Cumartesi, Aralık 29, 2007

bir yıl daha biterken(2)

(evveliyatı şurada)

25 ve 8; yılbaşlarımın numaraları; ben bu kente geldiğimde doğanlar artık okullu oldular; doğduğumda ekilen çınarlar çeyrek asırlık oldu, gölgesinde ne aşklar yaşandı ve dahası "tamam hayat başlıyor" dediğimdekiler konuşmayı öğrendi ki 2005 yazıydı TAŞTİ'de ilk ağzımda çıktığında; ondan beridir 4 kere daha başladı hayat (lütfen hemen bozmayın, hergün başlar biliyoruz bu meret; geçmişten kopma bağlamdan dönemsel bir ayrım bu, lütfen!) 4 keredir başladı ve bitti; parasızlık ve yalnızlık, sefalet ve merhamet. yeni işler, yeni evler, sanki hiç bitmeyecek günler, yeni şehirler, yollar, yolculuklar, insanlar, hikayeler, neler biriktirmedim ki içimde ve sonuçta bir koza gibi örülen ağın içindeki tutsaklık. dön-dolaş aynı yerdesin, ekmeğin emrindesin.

yeni bir yıl biterken, güneş dönüp dururken benim gibi hattında, dünya dönüp dururken etrafında, sınırında hiç şaşmadan, 365'te 1 de olsa bir ihtimal bugünü yaşamak; değer beklemeye, yenidenn doğmaya ve ölmeye... ki ancak hayatta kalarak ölüme bir anlam yükleyebiliriz değil mi dostlar, ah o muhabbet tellalı insanlar- neredesiniz? güneş ve dünya gibi kendi işimi yaparken bir başıma; kendi kendimeyken bu yılın son günlerinde; yeni bir yıla girerken, kendi yarattığım canavarın midesinde; hazımsızlık yaratacağım tabii ki, kendi yarattığım oyunlarda devam kendime başrol biçmeye.

20 ve 08; yeni bir birliktelik; biz muhtacız ateşlere; daha çok var merak etme, sayı olup unutulacaksın sen de. o yüzden, sakin...

Perşembe, Aralık 13, 2007

30 yıl olmuş öleli: yaşamalı ve burunlarından getirmeli

2002 yılıydı; bir şeyler değişiyordu; bir şeyler akıyordu; ki o zamanlar böyle yyy sorunsalım yoktu-başka şeyler vardı ama sorular artıyordu; geçmişle bağ kopuyordu, ne kadar olabilirse işte, okuyordum-okuyordum-iyi okuyordum; bir yandan çelişkiler netleşiyordu, kutuplar beliyordu; derken bi yerden başladım-korkuyu beklerken-ki bir şeyleri beklediğim ortadaydı-halen öyle, bu debelendiğim çamurdan çıkmalıydım-ama olmadı; neyse; memleketin çeşitli köşelerinde, beytepede sırada, toroslarda bir çam altında, çukurovada varoşunda bir balkon kuytusunda, otobüs koltuğunda, tren vagonunda; her neyse, okudum, sonra tehlikeli oyunlar, sınırdaki oyunlar, kendi kendine konuşmalar- ki istanbuldaydım o zamanlar-sonra artvin; sonra işte o: tutunamayanlar. başladı ve bitti. her şey çok çabuk oldu; ama iyi oldu. başlayan ve biten başka şeyler de vardı; denk geldi, cuk oturdu, yeni bir çerçeve oldu, anahtar kelimeler değişti, imgelem değişti, artık yeni bir dil kullanıyordum sanki ve bünyeme zerk olmuştu, kanımda dolaşıyordu, beni çepeçevre sarmalıyordu ve evet onu taklit etmeye başlamıştım-bu dili daha iyi pratik etmeliydim ve hayır dediklerim vardı, reddettiklerim ve evet çelişkilerim vardı ve bunlarla birlikteydim: kabul, bir ben vardı içeride; yaşıyordum onunla-ölüyordum dışardakiyle, onun gibi bi şeyler söyleyenler daha vardı, örtüşüyordu... sonra eylembilim ve günlük diye devam etti; zaman akıp gitti; ben büyüdüm ve kirlendim.

