Cumartesi, Ağustos 28, 2010

Hayatta en azından bir iki şeyi iyi yapmak gerek. Hayatta yapmam denen şeylerin sayısı mümkün olduğunca az olmalı. Denemeli ve mümkün olduğunca iyi yapmalı. Ama bazı şeleri daha iyi... Daha önce söylediğim gibi, zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir. Aslında olan biten, beklemek eylemine bir vücut kazandırmak meselesi; pek daha önce söylediğim gibi. Kazandığımız vücut, havadaki oksijenin yaptığı beyin hücrelerimizin birikip, sarkıt ve dikitler halinde birleşmesinden ibaret. Böylece bir döngü içinde birbirine kavuşan ve tamama eren bütünün parçaları olduğumuzu öğreniyoruz. Bekledikçe olması gerektiği noktaya gelen şekil ama o sabrı gösterme gücüne sahip olmayanlar için de ecic bücüc, eğri büğrü ve şekilsiz bir bütüne evrilme potansiyeli... Şekilsizliğine şekil verdiğini düşünüp, olmadığı gibi görünme azmiyle yanıp tutuşanlar da kendince birşeyi iyi yapıyor olabilir. Ama yanlışı daha yanlış hale getirmek, pek de istenen bir şey olmasa gerek. Aslında biraz sakin olup, zamanın geçmesine izin vermeliyiz. Hep birlikte... O arada biriktirebildiklerimiz, döngünün sağlamlığı için elzem. Şimdi görüyorum ki, biriktirdiklerim ve biriktiremediklerimle kendi döngüme şekil veriyorum. Tek bildiğim, iyi yaptığım şeyleri içten gelen bir zorlama ile ısrarla yürütüp bir şekilde daha iyiye ulaştığım. İyinin, mutlu ettiğine dair bir şey söylemiyorum. Sadece iyi olması yeterli. O içten gelenin ne olduğunu da bilmiyorum. Sonuçta edindiğim vücut, eksik ve gediklerimle, şekilsiz denemeyecek kadar estetik.

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Zen Kaçıkları

"'Sevinin köleler, sevinin de korkutun yaban despotlarını'. Yani tıpkı aşıkların konumu, çöllerde gezip duran o eski Zen Kaçığı ozanların; bu dünya sırt çantalarıyla gezip tozan insanlarla dolacak bak görürsün; aslında hiç istemedikleri birsürü buzdolabı, TV, araba gibi, hiç olmazsa şöyle son model arabalar gibi, ne bileyim bilmem ne briyantini, yok efendim bilmem ne deodorantı ve daha bir hafta geçmeden dolabı çöp tenekesini boylayan bin türlü ıvır zıvır tüketme şerefine nail olsunlar diye her yandan gelen çalışın, iş güç sahibi olun çağrılarına, baskılara boş veren Dharma Serserileri'dir bunlar. Tepiyorlar bu sistemi, çalış, üret, tüket, çalış, üret, tüket sistemini. Neler düşlüyorum bakın: Binlerce, hatta milyonlarca Amerikalı genç sırtlarında çantaları dağlara yönelmiş, dua edip çocukları güldürmeye, yaşlıları sevindirmeye, genç kızları mutlu, kadınlarıysa daha mutlu kılmaya; hepsi de Zen Kaçıkları bunların, durup dururken kafalarında beliriveren şiirleri yazarak, sevencence yaşayarak, beklenmedik anlarda beklenmedik şeyler yaparak herkese ve bütün yaratıklara sonsuz bir özgürlüğün yemişlerini tattıra tattıra..."

(Jack Kerouac/Zen Kaçıkları/s.119)

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

yeteri kadar

yeteri kadar can sıkıntısı, dünyayı değiştirmek için yeterli bir neden olabilir.

Pazar, Ağustos 22, 2010

sevgilim bir günün...

