Cuma, Ağustos 26, 2011

İnsan her yolculukta hem kore sinemasından hem nükleer enerjiden hem de ford'un modellerindeki tasarım benzerliğinden konuşamıyor. o günlerin değerini bilmek lazım. o yüzden yazıyorum. güzel bir yolculuktu. zaten yolları severiz, yolculardan ötürü.

yarın birgün takımın başına gelirsek, futbolcularla neler konuşacağımızı merak ediyorum. eğer iyi top oynamazsanız bu konuşmaları hafta iki'ye çıkarırız diye tehdit edebilir miyiz? günde üç idman yapalım da bizle entel sohbetlere girmeyin derlerse, kendimizi kötü hissedebilir miyiz? o yüzden yukarıdan değil alttan başlamak lazım; hayır, mahallenin satın alacağımız amatör takımı da değil, halısaha takımımız. onları bir saunaya kapatıp, kafalarımızdaki keşmekeşleri paylaşalım, zorla pink floyd dinletip oradan kesmeşeker'e geçelim. bugüne kadar yapılanın hep tersini yapalım. oyunculara insan muamelesi edelim. insansınız ve bazı gelgitleriniz, hezeyanlarınız olabilir, o zaman doğru yerde top oynuyorsunuz diyelim. menajerleri bu işe bulaştırmayalım, cd kartonetleri neyimize yetmiyor?

Salı, Ağustos 23, 2011

Uzun süre sonra çamaşırları A programında yıkamıştım ki yeniden uzun yola gittim. 6 olmasak da 4 ördek bir motorun peşinde etrafı demir alaşımla kaplı modern aygıtla, kendilerince anlam yükledikleri, ne menem birşey olduklarını bimedikleri hayalin peşi sıra koyuldu. Aynada yüzler belirdi ve belirsizleşti; kimileri bilmediği yollarda giderdi. Takip ettiğimiz şerit, gecenin içinde ilerledi. Kukalar arasında slalom mu yoksa Ulukışla çıkışı bir tuvalet mi daha korkutucuydu?

"Hava yağmurlu, ben terledim"; neden ve nasıl bu yollara girdim. Hayatı anlamlı hale getirirken nice yollar teptim ve ardından ulaşamadığım ne hayaller teptim. Ulaştıklarım şimdilik kafi. Kaf dağının arkası, çok sisli. "Oraya doğru gidersem, buraya dönmem coğrafya gereği"; bu döngüde "haliyle kafayı yedim".

Dönüşte GizliAjans'ı bitirdim. Hayat gariplikler silsilesiydi ve eminim ki birileri de benim için bir yerlerde planlar yapmaktaydı. Benim tüm yaptığım ise zamanın geçmesini beklerken canımın sıkılmasını giderici şeylerle uğraşmaktı.

Çarşamba, Ağustos 17, 2011

Geçen gün hüngür hüngür ağladım

Geçen gün hüngür hüngür ağladım. Nedeni, üzüntü değil sinirdi. Hayatımızın çok rahat olduğu gerçeği...

