Çarşamba, Aralık 31, 2014

muhasebe #14

Yeni bir yıla girerken, eski sözlerimi pek tutabildiğimi düşünmüyorum. En başta daha iyi bir insan olacağıma dair çabalarım sonuçsuz kalıyor. Buna yeni bir sıfat bulup, iyi bir baba olmak istiyorum şeklinde revize edebilirim. Bu yılın en yanı buydu belki, hayatımızın köklü biçimde değişmesi. Hayatına aldığın bir başkasının üzerine şimdi yeni birisi daha. Bencilliğimin üstüne iki kat daha örtü çektim. Klişelere bulanmadan, yaparak öğrenilen bir hayatın yeni aşaması; artık gerçekten yeni biri olmam için daha önemli bir neden var.

Geçen yıl, yine bir şeyler ürettim ama bunlar beni pek mutlu etmedi. Daha az okudum ve daha az yazdım. Daha önce yazdıklarımdan beklediğim geri dönüşleri alamadım. Böyle olunca yeni şeyler yazma hevesim kırıldı.

Bu yılın başında yurt dışı temaslar başladı, baharda devam etti, yazın da olabilirdi, olmadı. yolculuğun yeni aşaması, kendi başına kalışların en yabancısı. Bir zamanlar kendimizi var ettiğimiz yolculuk metaforuna karşı da mesafemiz oluşmuş demek ki; mesafeler uzadıkça artması gereken heves azalıyor sanki. Yeniden yola çıkma arzusunu da kaybediyorum. Yaşlandıkça oturacaklaşacaksın dedikleri bu muymuş; yerimden kalkmaya daha fazla üşeniyorum.

Kendime yeni gündemler, yeni hevesler bularak yola devam etmeliyim. Bu kez 30'lu yaşların ortasına uygun hevesler olmalı tabii. Harekete geçirici gücümü yeniden bulmalıyım. Belki kitaplara daha fazla dönerek olmalı bu. Çıktığımız yere geri dönmek gerekli.

Eski arkadaşlar, bire birer açılıyor mesafeler; yeni arkadaş yok denecek kadar az, yeniyi yaratmak kadar zor; eskiyi aramanın derdi var hep gündelik ilişkilerde. O yüzden gerekli belki eski dost kitaplar, eskisinden daha fazla.

Pazartesi, Kasım 10, 2014

Hani benim yaşlılığım nerede!

Yeni yıl gelip yeni takvimler açıldığında önce 10 kasım hangi güne geliyormuş diye bakarım. Haftasonu olması tercihan iyidir. Bu sen hafta başı, yeni şeylerin başlangıcı. Baba olarak girdiğim yeni yaşım. Yeni hayatım. 33 kere dönüp duran dünya, herhalde devam eder turlamasına; ha gayret biraz daha, yolun yarısı geliyor. yarıdan sonrası daha keyifli diyorlardı! Ben de öyle kandırdım başkalarını. İyiye dair umut beslemesek, ne kalır geriye. Geçen bir yılımda yine çokça sancı, asla olmayacak hissi, asla bitmeyecek hissi, asla gelemeyecek hissi ile tersine çıkan kötümserliklerle geçti zaman. İyi ki de öyle oldu. İyimserlik-kötümserlik dengesinde, çekip gitme ve burada çakılı kalma çelişkisinde, güvenlik-özgürlük ikileminde hep zaman kazanıyor. Biliyor bu işleri çünkü. Bana hiç yaşlanmamışım, hala lisedeymişim gibi gelse de kocaman adam oluyoruz, ona buna ders veriyoruz, akıl öğretiyoruz ama bize yine el yordamıyla bir yaşam kalıyor. Hani benim yaşlılığım nerede! Olgunluğum, anlamışılığım ve öngörülerim... Hani nerede?! Hala genç, hala tecrübesiz ve tedirgin. Hala siz öğrenci misiniz soruları asansörde, otobüste, yolda kenarda. Esnaftan küçümseme -hadi bu onların eşekliğidir-, aileden beğenmeme -hadi bu onların güzelliğidir- baskısı altında kendime güvenimi ayakta tutma çabam. Evet, "bu çocuklar adam olmuş yıllar sonra, bizi de aldı bir kahkaha."

