Salı, Ocak 21, 2014

aalborg notları #2i

Aalborg'ta ikinci gün, üniversitede geçti çoğunlukla. Erken yattığım için erken uyandım, kent karanlık ve sesiz olduğu için uyandıracak dış etken oldukça az. Saat 8.30'da duraktaydım ama hala her yer karanlıktı, 9'a doğru aydınlandı. Kar hafif hafif başlamıştı. Durakta otobüsün kaçta geleceğine dair liste var ve saniye şaşmıyor. Şehrin dışına doğru çıktıkça kuzeye özgü sivri ya da dik çatılı mütevazi müstakil evler çoğaldı. Şehir içinde de öyle apartman yoğunluğu yoktu gerçi en yükseği 5 katlı birbirine benzeyen evler vardı. Bazı yerlerde lojman benzeri daha tektipleşmiş evler vardı, öğrencilerin ya da göçmenlerin oturduğuna dair izlenime kapıldım. Tabii ki her yerde -o soğuk havada- sabah koşusu yapan ve bisiklete binenler vardı. Yolun yanında, kaldırımla yol arasında özel bisiklet yolları bütün şehre yayılmış durumda. Hatta bisikletler özgü trafik lambaları bile var.

Üniversite kampüsü yine yatay bir şekilde organize edilmiş, kampüs girişi diye birşey yok zaten; kentin bir parçası. Okul binaları, çalışma alanı gibi değil de yaşam alanı gibi, Orada olmak insanı mutlu ediyor.

Konferans Barbara Falk'un konuşmasıyla başladı; gayet samimi bir ortam vardı, yaş ortalaması düşüktü, takım elbise gimiş kimse yoktu. Tabii ingilizce akademik konuşmaları anlamak konusunda ıknıtı çektiğimi itiraf etmeliyim; okuma konusunda gelişsek de konuşma ve anlama noktasında hala çok eksiğim. Bu tip temasların artması gerektiğini hissettim. Benim konuşmam günün son konuşmasıydı; bunun ilk uluslararası konferansım olduğunu ve heyecanlı olduğumu söyleyerek başladım. Sonunda bir iki soru geldi. Asıl korktuğum kısım soruları anlamamaktı, sorun olmadı.

Akşam kente dönerken karın etkisi artmıştı. Yemek için biraz daha dışarıda kalmam gerekiyordu ama dünkü gibi fazla yürümek ya da aramak istemiyordum. Dünden gözüme kestirdiğim Irish Pub'a gittim ve sunumu birkaç Guiness'le kutladım. Yanına söylediğim atıştırmalık pek yemek cinsinden değildi ama yine de tok tuttu diyebilirim. Çıkmaya yakın, büyük ekranda Danimarka'nın hentbol maçını yayınlamaya başladıkları için biraz daha kaldım.

Kar etkisini artırdığı için bir başka mekana gitme planımı geri çektim ve otele döndüm. Tabii çantamdaki gofret, krakerler iyi geldi akşam her yer erkenden kapandığı için yiyecek bir şeyler bulmak çok zor.

Ertesi gün, daha çok kar ve biraz daha soğuktu. Konferansta öğle yemeği daha samimiydi. Ancak tüm yiyecekler az pişmiş ve genelde salata türü olduğu için hayalkırıklığına uğramadım değil. O yüzden akşam ne yesem planlarımı öğlenden başlatmam gerekti. Öğleden sonraki oturumlara girmeyip müzeye gitmek için erken çıktım. Ama 5 dk. ile kaçırdım, kapanmıştı; karın etkisi, arada bir esen rüzgar, haritada yer bulmamı zorlaştırıyordu, ikidebir durup şurada da fotoğraf çekeyim demem ve o arada eldivenimi düşürüp geri dönmem de geç kalmamda etkili olabilir! O saatten sonra yine açık yer bulmak zor olduğu için, dışarıdan pek alışveriş merkezine benzemeyen ama öyle olduğunu girince anladığım Salling isimli mekanda biraz hediyelik eşya aradım. Hava soğuk olunca böyle yerler kalabalık oluyor. Aalborg'a ya da Danimarka'ya özgü bir şeyler bulmakta zorlandım. Birkaç görevliye sormama rağmen onlar da net bir şeyler öneremedi. Kentin turistik bir yer olmadığının kanıtı sanırım. Kahve ve bardak aldıktan sonra AVM'nin kafesinde büyükçe bir sandviçle günü karnımı doyurdum.

Akşam gittiğim bar -Søgaards Bryghus- aslında iki gündür arandığım ama bir türlü bulamadığım bir yerdi; yine kar fırtınasının içinde zar zor buldum. Mekan, konferanstakilerin de sözleştiği mekanmış. Bir süre sonra uzun bir masa oluşturduk. Mekanın menüsünde 5 sayfa bira çeşidi vardı! Kendi yaptıkları ve şişeledikleri bira da varmış. Burada da birkaç tane farklı bira denedim. Masada bir yanımda Norveçli, bir yanımda Polonyalı, karşımda İtalyanla karmançorman bir muhabbeti ve tabii birayla gevşeyen ortamı biraz erken terk edip gacırt gucurt karın içinden otele döndüm.