"Sevgilim, bir günün ortası şimdi
taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık,
ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde
uzat bana uzat ellerini
izinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar
istanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,
güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor.

ben seni düşünüyorum, seni
hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi
"kalbim" diyorum, kalbim
daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi
aşkı anılar besliyor, düşler kadar
bu yüzden diyorum ki "aşk, eskidikçe aşktır"
sevgi, eskidikçe sevgi.

günümüz ekmeğimiz, türkümüz
çoluğumuz çocuğumuz
binalar yan yana yükselip gidiyor
vapurların ağzı köpük içinde
uzaklarda ne kapılar açılıyor
trenin biri bir istasyona varıyor
oradan çıkıyor biri.

her şey biliyor, her şey
sen biliyor musun bakalım
seni nice sevdiğimi?
üstüne titrediğimi?

geldiğimi?
gittiğimi?

hadi!" (cemal süreya)

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

18 yıl sonra bir buluşma. Bir fotoğrafta ele ele tutuştuğumuz ASD ile, yaşlandık yahu muhabbeti. "Çocukluğun anıları sırtımda ağır örtü". Hiç birşeye yaramayacak anılar yığını. Aslında ne kadar değiştim, değil mi? Eski ben değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Bütün bunlar banyoyu temizlemem için yeterli neden oluşturdu. 18 yıldır temizlenmiyor değildi elbet. Neyse ki hiçbir yerde o kadar kalmayı başaramadım. Yine de bu buluşmaların faydaları, aslında iyi bir hayatım varmış, gerçeği. Daha yenilerinin sınırlarını öğrenmeyi başaramazken, yeni sınır ihlalleri için adımlar atmaya devam... Karanlık odada, kara kedi avlama sanatında doktora ünvanıma az kaldı.

Her nefesle tarih yaratmayı başarırken, bir sonraki nefesin daha iyi olması için elden gelenin arda koymazken, bugünü-şu anı geçmişle gelecek arasında sıkıp durunca, insnın canı çok sıkılıyor. Haftasonları daha iyi geçebilir. Geçmiş ve gelecek olmasaydı eğer...

Cuma, Ağustos 13, 2010

kitap

Kitap çıkalı 1 yıl oldu. Biraz hayalkırıklığı yarattı ama olsun, tarihe not düştü.

1.yılı şu şarkıyla kutlayalım:

A Fortune In Lies/1989 kayıtlı parçanın 2004'teki yeni hali.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

"yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor..."

Nasıl bir temel atılmış ki yıllar sonra dinlenince bile aynı trans haline büründürüyor bu melodiler. Herşeyiyle muhteşem bir şarkı, neredeyse hiçbir eksik yeri yok; bu haliyle tam bir ütopya ki oraya aittik o zamanlar. Herşeyimizle tamdık ve eksiksizdik. Kusurlarımızı edinerek insan olmaya karar verdik. Yüreğimizi öylece ortaya koyduğumuz ve onunla başbaşa bir masada vakit geçirdiğimiz zamanlar... Masadan alıp tekrar içeri koyduğumda ne o eski yürekti ne ben eski ben. Hala yaptırabilecekleri korkutuyor ama "yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor". Kendime dönüp arkamı gidiyorum kendime. Pişmanlıklarım, elimin kiri.

"(...)
people in prayer for me
everyone there for me
sometimes i feel i should face this alone
my soul exposed
it calms me to know that i won't.


blood...heal me
fear...change me
belief will always save me
blood...swearing
fear...staring
conviction made aware

give up on misery
turn your back on dissent
leave their distrust behind
wash your hands of regret..."

(Dream Theater/Scarred/Awake)

Dinle:
1994-albüm kaydı

1998-konser kaydı; giriş solosu ve farklı bir son

Cumartesi, Ağustos 07, 2010

hareket

Eşyaları yerinden hareket ettirince, bir daha asla aynı yere gelmiyor. Eski yerini bulmaları oldukça güç hatta imkansız. Hareket ettiklerinde, zihnimde harekete geçirdikleri de aynı şeklide, bir kere ayaklanınca asla aynı yerine oturmuyor. Aslında başka bir yere ait oldukları ortaya çıkıyor. Önceki durgunluğumun nedeni bu olabilir. Birşeyleri güç bela yerine oturtunca, onlarla hesaplaşmayı kesmek. Ama bir kere harekete geçince, bir daha asla aynı şekilde algılanmıyorlar. Bu benim mi yoksa eşyaların mı kaypaklığı, bilemiyorum.