Perşembe, Kasım 06, 2014

Büyümekle meşgul

Sıradanlaşma ve diğerlerine benzeme kaygısıyla geçen günlerde, yaptığım işi daha iyi yapma azmiyle ayakta kalmaya çalışıyorum. Daha iyi ders anlatayım, daha iyi yazayım ve daha iyi biri olayım. Şimdi de daha iyi baba olayım; iyi olmadan daha iyi- öncesi yok ki, belki benimkinden... Ne kadar mümkün bilmiyorum, görünmez zincirlerle bağlıyız bazı yerlere, çok koşsak kaçmak için zınk diye duracağız belki bir yerde. Başkaları gibi, kalabalığın içinde, iyice yalnızlaşırken kuytu köşelerde sana muhtaç, her şeyi sen olan birine bakıp kalacağını, ona takılıp kalacağını iyi biliyorsun içten içe. Kendinden başka birini önemseme sürecinde kocaman bir ikinci adım. Kendinle ilgili dertleri ikinci plana atmak zorunluluğu... Kendini kuran nedir? Başkasıyla, yanındakiyle, burnunun dibiyle olan bağın. Kişinin etrafında kendi kendine ördüğü, örülmesine izin verdiği ya da vermediği ağlar. Bu bir kozaydı bir zamanlar. Yollar içinde, yollar arasında ördüğümü düşünüyordum. Şimdi kendimi değil bir başkasının doğumu, senin olan bir başkasının doğumu bu kozayı büyütüyor mu yoksa yırtıp atıyor mu? Yeni bir ben doğacak mı? Bu dünyaya bir ben daha fazla mı? Onu bambaşka biri yapabilecek miyim? Zincirlerini nasıl öreceğim? Şimdilik sadece büyümekle meşgul, sorular sonra sonra...

Salı, Eylül 09, 2014

Rüya geldi

"Son düzlüğe girdik artık; gelecek haftadan itibaren karnımızdaki heyecan avuçlarımızdaki sıcaklığa dönüşecek. Sonra hayat deneyimimiz yeni bir yola girecek" diye yazıp kalmıştım geçen salı; daha fazla beklemedi Rüya, sabahına geldi. Sorunsuz doğdu, biraz küçük sadece, bu dünyada her şey biraz eksik zaten, o koşturdukça dönüp duracak koca yuvarlak, artık biz de onun uydusu olacağız. İlk günler genelde sakindi, fazlasıyla uyuyup enerji depoluyor, bir ctesi gecesi gaz krizi dışında bizi çok yormadı. İlk hafta bitiyor işte. Elimizde nefes alıp veren bir canlı, o büyüdükçe biz yaşlanacağız, omuzlarımızdaki yük artacak, dünyayı daha ağır hissedeceğiz.

Perşembe, Ağustos 21, 2014

iç sesimizi daha az duyuyor olmak sanırım büyümenin göstergelerinden. dışarının hayhuyundan dolayı içeriyle daha az ilgileniyoruz. şimdi dışarıdan duyulacak yeni sesler olacak. bebek ağlaması.... yeni bir deneyimin, daha öncesinde olmayan uzun bir yolculuğun başına doğru gidiyoruz; son düzlükteyiz. yeni bir şehir, yeni bir ortam, bir türlü bulunamayan kafa dengi arkadaşlar derken artık yeni bir ev ortamının da eşiğindeyiz. yaparak öğrendiğimiz için hayatta , buna da bir ön-hazırlık mümkün değil. oldum, hazırım demek imkansız. sadece bekleyerek, yaparak, sabrederek, bazen unutarak veya yaptıklarımızdan vazgeçerek, çok az ön bilgi ve fazlasıyla deneyimcilik üzerine kurulu yaratıcı bir hayatımız var. iyi mi kötü mü bilmediğim iç sesin yönlendiriciliği de yoksa artık dışarıdan duyduklarımıza kulak kabartarak, anlamaya ve yorumlamaya çalışarak yeni bir yaratım serüvenine doğru gün be gün ilerliyoruz.