derken aşık oldum; bi tarafımı tercih ettim ama öte yan kendini unutturmadı, tekmeledi ve uludu; ay ışığında gün ışığında, beni yaşattı ve öldürdü... düşünmekten yapmaya fırsat kalmıyordu, gittikçe korkaklaştım ve beceriksizleştim, ey insanlar nerdeydiniz; anlam dünyanın en anlamsız şeyiydi beni ona terk ettiniz; büyüdüm ve bulut oldum, yağdım gürledim, kendi kendime ettim ne ettiysem-etmiş oldum-kaçamadım, yıllar geçti ve ben ordaydım, hayatın içinde; kimse bana yardım etmemişti, kimse bana bundan sonrası senin biz yokuz dememişti ama ben ordaydım; durdum ve havayı kokladım, kötü kokuyordu, karanlık odada kara kedi avladım-el yordamıyla yaşadım ve evet buldum hayır o beni buldu, hayalimdeki adsız kadın ad buldu, evet artık oluyordu hayır artık olmuyordu; beni çiğnedi ve kustu; kustu; kustu; mutlu saatler ve renkli dünyalar adına, beni kendime getirdi. beni tersime çevirdi. beni serseme çevirdi.

benle tanıştığında öleli 24 yıl olmuştu; şimdi 30 yıl. zaman geçiyor; ben onla tanıştığımda doğan çocuklar ilkokula gidecek; ölenler oldu, kalanlar oldu; ben bir başka ben oldum; ölüp ölüp yoruldum. evet, oğuz atay öleli 30 yıl oldu; o öldüğünde doğanlar şimdi eşşek kadar adam; evet yaşamalı ve burunlarından getirmeli onların; onun için, onun adında. yyy. seni daha iyi anlıyorum.

(http://wearenoone.blogspot.com ile eş zamanlı olarak...)

Cuma, Kasım 16, 2007

tüm Demirsporlar'ı seviyorum!

Tüm Demirsporları seviyorum; onların hepsi kan kardeştir; mavi-lacivert denizin farklı kıyılarıdır; armaları gibi kaderleri birdir... Demiryolunun iki rayıdır onlar, son durağın yakın olması umurlarında değildir...

Adana’daki için, Seyhan Oteli durağında inip, iki yanında da turunç ağaçları ile bezeli -ki o turunçların kuzenleridir Gazi Ortaokulu’nun bahçesinde, bankların ayakları arasından geçirmek için teptiğimiz, suyu çıkana kadar peşinden koştuğumuz- yol boyunca benim gibi stada süzülenle beraber, kebap dumanları arkasına saklanan 5 Ocak’ın eteklerine sığınmayı, ya da Gazipaşa’yı turlayıp atkılarla, formalarla ele güne maça gittimizin duyurusunu yapıp, Vali Yolu’ndan ya da ara sokaklardan, içimden şarkılarla alkışlarla ortalığı inletmek gelse de, çoğunlukla sessizce kalabalığın arasına karışmayı, sonra içlerinde olmasam da yanlarında olmayı sevdiğim şimşeklerin huzursuz bekleyişlerine ortak olmayı severim. Onların arasından şöyle bir stad çevresini turlayıp, mavilacivert denizde kulaç atmış gibi serinlemeyi, atkıların arsında güzellik derecesi yapmayı, bayrakların dalgalanışı arasında “hadi be şimşek, parlat kendini” türküsünü söylemeyi, kavruk tenli yüzlerdeki heyecanı, kızgınlığı ya da benim anlam kattığım diğe mimikleri seçmeyi de severim. Sonra bir heyecan stada girip, çimenin kokusunu duyup, tribün basamaklarında gezinerek kendime yer beğenirken, az sonra gol olunca kime sarılacağım terli terli, kimi sarsacağım goool diye bağırırken acaba diye düşünmeyi severim; aynı kompartımanı paylaşmak gibidir onlarla maç seyretmek...

