Salı, Mart 31, 2009

balık

Balık yemenin zihin açıcı bir yönü var mıdır? Ya da açılan zihin, seçmen davranışlarını etkiler mi? Seçim haritasına bakınca, sosyal demokrasinin deniz kıyısına sıkıştığını görüyoruz. Hani en taze balığı Ankara yerdi? Gelen balıkların hepsi Çankayalılarca mı tüketiliyor? Geçen hafta içi çupra yemiştim, acaba il genel meclisi tercihimde etkili oldu mu? En güzel çuprayı, Foça'da yemiştim; hayatımın geri kalanını etkiledi mi bu güzellik? Ya da Çin lokantasının üzerimdeki etkisi ne oldu?

Pazar, Mart 29, 2009

okyanusta damla

Dün gece ev kalabalıktı, pek alışık olmadık şekilde; sonra sabah kalkıp oy vermeye dağıldık usul usul. Bu kentte ikinci oy verişim; geçen yerel seçimlerde katılım oranını düşürmekten başka bir şey yapamadım. Şimdilik takip ettiğim kadarıyla katılımım da çok birşey değiştirmiyor. Yolda hala "il genel meclisinde ne yapsam" diyordum... Okyanusta damla.

Bu kente dair hissiyatı, Cemal Süreya özetliyor;

"Adını titizce saklayan bir sokak buldum
Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
Belki de oralarda bir yerdesin,
Sen tavşan aralığı,
Sen ağzımın tadı,

Bir buluş gibisin!

- Ağır ol Bay Düzyazı,
Sen ancak uçağa binebilirsin!

Ankara Ankara.
Ey iyi kalpli üvey ana!"

(Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir'den)

Cumartesi, Mart 28, 2009

bu yazı öncesi, kahve ve sigara eşliğinde, şu dinlendi:



"the spinning top made a sound like a train across the valley
fading, oh so quiet but constant 'til it passed
over the ridge into the distances
written on your ticket to remind you where to stop
and when to get off
"

bir şeyleri ıskaladık mı yoksa tam da gelişine vurup doksana mı taktık-ve golün şaşkınlığını mı yaşıyoruz? istediğimiz hayatı yaşamanın verdiği durgunluk. bir de güzel bir tatil olsaydı-iki yıldır uzak kaldığım; bu şarkı bana hep onu hatırlattı; ılık bir yaz öğleden sonrası, çakırkeyf, müşkülpesent, keyfekeder, ayakları uzatıp kendini dinlemek; vadilerden akıp giden trenin sesini hissetmek; sonra çekip giden güneşin serinliği... sakince, karanlık yatağına sızarken, hala hayatta olduğun için mutluluk. ha O da olsaydı fena mı olurdu. Olmazdı elbet. Geçip giden neyse, geride bıraktığın neyse, şimdi burada olmak. Toprağa girmeden önce... Bu da bitecek; önemli olan sende ne bıraktğı.

"bir zamanlar biz de adam olduk,
parlak ateştik, e biraz da kor olduk..."

devamında, böyle şeyler işte: "bu bir yaşam, sakin ol geçer gider..."

Salı, Mart 24, 2009

sath-ı mahal

Eski mahalleye gidip seçmen kağıdını aldım. Hafiften yağan yağmur altında, dana gözü gibi olmuş ayaktaki yaralarla. Mızmızlanacak kimse yoktu. Eski sokaklar, eski anıları canlandırdı ama görmezlikten geldim. Seçimleri düşündüm, sosyal demokratlara kadar kaydık dedim kendime; vatandaşa kulak kesildim, muhtarla ayak üstü konuştum. Okula geldim, ordakilere sordum. Seçim sath-ı mahaline girmenin verdiği keyfi yaşamak istedim. Pek başarılı olamadım. Teori-pratik çatışması falan... Garip bir eğlence gibi geldi sonra, bayram türü birşey, gelince heyecanlanılan, insanların belli yerlere toplaştığı, farklı davrandığı... Kahvaltı yaparken Erkan Tan'ın programında adayları görüp gülüyorum, onlar da bayram çocuğu gibi-bir neşeli-bir konuşkan... Yoruluyorum o kadar enerjiden. Canı tez biriyim oysa ama onlarınki bir başka. Vatandaşın aslında her şeyi anladığı ile hiç birşey anlamadığı arasında salındım. Sıradan vatandaş olmanın mutluluğunu duyacağım pazar günü, dedim; sıraya girip herkes gibi biri olacağım ve yine kaybedecek desteklediğim kişi/kurum/şey.