Salı, Temmuz 22, 2014

baba olmaya hazırlanıyorum. önce koca, sonra hoca olduktan sonra yeni bir sıfat kazanıyorum. bana verilen görevleri yerine getiririm, özenle! özendiğimden değil ama yine de işimi yapmayı seviyorum. zaten o yüzden zeki değil çalışkan bir çocuktum. yaratıcılık sıfır! ite kaka zorlaya zorlaya bir yeni yaratım; karşımda büyüyen bir göbeğin içinde. yarattığımız gerçeklikle boğuşacağız, savaşacağız, büyüteceğiz, kendimizi büyüttüğümüz gibi, hoşnut olmasak da sonuçtan, iyi kötü ayakta kalacağız.

Cuma, Temmuz 04, 2014

geçip gidiyor

yolun kenarında oturup daha önce buradan geçiş gidişlerini anımsamak; hala oradan geçip gidenlerin değişimi. karşında gittikçe değişen bir göbek. büyüdükçe büyüyen bir yaşam. şaka maka yaşlanmak. zaman geçip gidiyor ve bu bloga yazmaya başladığımda pek de aklımda olmayan şeyler bir bir gerçekleşiyor. o yüzden ileriye doğru pek bir ihtimal, plan program, tespit yapmak çok zor. öylesine mi yaşıyorum her şeyi akışına mı bırakıyorum, saman altından su mu yürütüyorum belli değil. her şey kontrolümde mi yoksa hiç bir şeye müdahale etme imkanım yok mu? olaylar gelişiyor, gelişiyor. sanki tutulakalmışım bir hastalığın histerisine. düzelmeyi beklerken ona alışıyorum. alıştıkça normalleşiyorum. herkes gibiyim. yolu klişelerden geçmeyen hayat bizim değildir. kendi kalıbımızı üretip duruyoruz, sonra damga vuruyoruz hayata, hep aynı hep aynı.... sadece yan yana geldiğimiz diğer kalıplar farklı. bir araya gelip kurduğumuz kelimler farklı. aynı kalıplardan farklı kelimeler ve cümleler üretmek mümkün mü? tam da etrafımda kimseler yokken, pek bi arkadaşım kalmamışken yeni kelimeler üretmek mümkün mü? yeni kelimeler üretmek için ne yapmak lazım? daha çok kalıp-insan görmek, onlarla daha çok yan yana gelmek, belki. geçip gittiğimiz hayatın bu döneminde, buradan daha önce geçenler ve benim geçmiş hallerim ortalarda sallanıp duruyoruz.

Pazartesi, Mayıs 26, 2014

Lehistan'da ne içtim?












1 otobüs,  3 uçak, 1 tren yolculuğuyla ulaşılan hedefle Lehistan topraklarını da dünya gözü kistesine ekledim. Sokaklar yine güzeldi ama burda olmayanların başında o güzel biralar vardı. Çekmeyi akıl edebildiğim birkaç tanesi.

Posted via Blogaway

Cuma, Mayıs 02, 2014

el yordamıyla yaşamaya alışmıştık yıllarca, şimdi biraz daha açıldı sanki gözümüz ışık geliyor yavaştan insanlar insanlar her yerdeler parlıyorlar çarpa çarpa büyüdük onlara gözümüzü aldılar, yerine ne verdiler, organlar birbirinin yerine geçiyor belki de iyi kötü yolumuzu buluyoruz, hayır kötü manada değil, bir yol buluruz ya da gerekirse açarız manasında. yollar tıkanınca yine de bir şekilde nefes almaya devam ettik, ışıklar yoktan geldi ve bizi buldu, şimdi bizim gibi birileri bizden habersiz içeride kıyıda köşede büyümeye devam ediyor. yine elimizi koyuyoruz orada mı acaba diye, hala hayat var mı diye, yüksek ses dalgalarının etkisini göstermeyen elimizin sıcaklığını hissedecek mi diye. elimizi kolumuzu bağlayan kaderin kafasının dikine gitmesine inat hala ayaklarımızı kullanalım, dikelelim ve kendi hayatımızı kuralım diyedir umudumuz.