Hazır kıpırdamışlarken, bazı şeylere sinirlenip attım ve bazı şeyleri sinirlenip atamadım. Bir süre daha yeni yerlerine alışmalarını bekleyeceğim. Bir süre daha yeni yerime alışmayı bekleyeceğim. Bir süre daha harekete geçmenin sıkıntısını hissedeceğim. Sürekli hareket halinde olmanın, hiçbir yere yerleşememek-hiçbir şeyi yerleştirememek gibi sıkıntıları/sevinçleri oluyor. Bu benim mi yoksa yerleşim yerlerinin kaypaklığımı mı, bilemiyorum.

Naylonlar gitti. Duvarlar daha temiz.

Perşembe, Ağustos 05, 2010

naylonlar arasında

naylonları ya da sevdiğim tabirle laylonları delip dünya ile buluşmak... Kablo sağolsun! Boya badana derdiyle, heryer naylondaydı, plesantada gibiyim. Yeni bir hayata doğmadan önce, yerde sünger yatak, bunun da kenarında, eskilerden taburelerin üstünde tüneyip internete takılmak, plesanta boğazıma dolanmadan, tekmemi atıp zarıma, gidip yemek yapayıp, şimdilik yaşanacak tek yer mutfağımda... twit twit şarkı söylerek: "i still owe money to the money to the money i owe, i never thought about love when i thought about home"

Salı, Ağustos 03, 2010

aptallaştıran

Sıcaktan şikayet etmeyenleri dövüyorlarmış. Hayatımı değiştirmeye başlamışken, bir de dayakla uğraşacak değilim: Evet, çok sıcak! Ama bu sıcakta ikinci aşama. İlk zamanlar süngerleştiren sıcak, şimdi aptallaştırıyor. Birşey yapmak istememek kadar yapamamak edilgenliğine geçiriyor. Cümle kuramayıp, nesneleri ve meseleleri anlamlandıramıyorum örneğin. Karşımdakiler, ne içtiysen ondan bana da ver, diyebilir. Daha derin nefes almalarını öneririm onlara. Hayatta kalmak için daha çok nefes. Hayatta kalmak kafa yapıyor halihazırda, havadaki oksijen yetiyor bana...

Bir de hayatımın en güzel günleri 30-35 arası olacak diye avuturken kendimi, yahu sıcağa bile dayanımıyorum, ben ki Torosidislerin güney koldan akrabası, yaşlanıyor muyum yoksa, spora mı başlasak, sorularıyla başaltı güreşlerine soyunuyorum. "Soylu aşklar uğruna soyunduğumuz somya yataklardan" sonra çift kişilik yatağın tek kişilik kısmında hala giyinik uyuyorum da girmiyorum o güreşlere. Yoramam kendimi. Hayatımı değiştirmem lazım. Henüz gidilecek ve güreşilecek yerler var ileride. Bu sorular henüz erken.

Havadaki oksijen ve azot yeterli. Yeter ki onları çevirecek mekanizma sağlam olsun bedende. Çeviriyi yönetecek beyin yerinde kalsın. Bunca zaman hepsini koruduysam, daha çok yolum var, bundan sonra da yapabilirim. Aptallaştığımın farkına varıyor olmam bile sevindirici bir gelişme. Hala bir umut var içeride. Daha derin kalmalarını öneririm... Hayatta kalmak için yeterli. Havadaki...

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

gözleri getirin gözleri

sanki hiçbir şey uyaramaz
içimizdeki sessizliği,
ne söz, ne kelime, ne hiçbir sey...
gözleri getirin gözleri.

başka değil, anlaşıyoruz böylece
yaprağın daha bir yaprağa değdiği,
o kadar yakın, o kadar uysal...
elleri getirin elleri...

diyorum, bir şeye karşı koymaktır günümüzde aşk,
birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.

(edip cansever)