Cumartesi, Mart 21, 2009

cigarettes and chocolate milk

Geçen yıl İstanbul'da Aya İrini'de çalmış bu abimiz; vay be... Bu kayıt oradan değil ama konserin bis öncesi son şarkısı imiş; severim. Pazar günü için güzel bir şarkı:


cigarettes and chocolate milk
these are just a couple of my cravings
everything it seems i like's a little bit stronger
a little bit thicker, a little bit harmful for me

if i should buy jellybeans
have to eat them all in just one sitting
everything it seems i like's a little bit sweeter
a little bit fatter, a little bit harmful for me

and then there's those other things
which for several reasons we won't mention
everything about 'em is a little bit stranger, a little bit harder
a little bit deadly

it isn't very smart
tends to make one part
so brokenhearted

sitting here remembering me
always been a shoe made for the city
go ahead accuse me of just singing about places
with scrappy boys faces have general run of the town

playing with prodigal sons
take a lot of sentimental valiums
can't expect the world to be your raggedy andy
while running on empty you little old doll with a frown

you got to keep in the game
retaining mystique while facing forward
i suggest a reading of lessoon in tightropes
or urfing your high hopes or dios kansas

it isn't very smart
tends to make one part
so brokenhearted

still there's not a show on my back
holes or a friendly intervention
i'm just a little bit heiress, a little bit irish
a little bit tower of pisa
whenever i see ya
so please be kind if i'm a mess

Perşembe, Mart 19, 2009

müzikal savruluş (ya da homesick)

Pek çok konuda olduğu gibi, müzik açısından da farklı ve çeşitli şeyleri deneme-arama kaygısında değilimdir. Az ve öz sayıda şeyi sevme-onlarla hemhal olma-kendimi onlara adama tavrı, daha bana göre. Geniş müzik bir müzik arşivine sahip değilim. Sevdiğim grupları, kişileri, albüm bazında değerlendiriyorum; bir albümü seviyor veya sevmiyorum, tektük aradan şarkı seçmek zor geliyor. Eş dost-arkadaş önerileri de beni ayakta tutmaya yetiyor yeni tatlar konusunda...

diskötek'in 2 yaz önce verdiği CD'yi öğütmekteyim hala. İçinde The National'a takılıp kalma derecesinde bağlandığım CD... Diğerlerine de sıra geliyor. Kings of Convenience-Riots on Empty Street (I'd Rather Dance With You şarkılarının klibi de dönüyor tv'de) ile, Rufus Wainwright da Poses albümleri ile yeni favorilerim arasına giriyor bugünlerde. Pek bir değerli seçimler yapmış üstad! Tabii ki bu müzikal savruluş, ruh halinin ve kemale doğru giden yaşın etkisiyle yol almakta; yoksa kontrolsüz bir yuvarlanma-nedensiz bir arayış değil.

işte Homesick; KoC-RonES'in açılış parçası:

i'll lose some sales and my boss won't be happy
but i can't stop listening to the sound
of two soft voices blended in perfection
from the reels of this record that i've found
every day there's a boy in the mirror asking me:
what are you doing here?
finding all my previous motives growing increasingly unclear
i've traveled far and i've burned all the bridges

i believed as soon as i hit land
all the other options held before me
would wither in the light of my plan
so i'll lose some sales and my boss won't be happy
but there's only one thing on my mind
searching boxes underneath the counter
on a chance that on a tape i'd find
a song for someone who needs somewhere to long for
homesick because i no longer know where home is


(blogtaki 100.yazımmış yahu, ne güzel!)

faaliyet raporu

Türkiye'de Yerel Düzeyde Demokratikleşme Hareketleri- Birikim, sayı 239.

Üniversite Rejimi Değişirken...-22 Şubat '09, Radikal İKİ.

Bir Fikir Jimnastiği Olarak Olimpiyat- Aratos, Kasım/Aralık 2008

Salı, Mart 17, 2009

deri mont ve kırmızı kazak

Çok büyük olmayan giysi dolabım (gardırop) başta ablam olmak üzere "kadınlar" tarafından çekip çevrildi bugüne kadar. Gidip de kendi başıma giysi alışverişi yapmışlığım çok azdır. Market alışverişini severim oysa... Bir de babadan ve akrabalardan kalan eşyalar vardır ki onlar da yadsınamaz çoklukta. En son bu yolla edindiğim deri mont ve kırmızı kazak, dolabın niteliğini önemli ölçüde etkiledi. İlk deri montum, bir kaç haftadır üzerimde; "bi boyatsaydın" önerilerine karşı, eskici duruşum sabit. Yllardır üzerimde havaları!