Cumartesi, Mart 29, 2014

içeriden eleştiri

kendi sınırlarımıza dayandıysak artık yeni bir dünya kurmanın vaktidir tabii ki; kendi kendimizle çok fazla eyleştik, çok fazla eğlendik, artık biraz da başkalarını düşünmenin vakti, kendinden birilerinin. yeni bir hayatın başlangıcı, her türlü kuralın sorgulanması, belki farklı olabilir, ama yine de bizden, içeriden bir eleştiri. zaten bayaadır sıkıcı bir adama dönüşmüştüm, toparlanmam için iyi olacak!

Salı, Mart 18, 2014

yeni dünya

Ne yalnız eve dönüşlerimde, sabah kahvaltılarında ne kendi kendime söylenmelerimde, uykuya dalışlarımda bu anları pek hayal etmiyordum. Henüz algılamakta zorlanıyorum. Aldığımız her nefes bizi yeni deneyimlere taşıyor. Gerçekleşebileceğine daha yakın zamana kadar olanak olmasa da, şimdi baba olmaya hazırlanıyorum. Sokakta çocuklar vurulurken bir çocuğun büyümesi için  yeni bir dünya kuruyorum.

Çarşamba, Şubat 12, 2014

Soğuk kuzey rüzgarıyla temas ettikten sonra neyse ki soğuk bir duş almadık, kalp atmaya devam ediyor; büyüyoruz yavaştan.

Salı, Ocak 21, 2014

aalborg notları #2i

Aalborg'ta ikinci gün, üniversitede geçti çoğunlukla. Erken yattığım için erken uyandım, kent karanlık ve sesiz olduğu için uyandıracak dış etken oldukça az. Saat 8.30'da duraktaydım ama hala her yer karanlıktı, 9'a doğru aydınlandı. Kar hafif hafif başlamıştı. Durakta otobüsün kaçta geleceğine dair liste var ve saniye şaşmıyor. Şehrin dışına doğru çıktıkça kuzeye özgü sivri ya da dik çatılı mütevazi müstakil evler çoğaldı. Şehir içinde de öyle apartman yoğunluğu yoktu gerçi en yükseği 5 katlı birbirine benzeyen evler vardı. Bazı yerlerde lojman benzeri daha tektipleşmiş evler vardı, öğrencilerin ya da göçmenlerin oturduğuna dair izlenime kapıldım. Tabii ki her yerde -o soğuk havada- sabah koşusu yapan ve bisiklete binenler vardı. Yolun yanında, kaldırımla yol arasında özel bisiklet yolları bütün şehre yayılmış durumda. Hatta bisikletler özgü trafik lambaları bile var.

Üniversite kampüsü yine yatay bir şekilde organize edilmiş, kampüs girişi diye birşey yok zaten; kentin bir parçası. Okul binaları, çalışma alanı gibi değil de yaşam alanı gibi, Orada olmak insanı mutlu ediyor.

Konferans Barbara Falk'un konuşmasıyla başladı; gayet samimi bir ortam vardı, yaş ortalaması düşüktü, takım elbise gimiş kimse yoktu. Tabii ingilizce akademik konuşmaları anlamak konusunda ıknıtı çektiğimi itiraf etmeliyim; okuma konusunda gelişsek de konuşma ve anlama noktasında hala çok eksiğim. Bu tip temasların artması gerektiğini hissettim. Benim konuşmam günün son konuşmasıydı; bunun ilk uluslararası konferansım olduğunu ve heyecanlı olduğumu söyleyerek başladım. Sonunda bir iki soru geldi. Asıl korktuğum kısım soruları anlamamaktı, sorun olmadı.