Ankara’daki kardeşimiz, hala Gar’daki küçük odadan yönetilir; Cebeci’nin yalnızlığını paylaşır hafta sonları; bu kaçamak buluşmaya davetsiz misafir olmayı severim mavilacivert’inyüzü suyu hürmetine... (halbuki alışık değildir Adana’dakinin tersine peşinden koşulmasına, Cebeci İnönü’nün hayalet koridorlarından geçip tribüne yerleşenler çoğunlukla oyuncu yakınıdır) Geçip boş tribünlere “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” yazan atkımı açmayı severim ya da bahar aylarında çubuklu formamı giymeyi, tribündeki eski tüfeklerle Adana Demirspor muhabbeti yapmayı severim; onlar olmazsa, bu aşkı kanıma zerk eden hikayenin esas oğlanı ile etraftaki evler, sahadaki renkler ya da tribündeki yüzler üzerine, içinde bizim olduğumuz ya a olmadığımız hikayeler üretmeyi çok ama çok severim; maç çıkışında çoğunlukla yüzümüz gülememişken 90 dakikada, Cebeci Pazarı’ndan geçip hüzünlü şehrin sokaklarında, beraberce Kesmeşeker şarkıları söylemeyi severim (Cenk Taner de Demirspor’lu olabilir mi acaba?) “ne zaman gitti tren” diye mavilacivertin makus talihine sövmeyi de...

İzmir’deki artık sadece dağcılıkla ilgileniyormuş; mavi-lacivert flamayı yukarılara taşıdıklarını düşünmeyi severim; Nusaybin’deki üçüncü ligte debelenmekte, ne yapmış bu hafta diye fikstürü açıp bakmayı severim, Eskişehir’deki, ki demiryollarının eş-başkentlerinden biri değil midir orası da, amatöre düşmüş, onlar neler yapar acaba diye hayıflanmayı... Memlekette kaç tane Demirspor var diye araştırmayı...

Demirsporların, D.Spor diye yazılmasını hiç mi hiç sevmem; mücadele ederim böyle yazmaya inat edenlerle...

İçinden tren geçen kentleri de başka bir severim, onların Demirsporlu olma ihtimalleri mutlaka vardır...

anavarza.zine'de yayınlandı. (http://www.anavarza.org)

Pazar, Ocak 07, 2007

bunu evde deneyin!

Ankara Caz Festivali kapsamında Michele Rabbia-Antonello Salis ikilisinin konserine gitme şansı buldum, 24 Kasım gecesi. Bu yıl 10.su düzenlenen etkinliğin mutat mekanı ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu’nda gerçekleşen konsere, tam anlamıyla şans eseri gittim ve uzun süre sonra ilk kez şansıma teşekkür ettim. Çünkü 1,5 saat boyunca sahnede kalan ve aralıksız (evet aralıksız!) çalan ikili tek kelimeyle çılgındı!

Piyanoda Salis ve davul-perküsyonda Rabbia, uzun süreden veri seyrettiğim en ilginç konseri sahneye koydular. 8 yıllık Ankara maceramda, neredeyse her yıl bu festival kapsamındaki konserlere giderim ancak ilk kez bu kadar farklı bir deneyim yaşadım. Farklılık, ikilinin müziği bildik kalıpların ötesine taşıyarak “ses”le kurdukları doğal bağlantıdaydı. Öyle ki, Rabbia, balondan, radyoya, çeşitli oyuncaklardan önündeki hoparlöre, bir ipe ve hatta vücuduna kadar her şeyden ses çıkardı ve bunu piyanodaki Salis’le muhteşem bir uyum içinde yaptılar. Çoğu yerde müzisyenlerin ürettiği ezgilerin bir “jam session” mı yoksa çalışılmış bir programın eseri mi olduğunu ayırt edemedim.