Kırmızı ise renk skalamın çok ötesindeydi bugüne kadar; bir ara mora meyleden unsurlar eklendiydi. Benim kazakları-bereleri-atkılar yıkayıp kutusuna koyduğumdan dolayı, zengin ve biraz da snob kuzenden kalan kırmızı kazağı yük etmemek için bir kenara koyacaktım ki yeniden kar yağışı haberi, üzerime geçirmeme neden oldu. Genelde yeni kıyafetlere ısınmam zor olur, bir süre gıcıklaşırım kendileriyle ama bu seferkilerle iyi başladık diyebilirim.

Pazartesi, Mart 16, 2009

yollar

İlk albümler genelde iyidir; Teoman'ınki de öyle... Birçokları gıcık olsa da ben garip bi şekilde seviyorum bu adamcağızı... İlk albümden, fazla öne çıkmayan ama iyi bir şarkı, yolda bolca kulağımdaydı:

Yollar-

Gözlerim kör karanlıkta
Kör kuyunda
Boğulursa
Tenim benim olmadıysa
Yitirilmiş
Tutsak olmuş
Düşman olmuş
Milyon defa tekrarlanan
Hayatımsa

Gizli bağın çözüldüyse
Yollar varsa
Pahalıysa
Uzun kısa ya da darsa
Artık hiç farklı olmayan
Sıkıldığın
Hayatınsa

Aslında yollar
Yalanını görmez yaraları sarmaz
Hiç bitmez
Aslında yollar
Daralıp açılmaz sonuna da varmaz
Hem varsan da farketmez ki

Oldum oldum çocuk kaldım
Yüreğimden yaralandım
Bir yer olsa
Huzur sunsa
Dizlerim üstünde çöksem
Sonsuz yolu aydınlansa
Günün ilk ışığında
Son birkez nefes alsam
Kaybolsam gözyaşında
Ya da ilk kitabımda

Çarşamba, Mart 11, 2009

"pazartesi ya da salı"

"Balıkçıl miskin, kayıtsız, yolundan emin, knatlarını boşlukta kolayca çırpa çırpa aşağılarda uzanan kilisenin üzerinden süzülüyor. Beyaz ve uzak, kendi içinde yitmiş,uçsuz bucaksız örtüyor gök her yeri ve açıyor, bir hareketlenip bir duruyor. Bir göl mü? Kıyılarını karalayın! Bir dağ mı? Ah, harika, eteklerinde güneşin altın ışıltısı. Oradan aağı dökülüyor. Derken eğreltiotları ya da beyaz tüyler, sonsuza, ta sonsuza uzanan-

Hakikati istemek, onu beklemek, bıkmadan usanmadan kelime kelime damıtarak sonsuza dek istemek-(soldan bir çığlık, bir çığlık da sağdan. Tekerlekler ayrı yönlere vurmuş. otobüsler karışık bir halde kümelenmiş) -sonsuza dek istemek- (belirgin vuruşla tekrar tekrar öğlen olduğunu duyuruyor; ışık altın pullar yayıyor; çocuklar fıkır fıkır) -hakikate duyulan o sonsuz istek. Kubbe kırmızı; çil çil paralar sallanmada ağaçlarda; bacalardan duman süzülmede; bağırışlar, çığlıklar, "Demir satarım" sesleri- ya hakikat?

Kadınların, erkeklerin ayakları, kimi gölgede, kimi altın ışıltılar içinde, bir noktaya ışınlanmış gidiyor- (Bu sisli hava-Şeker? Hayır, teşekkürler-Gelecek güzel günler)- ateşin yalımları ok ok daüılıp odayı, siyah siluetler ve onların parlak gözleri dışında, kızıla boyuyor, dışarıdaysa bir kamyonet yükünü boşaltıyor. Bayan Falanca masasında çayını yudumluyor, vitrin kürk mantoları koruyor-

Köşelerde ayrılış, kibirli, yapraklar denli hafif, tekerlekler boyunca sürüklenmek gümüş ışıltılarla, eve mi değil mi, birarada, ayrı ama hep harcanmış, canından bezmiş, bitik, paramparça, batmış, birlik olmuş- ya hakikat?

Artık doğru ateşin yanına, mermerin beyaz karesinde hatırlamaya. Fildişi derinliklerden çıkıp gelen kelimeler karalıklardan silkinip çiçeğe duruyor, içine işliyor insanın. Kitap düşüyor; ateşe, küllerin içine, anlık kıvılcımlara- ya da gezinmek şu an, altta kare mermer, minareler ve Hint denizleri, gökler maviye dönmüş yıldızlar parlamada iken - ya hakikat? Yoksa şu an yakın olmak mı yetiyor?

Balıkçıl miskin, kayıtsız geri dönüyor. Gökyüzü yıldızlarını örtüyor; sonra döküyor ortaya."