Akşam kente dönerken karın etkisi artmıştı. Yemek için biraz daha dışarıda kalmam gerekiyordu ama dünkü gibi fazla yürümek ya da aramak istemiyordum. Dünden gözüme kestirdiğim Irish Pub'a gittim ve sunumu birkaç Guiness'le kutladım. Yanına söylediğim atıştırmalık pek yemek cinsinden değildi ama yine de tok tuttu diyebilirim. Çıkmaya yakın, büyük ekranda Danimarka'nın hentbol maçını yayınlamaya başladıkları için biraz daha kaldım.

Kar etkisini artırdığı için bir başka mekana gitme planımı geri çektim ve otele döndüm. Tabii çantamdaki gofret, krakerler iyi geldi akşam her yer erkenden kapandığı için yiyecek bir şeyler bulmak çok zor.

Ertesi gün, daha çok kar ve biraz daha soğuktu. Konferansta öğle yemeği daha samimiydi. Ancak tüm yiyecekler az pişmiş ve genelde salata türü olduğu için hayalkırıklığına uğramadım değil. O yüzden akşam ne yesem planlarımı öğlenden başlatmam gerekti. Öğleden sonraki oturumlara girmeyip müzeye gitmek için erken çıktım. Ama 5 dk. ile kaçırdım, kapanmıştı; karın etkisi, arada bir esen rüzgar, haritada yer bulmamı zorlaştırıyordu, ikidebir durup şurada da fotoğraf çekeyim demem ve o arada eldivenimi düşürüp geri dönmem de geç kalmamda etkili olabilir! O saatten sonra yine açık yer bulmak zor olduğu için, dışarıdan pek alışveriş merkezine benzemeyen ama öyle olduğunu girince anladığım Salling isimli mekanda biraz hediyelik eşya aradım. Hava soğuk olunca böyle yerler kalabalık oluyor. Aalborg'a ya da Danimarka'ya özgü bir şeyler bulmakta zorlandım. Birkaç görevliye sormama rağmen onlar da net bir şeyler öneremedi. Kentin turistik bir yer olmadığının kanıtı sanırım. Kahve ve bardak aldıktan sonra AVM'nin kafesinde büyükçe bir sandviçle günü karnımı doyurdum.

Akşam gittiğim bar -Søgaards Bryghus- aslında iki gündür arandığım ama bir türlü bulamadığım bir yerdi; yine kar fırtınasının içinde zar zor buldum. Mekan, konferanstakilerin de sözleştiği mekanmış. Bir süre sonra uzun bir masa oluşturduk. Mekanın menüsünde 5 sayfa bira çeşidi vardı! Kendi yaptıkları ve şişeledikleri bira da varmış. Burada da birkaç tane farklı bira denedim. Masada bir yanımda Norveçli, bir yanımda Polonyalı, karşımda İtalyanla karmançorman bir muhabbeti ve tabii birayla gevşeyen ortamı biraz erken terk edip gacırt gucurt karın içinden otele döndüm.

Pazartesi, Ocak 20, 2014

aalborg notları

Yolculuk gece 1.30 otobüsüyle başladı; evden çıktığımda ilk kez tek başıma yurt dışında olma fikrine alışmaya çalışıyordum; bu bir özgüven testiydi daha çok. Sabah havaalanında iki üç kişi vardı ve uyuyorlardı; onlara uymaya çalıştım ama heyecan izin vermedi. Asıl işler İstanbul'a inince olacaktı; birkaç internet işi ve para meseleleri. Tabii ki aslolarak vizesiz geçecek olmanın şaşkınlığı. Polis çıkış damgasını kolayca vursa da ben hala arkamdan seslenecekleri korkusuyla ağır ağır yürüdüm envayi çeşit insanın bulunduğu kalabalığa. Kısa süre de olsa lounge konformizmi ve arkasından işte uçaktayım. Gariptir ki Danimarkalı haltercilerin arasındaydım. Sağımda solumda kaslı ergenler vardı. Halter ve kuzeyler; pek ilişkili değildi kafamda. Sanırım onlar da artık standart ve demokrat olmaktan sıkıldılar.  THY'nin süper yemekleri ancak iç hat uçuşlarından farklı olmayan uçaklarıyla işte geldik; bulutların arasından "bir şehre merhaba dedim".