Pazartesi, Ocak 20, 2014

aalborg notları

Yolculuk gece 1.30 otobüsüyle başladı; evden çıktığımda ilk kez tek başıma yurt dışında olma fikrine alışmaya çalışıyordum; bu bir özgüven testiydi daha çok. Sabah havaalanında iki üç kişi vardı ve uyuyorlardı; onlara uymaya çalıştım ama heyecan izin vermedi. Asıl işler İstanbul'a inince olacaktı; birkaç internet işi ve para meseleleri. Tabii ki aslolarak vizesiz geçecek olmanın şaşkınlığı. Polis çıkış damgasını kolayca vursa da ben hala arkamdan seslenecekleri korkusuyla ağır ağır yürüdüm envayi çeşit insanın bulunduğu kalabalığa. Kısa süre de olsa lounge konformizmi ve arkasından işte uçaktayım. Gariptir ki Danimarkalı haltercilerin arasındaydım. Sağımda solumda kaslı ergenler vardı. Halter ve kuzeyler; pek ilişkili değildi kafamda. Sanırım onlar da artık standart ve demokrat olmaktan sıkıldılar.  THY'nin süper yemekleri ancak iç hat uçuşlarından farklı olmayan uçaklarıyla işte geldik; bulutların arasından "bir şehre merhaba dedim".

İlk şok, havaalanında döviz ofisi olmamasıydı;  Zaten Adana havaalanı kadar bir yerdi, kısa bir yürüyüşle dümdüz mekanınsonuna geldim. THY'nin ofisindeki görevli yardımcı olmak istedi ancak atm'den de işimi halledemedim; otobüsün 20 kron olduğunu kendisinde bozuk 10 kon olduğunu söyledi ve verdi; aldım ama ne işe yarayacaktı bilmiyordum. Zaten otobüs şoförü de euroyu da kronu da almadı sms'le otobüse ödeme yapılabiliyormuş onu anlatmaya çalıştı ama beceremedi ya da anlamadım. Sonradan otobüsteki ekrandan öğrendim ne yaptırmak istediğini. Otel çok merkeziydi. Aalborg'un mecburiyet meydanına çıkıyordu. Otelin ismi cabinn idi ve gerçekten de kabinden farksızdı; hatta biraz da kabir gibiydi. Ne kadar ekmek o kadar köfe diyip, 4 gibi kararmaya yüz tutan havayı daha fazla soğutmadan dışarı çıktım. kent acayip sessizdi. Bisikletliler her yerdeydi. Park etmiş araba hiç yoktu ancak her yer bisiklet parkıydı. Kısa bir turun ardından hep aynı yerlere çıktığımı fark ettim. Sokaklar bir şekilde birbirine bağlanıyordu. Soğuktan kaçmak için önce bir sanat galerisine (Utzon Center, internetten bakınmıştım gitmeden) daha sonra da rastgele girdiğim bir sokakta karşıma çıkan kütüphaneye girdim. Her yerde şifresiz internet vardı. Kütüphane oldukça hareketliydi. Farklı konseptlerle köşeler dizayn etmişlerdi. Ayrıca sağda solda okuma grupları gibi şeyler vardı. Orhan Pamuk'un kitaplarına sonra da birkaç Türkçe kitaba denk gelmek sürpriz oldu.

Genel olarak burger ve sandviç türünün ağırlıkta olduğu mekanlar vardı, tabii biftek türü lokantalarda yaygındı ama ilk günden parayı tüketmek istemedim. Yemekten sonra barlar sokağına gitmek vardı aklımda. Yerel bi burgercide ilk akşam yemeğimi yedim. Gündüz turlamasında geçtiğim barlar sokağına yine gittim ancak tıpkı gündüz olduğu gibi pek çok mekan kapalıydı. İlk geçtiğimde saatin erkenliğine vermiştim ama pek öyle değilmiş. Barmenin dediğine göre haftaiçi olduğu içinmiş. Bir Alman barıydı, barmen de Bavyera tarzı giyinmişti. İçeride 3-4 kişi vardı. 1 saatten biraz fazla kaldım, bütün gece uyumadığım için yorgunluk çöküyordu, zaten bar da hiç hareketlenmedi... Arada bir sertleşen rüzgarla iyice buz kesen havada otele döndüm.

Aalborg'tan

İlk uluslararası konferansım için Aalborg'taydım. Oradan birkaç kare. 



Utzon Center





Kütüphane'den 80'ler köşesi


kampüsten.

Perşembe, Ocak 16, 2014

Kuzeyden bildiriyorum, yuvarlagin yukarısından; birseylere baslayacaksak bu A'dan olmalıydı-hatta iki Aa yanyana, öyle oldu. Hayatımızda yeni şeylere başliyoruz. Denedik ve oldu, olmayacak işler gibiydi. Şimdi ben biraz uzaklaşıp geri döndügümde yeni biri olacagım. En azından onca yol katetmiş, yolların sonunda dönüp dolaşıp kendine gelmiş bir kişi.