Virgina Woolf

Salı, Mart 10, 2009

mavilik

beni uykudan uyandırır uyandırmaz
dünyanın bütün huyları yüzünde
ben bunlardan birini seviyorum en çok
sana bir nar kesip uzatıyor ya doğa
tutsam tanelerini
sevincin gözyaşları derdim buna.

bir süre bakışıyoruz karşılıklı
ben uykudan uyanır uyanmaz
benimle şiir gibidir bu
tam karşımda ama yazılmamış
durmadan bileniyor aklımda.

seni unutarak baktığımda bile
dünyanın her yerlerinden geçiyorsun
yayılıyorsun kalabalıklara
yalnız yayılmak mı
aşkın en büyüğü, en dayanılmazı demeli buna.

özlenirsin, alabildiğine varsın da
daha da var oluyorsun gün günden
olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
bir kuş olsa mavilik derdi buna.

edip cansever

Pazartesi, Mart 09, 2009

çök

kitapça'da çay içerken yan masalara kulak misafiri olmamam imkansızdı: biri ne kadar değiştiğini anlatıyordu. Hadi ordan! dedim, içimden; hiçbir şeyi değiştiremezsin; sadece çabalayabilirsin, şeyler isterse değişir... Birini değiştirmeyle ya da kendini değiştirmeyle de bir ilişki yürümez. Ayrıca değiştim, diyebilmek ne garip birşeydir.

Çaba vardır, su akar yatağını bulur. Yatak taşar veya seni kabul etmezse yapacak birşey yoktur. Sevgilisine yemek hazırlayan kişi modeli ile bile bir yere kadar varılıyor; gerisi kendiliğindenliğin kozmik yapısında komikleşiyor. İttirme kaktırma ile sadece yorgunluk çöküyor insanın omzuna; sonra çöküntü ovaların arasında serinlemekten başka birşey yapılamıyor.

O serinliğin keyfini sürdüğümden biliyorum...

Pazar, Mart 08, 2009

her gün pazar, her gün pazartesi...

Öz-disipline bağlı bir iş, "home office" çalışma, mesai saatleri yok, tatil ve işgünü algısı farklı... İnsanların haftasonu meşgalelerini ve sokakları doldurmasını anlamak mümkün ama bu duruma ayak uydurma zorunda olmak yorucu. Kalabalıkların arasına dalmak, pek alışkanlık dahilimde değil.

Pazar neşesini, pazartesi sıkıntısı da izlemiyor bu durumda; çünkü her gün pazar veya pazartesi olabilme şansında... Sanırım daha önce istediğim/beklediğim hayatı yaşadığımı itiraf etmiştim. Bu kısmi sefillik, nısbi özgürlük, hissi durgunluk ve sinsi yalnızlık. Günler de bu oyunun içinde, sadece değişen adlardan ibaret.

Cumartesi, Ankara'da üçüncü kez basketbol maçına gittim. Çabaların bir sonucu daha...

Sonra uzunca süredir görülmeyen dostlar... "Yeminliydik onlar gibi olmamaya, dostlarla zamanla solmamaya."

Cumartesi, Mart 07, 2009

müdavim

Belli mekanlara sürekli gitmeyi-oranın müdavimi olmayı seviyorum. (Müdavim:Bir yere sürekli olarak giden (kimse), gedikli) Bir yere ait olma-oralı olmaya dair sorunlarım olduğundan belki, bu tür aidiyetleri geliştirmeye çalışıyorum. Oraya dair anılar biriktikçe, samimiyet oranı da artıyor, başka yerler bizi içine almaz gibi geliyor. Tanıdıklar, aynı simalar, selamlaşmalar vs...

Öğrencilikten çıkma dönemleriyle, müdavimi olunan yerler de değişiyor; en az para harcamak merkezli yayılma stratejisi, biraz "tarz", biraz "tat" bileşenlerini arıyor zamanla...

Bu yüzden hiç gidilmeyen-gidilmesi düşünülmeyen yerlere uğramak gerekli arada bir. Hazır, bir "çaba"nın içine girmişken.

Maddi-manevi bizi çağırmayan mekanlara bir omuz atmak... Oradaki eskilerin, mekanına sızmak... Her halimizle oralı olmadığımıza bir tedirginlik yaymak ortama... Aslında önemli bir korkum, kabul etmek gerekli, uzun süredir rastlanmayan kişilere rastlamak böyle yerlerde. Niye aramıyorsun-sen niye aramıyorsun tartışmaları-yersiz... Malum Ankara küçük bir kent; toplaşılan mekanlar hep aynı.

Yeni mekanların, eski insaları da eski korkularıyla yaşıyor muhakkak; her yeni, onlar için yeni bir tehlike olabilir. Kimse rahatsız edilmek istemez durduk yerde.