimler, kaş kişiler haberim yok. Ama her yerde işaretlerini görüyorum."

"Ne işaretiymiş bu?" denfiğinde de O'nun içinde A'yı çizmişti kağıda. Polislerden biri "Ama bu..." diyecekti ki diğeri kolunu onu susturmuş ve sormuştu:

"Genç olanları çıkarmışsın meyhaneden. Niye?"

"Oğuz Atay, 1977'de öldü. O çıkardıklarım daha doğmamış çocuklardı bile o zamanlar. Belki de daha çocuktu hepsi. Onun için çıkardım onları." '

(Hakan Günday/Az/syf.316)

Çarşamba, Temmuz 27, 2011

gelip geçenler

Barış Bıçakçı'ların ardından, Ölüm Pornosu'nu okudum; haftasonu da Az'a başladım. Karanlık ve ironik yanlarıyla örtüşen işler... Bu aralar yaptığım tek anlamlı iş. Flört'le tanışmak da yaz aylarının kritik eşiklerinden biri oldu. Avrupa Kamusallığı üzerine düşünürken, Eski Dostum'u dinliyorum. İçinden tren bir şarkı en nihayetinde...

Dostlar uzakta, kısa bir ara uğrayıp geldiğimiz Toroslar'ın öte yanında. Aramızda önce kısa makiler, sonra uzun çamlar ve ardından ıssız düzlükler var. Doğanın bütünlüğünü oluşturmak adına örtüşen şeyler. Uzun süredir yaptığım en anlamlı iş; dostumla aramı iyi tutmak için mücadele etmek. İçinde makinistler var eden biri nihayetinde.

30'uma yaklaşırken, herkes gibi, ben de çocukluğumdan ve gençlik heyecanımdan koptuğumu düşünüyorum. Herkes gibi bir hayatın içinde kendim gibi kalmaya çalışıyorum. Dağınıklık içinde bir bütünlük oluşturmak adına kayda değer işler... Yaptığım pekçok anlamlı iş var elbet. "Sığmıyor cebime, o kadar!" İçimden çok fazla şey gelip geçiyor nihayetinde.

Yola Devam ediyoruz kendimizce.

Salı, Temmuz 12, 2011

"gök erik gibi kaldı avucumda dünya"

"gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.

Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yolu, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin der.

Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen budur. (...) Çünkü ondan beklenen budur.

Ben bilge değilim.

Birşey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve, ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalın ayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime sanatçı tecrübe edinemeyen insandır diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır. Ama sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.

Nafile."

(b.b./b.s.y.p.g.s/s.98)
Aslında başka şeyler yazacaktım ama unuttum. Birkaç kitap okudum, birkaç film seyrettim. Yaz yeni geliyor, hissettim. İnsanlar, misafirler, açık hava, çayır çimen, yanan kömürler ve delinen tshirtler... Dostların eski eşyaları, kitaplar, cdler. Uzun süredir tutkuyla müzik dinlemiyorum. Kitaplar fena değil, onlar hala heyecanlandırabiliyor. Nefes alıp vermeye devam ettikçe dünya dönüyor.

Cuma, Temmuz 01, 2011

"boşluk"

"akşam saatleri, hava henüz kararmamış, sıcak. Başak'ın üzerinde lacivert bir pantalon, kolları ve yakası lastikli şeker pembesi bir bluz var. saçını toplamış, at kuyruğu yapmış. yürürken kollarından birini daha fazla sallıyor, engebeli ibr yolda yürüyormuş da dengesini sağlamaya çalışıyormuş gibi. Başı hafifçe öne eğik yine de herşeye bakıyor. İnsanlara, ağaçlara,afişlere, duvar diplerine... Her köşe başında, daha önce orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biritam da o anda orada değilmiş gibi küsere duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. (...) Tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, aradığını buldu mu anlaşılmıyor, çünkü Başak bu bazem kardeşçe dokunabilir yaranıza bazn de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenebilir gibi seviyor mu nefret mi ediyor belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin önünden geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk (...) muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bür süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmdadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna."

(Barış Bıçakçı/Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra/syf. 63-64)