B.K.'nin yeni mağazalarından birinde sipariş vermiş, bekliyorduk. Yanımızda çocuk-irisi bir ergen vardı; kasiyer biraz umursamaz, biraz gergin, belli ki yorgundu, belki de oruçtu. Kaşları kalemle çizilmişti. (Dikkat çekici bir biçimde.) Buzsuz kolalarımızı ve sarımsaklı mayonezimizi üşene üşene getirdi. Restoranda bir yoğunluk yoktu. O sırada arkadan birisi geldi ve çocuk-irisi ergene çarptı. Bizimki hiç istifini bozmadı, hatta bana kim çarptı diye dönüp bile bakmadı. Ama ben baktım. Çocuğuyla restorana gelmiş bir görme engelli adam. Önündeki şeyin çekilmediğini sopasıyla bir iki kere dürterek anladıktan sonra, daha öte yandaki kasaya geçti. Ama tek kasiyer çalıştığı için de onunla -lütfen- bizim kalemkaşlı kasiyer ilgilendi. Ama adam lafları eveleyip geveliyordu; daha doğrusu B.K'nin ne menem bir yer olduğunu, seçimlerimizle var olduğumuzu, istediğimiz gibi olduğunu, istediğimiz gibi yediğimizi falan bilmiyordu büyük ihtimalle. Çocuğu ısrar ettiği için, belki kapısının önünden geçerken uğramış olabilirlerdi. Onun "istediği gibi" olan, diğerlerinden farklıydı. Abi, lafları yutmaya devam ediyordu ama ne onunla kasiyerin temasını engelleyen çocuk-irisi aradan çekilip birşey yapıyordu, ne de umarsız kasiyer ona yardımcı olacak birşeyler söylüyordu. Neden sonra, kasiyerle arka taraf arasında bağ kuran kirli şapkalı ve terli abi, belki kasiyerin bir üstü, "çocuk menüsü yaz" diyebildi. Baba, çocuğuna zar zor içecek seçimi de yaptırdıktan sonra -çünkü adam sürekli ne var yiyecek, ne içecek gibi temel sorular soruyordu/menülerden ve karşısındaki hayat ışığı saçan menü tablolarından habersiz- kasiyerin onayını aldı. Ama tek menü seçilmişti. Adam utangaç biçimde sordu: "Bana ne yazdınız?" Bütün bu çileli sürecin baştan başlayacağı belliydi. O sırada bizim siparişler geldi ve yukarı çıktık. Ama benim sinirlerim bozulmuştu birkere. Adamın durumuna odaklanıp kalmıştım ve onun bütün sıkıntısını içime kaydetmiştim. O an kasiyere uçarak saldırabilir ve "birşeyler yap artık şu adamın derdini çöz" diyebilirdim. Diyemedim. Birkaç dakika sonra yukarıdan adamın mayonezini bitiresiye patatesine yüklendiğini gördüm. ve boğazımdan yükselen şeyi duruduramayıp ağladım. Evet, hayatımız çok kolaydı; lanet olasıca seçimlerimizi zırt diye yapıyorduk ve bunun için kasiyerin lütfuna muhtaç değildik. Ne kaldırımdaki ufak bir engel bizi yoluumuzdan alıkoyuyordu ne de ışıklı tabelalar kör kuyuydu. Öylece yaşayıp gidiyor ve bunu anlamlandırmak için çokça taklalar atıyorduk.

Tüm bu hissetiklerimi yeniden ağlamamak için mustafa'ya anlatmadım.

Cumartesi, Ağustos 13, 2011

yeni

aynaya baktığıımda 30una gelmiş bi adam görüyorum. "büyümüş, anlamış, yorgun". sabah kalkıp pencereyi açan, yüzünü yıkayıp çay suyu koyan, kahvaltı esnasında haberleri izleyip, ardından birkaç satır okuyan, birkaç satır yazan, tezini bitirmeye hevesli, niyetli, azimli, işini yapmaktan memnun; kimi zaman hiçbirşey yapmamaktan şikayetçi, biraz daha sıkı bir işim olsaydı diye birçoklarından dayak yeme pahasına rutini özleyen, sabahları erken kalkmadığı için duacı, hayatını rayına soktuğu için inançlı biri. Anlamış ve anlaşılmış eşiyle akşamları vakit geçiren, çarşamba/perşembeleri top oynayıp, haftasonu yüzen, bi ara fransızcaya vakit ayırıp, halen tv5'te altyazılı dizi izleyebilen, kimi tutkularını peşinden gitmiş ama hala iyi davul çalanlara özenen, bir bira içmeyi beceremeyip başladı mı duramayan ama sarhoş da olmayıp sızıp uyuyan, kimi zaman sakin, kimi zaman sinirli ama normalliğinin başlarına gelmiş bir adam. kişisel gelgitlerinden, uçsuz bucaksız dehlizlerden, tribal enfeksiyonlardan çokça arınmış; ulaşamadıklarından ziyade ulaşabildikleriyle ilgilenen, evet normal biri olmanın verdiği rahatlığa erişmiş. zor olanı, basit olurken multu olmayı becermeye başlamak; hiç bir bilmediğim bir alana ufaktan geçiş yapmak. sakin, sessiz; yalnız bizim.

bu aralar bu yeni beni algılamak, anlamak ve yaşatmakla meşgulüm.