İlk şok, havaalanında döviz ofisi olmamasıydı;  Zaten Adana havaalanı kadar bir yerdi, kısa bir yürüyüşle dümdüz mekanınsonuna geldim. THY'nin ofisindeki görevli yardımcı olmak istedi ancak atm'den de işimi halledemedim; otobüsün 20 kron olduğunu kendisinde bozuk 10 kon olduğunu söyledi ve verdi; aldım ama ne işe yarayacaktı bilmiyordum. Zaten otobüs şoförü de euroyu da kronu da almadı sms'le otobüse ödeme yapılabiliyormuş onu anlatmaya çalıştı ama beceremedi ya da anlamadım. Sonradan otobüsteki ekrandan öğrendim ne yaptırmak istediğini. Otel çok merkeziydi. Aalborg'un mecburiyet meydanına çıkıyordu. Otelin ismi cabinn idi ve gerçekten de kabinden farksızdı; hatta biraz da kabir gibiydi. Ne kadar ekmek o kadar köfe diyip, 4 gibi kararmaya yüz tutan havayı daha fazla soğutmadan dışarı çıktım. kent acayip sessizdi. Bisikletliler her yerdeydi. Park etmiş araba hiç yoktu ancak her yer bisiklet parkıydı. Kısa bir turun ardından hep aynı yerlere çıktığımı fark ettim. Sokaklar bir şekilde birbirine bağlanıyordu. Soğuktan kaçmak için önce bir sanat galerisine (Utzon Center, internetten bakınmıştım gitmeden) daha sonra da rastgele girdiğim bir sokakta karşıma çıkan kütüphaneye girdim. Her yerde şifresiz internet vardı. Kütüphane oldukça hareketliydi. Farklı konseptlerle köşeler dizayn etmişlerdi. Ayrıca sağda solda okuma grupları gibi şeyler vardı. Orhan Pamuk'un kitaplarına sonra da birkaç Türkçe kitaba denk gelmek sürpriz oldu.

Genel olarak burger ve sandviç türünün ağırlıkta olduğu mekanlar vardı, tabii biftek türü lokantalarda yaygındı ama ilk günden parayı tüketmek istemedim. Yemekten sonra barlar sokağına gitmek vardı aklımda. Yerel bi burgercide ilk akşam yemeğimi yedim. Gündüz turlamasında geçtiğim barlar sokağına yine gittim ancak tıpkı gündüz olduğu gibi pek çok mekan kapalıydı. İlk geçtiğimde saatin erkenliğine vermiştim ama pek öyle değilmiş. Barmenin dediğine göre haftaiçi olduğu içinmiş. Bir Alman barıydı, barmen de Bavyera tarzı giyinmişti. İçeride 3-4 kişi vardı. 1 saatten biraz fazla kaldım, bütün gece uyumadığım için yorgunluk çöküyordu, zaten bar da hiç hareketlenmedi... Arada bir sertleşen rüzgarla iyice buz kesen havada otele döndüm.

Aalborg'tan

İlk uluslararası konferansım için Aalborg'taydım. Oradan birkaç kare. 



Utzon Center





Kütüphane'den 80'ler köşesi


kampüsten.

Perşembe, Ocak 16, 2014

Kuzeyden bildiriyorum, yuvarlagin yukarısından; birseylere baslayacaksak bu A'dan olmalıydı-hatta iki Aa yanyana, öyle oldu. Hayatımızda yeni şeylere başliyoruz. Denedik ve oldu, olmayacak işler gibiydi. Şimdi ben biraz uzaklaşıp geri döndügümde yeni biri olacagım. En azından onca yol katetmiş, yolların sonunda dönüp dolaşıp kendine gelmiş bir kişi.