Konserin tanıtım bülteninde ikili için, yeni bir albüm için bir araya gelişlerini kutladıkları yazıyordu ve dahası konserin festivalin en sürprizli konserlerinden biri olacağı belirtiliyordu. Gerçekten de söyledikleri kadar oldu ve bu muhteşem bir kutlamaydı. Rabbia konsere, bir balondan çıkardığı seslerle başladı; bildiğimiz şişme bir balon caz konserinin açılış unsuruydu! Bolunu çekti bıraktı; yoğurdu, indirip şişirdi Rabbia ama bu onun tek sürprizi değildi; ilerleyen anlarda bildiğimiz perküsyon araçları dışında bir radyoya el attı! Radyonun frekansları arasında gezinirken, Salis’in yaratıcı ezgileriyle büyük bir uyum içindeydi (bi ara Orhan Ayhan’ın sesi araya karıştı!); daha sonra sıra Rabbia’nın “beden”ine geldi; sanatçı önce yanaklarında tutturduğu ritmle eşlik etti Salis’e ardında ellerinin tersiyle yeni bitmiş sakallarını “hışırdattı”; ama bununla yetinmediler; ritm bir yavaşlayıp bir yükselirken ikili muziplikilere başvurdu; önce Rabbia sıkıp bırakınca “vik vik” ses çıkan küçük oyuncaklara el attı ardından kalınca bir halatı havada çevirerek “vuuv vuuv” sesleriyle ezgiye ayrı bir hava kattı, parmağını şıkırdattı ve ıslık çaldı.Tabi tüm bunlar arasında müzisyenin trampeti kucağına alıp, aletin tersinden çıkardığı sesler ve hatta yine aynı aleti ağız vasıtasıyla “konuşturduğu” kısımları nasıl tasvir edeceğimi bilemiyorum.

O dakikalarda Salis, piyanoda en sertinden en yumuşağına tonlarca ezgi arasında dolanırken, sehpasına bağlı kalmadı ve o da çılgınlıklara yeni bir boyut katıp; bir tamirci edasıyla kolunu soktuğu piyanonun içinden, tuşların tellerinden ilginç sesler çıkarmaktan geri durmadı; bunları sadece eliyle değil kağıtlar ve bagetlerle de yaptı. Bir ara bagetleri piyanonun üstündeki unsurlara da sirayet ettirdi! İkilinin biyografisinden öğrendim kadarıyla, film müziği üretimiyle de araları iyiymiş. Kimi anlarda bir gerilim filmini andıran ezgiler demek ki bu arka planın bir uzantısıymış… Gerçektende konserde öyle anlar geldi ki izleyiciler derin bir sessizliğe gömüldü ya da keyiften hınzırca homurdanmaya başladılar, sanki bir film izliyormuş gibi…

Bu piyano perküsyon şovu bana cazın, matematiksel bir soğuklukta değil de tam da hayatımızın içinde bir şey olduğunu hatırlattı. Hatta, biraz daha kişiselleştirirsek, lise yıllarında farklı kalınlıktaki defter ve kitaplardan farklı sesler çıkaracağız diye parçaladığım kalemleri hatırladım. Meğer, evde ses çıkaracak her türlü eşyayla ritm tutarken, caza ilk adımlarımı atıyormuşum. Öyle ki annem çöpe bir şeyler atacağı vakit, “bu işine yarar mı” diye sormaya başlamıştı! Ama arkamızda bir destek ya da yol gösteren olmayınca bu yeteneklerimiz körleşip giderken, izlediğimiz konserlerde “hey! Ben bunu evde denemiştim” demekten başka yapacağımız bir şey kalmıyor. Zaten cazın kökenleri de günlük yaşam pratiklerinden kaynaklanmıyor mu? Bu müzik, aslında bildiğimiz anlamda bir halk müziğidir; kaynağını hayatın ta kendisinden alır hatta araçlarını da…

Evet, cazı evde deneyebilirsiniz; gönül rahatlığıyla… Ben, farkında olmadan yapmışım; size de öneririm.