Perşembe, Aralık 31, 2009

söyleş bakalım 3 günlük ömrünle

"...söyleş bakalım
3 günlük ömrünle
,
herkes memnun kendinden öyle ya da böyle
ne testler çözdük biz
ne yanlışlar bulduk
ne özetler okuduk da
ne çoktan seçildik

bu yalnızlar liginde, her sene üstüste
şampiyon olmuşuz da
kupalara doymuşuz da
üstelik tanışmışız da
bir kadıköy akşamında
gidebilir miyiz dersin
buradan uzaklara

iş sahibi olursun,
bir sevgili bulursun.
ana haber,
sana yeter
günün birinde...
bir mucize beklersin sessiz evlerde
törpülenir cesaretler zaman içinde..."

(cenk taner/buradan uzaklara/izin vermedi yalnızlık)

Pazartesi, Aralık 28, 2009

muhasebe#2

Bu yıl çokça ürün aldım. Emek verdiğim kitaplarım çıktı. Birçok yazım yayınlandı. Ama ben neredeyse hiçbirinden tat almadım. Ağız tadı olmayınca, alınan nefesin de pek anlamı olmuyor. Anlam olmayınca, bağlam da olmuyor. Bağlam olmayınca, salınıp duruyorum. Duruyorum.

Tarihe not düşmekle kaldık. Tarih olduk. Tarih yaptık. Yaparken iyiydi de geride kalınca kötü oldu. Anladım ki sonuç almayı değil, sonuca gitmeyi seviyorum. Ama hiçbir zaman sonuca giden yol puan almaz. Hoca salladığımı anlamasın diye küsüratlı sonuç yazsam da birşey değişmez. Atıp tuttuğum yazılar, ben öldükten sonra anlaşılır artık. Yüzüme söylenemeyenler, ardımdan söylenir. Yanlış, yanlıştır. Eksik, eksik. Yol önemsizdir. Gittiğin yol, yol değil. O kadar yol tepsem de anlayamadım gitti: Vardığım yer, kitapçıların kuytuları; arşivlerin tozları.

Bu yıl az film seyrettim sinemada. Ama seyrettiklerimin hepsi iyiydi. Evde seyrettiklerimin çoğu benim teecihim değildi. Kendi tercihlerim olmayınca, daha iyisi oldu. Onun tercihleri için kendimden vazgeçtim. En güzel yanı buydu. Bir an için onun yerine geçtim. "Bir kere daha yandı canım ama gördüğüme sevindim".

Böylece bir kere daha istediğim şeyle aradığım şeyin aynı olmadığını gördüm. Peşinden koşup durduğum şey, aslında istediğim şey değildi. O yüzden durup durup koştum. Çünkü öyle olması gerekiyordu. Koşup koşup durursam, olmazdı. Böyle bir ton boş cümle kurulması gerekiyordu. İmparatorluğun yeni sınırlar keşfedip, oaralardan dönmesi gerekiyordu. Sınır tutmak değil, sınır yıkmak yaraşırdı bize.

Cumartesi, Aralık 26, 2009

muhasebe#1

Aslında 2009 iyi bir yıl oldu. Aslı astarı garipliklerle doluydu; ama astarı yüzünden pahalıya gelmedi neyse ki. "Ölmek pahalıydı, bazen ucuzlardı"; biz o kampanyalara denk gelemedik, o yüzden hayatta kalmaya devam ettim. En büyük başarım bu oldu.

Çukurova Mavi'yle başlayan hareketlilik, Air France'a kadar ulaştı; Renault Symbol'den, denizdeki tekneye kadar her türlü ulaşım aracını kullandım. Kimi zaman günlerce evdeydim, varlığım kapımın önündeki çöp poşetiyle kanıtlandı, kiminde yaz ortasında buz gibi denizin içindeydim; bir ara dışarıda dolu varken küçücük çadırda sıkışıp kaldım, sonra üç yıldızlık bir otel odasında bazı seslerle uyandım.

İmaj imparatorluğum yeni yerler keşfetti; vergi toplamak için gönderdiğim memurlar geri gelmedi, anlaşma yapıp Eflak Boğdan'ı yeniden onlara verdim. Tarihçiler doğal sınırlarıma dayandığımı yazdı. Sınırlarda yeni şeyler keşfettim. Birçok yabancıya kendini hatırlattım. Kendimle oynarken onları da oyuna aldım. Bazısı buna sevindi ama birçoğu da kızdı ve Eflaklıları bana geri gönderdi. Mülteci kabul edecek yerim olmadığı için onları ilgili kuruma devrettim. Sınırları sürekli geri çekmekten tellere para yetiştiremez olmuştum. Eflaklılardan bir sınır oluşturdum ve yüzümü doğuya çevirdim. Yeni hedefi Suriye olarak belirledim.

Bütün bahar, aynı düşle geçti; sonra çeviri çeviri çeviri... Eşyaların Singapura gitmemesi sevindirici bir gelişmeydi. Eyfel'e karşı şarap içmek de öyle... Firenze ve Bologna sokakları; Casalecchio kırsalı. Yağmur çamur ve eve dönüş. İnsanoğlu kuş misali... Cebinde paran varsa ister albatros olursun ister martı.
nasıl geldim buraya? hangi yollardan geçtim? hangi deniz kıyılarından düştüm bu çöle? hangi yeşilliklerden kondum bu stepe? kim getirdi beni buraya? kim bırakıp kaçtı? kim attı gökyüzünden, cennetin bahçesinden? hangi yanlışın sağlamasıyım? hangi boşluğun dibiyim? hangi şaheserin defosuyum? kimin bedduasıyım? ne zaman uyandım rüyadan?

"pişmanlıktan kaçan bir yanılgı,
tarihin tozlu dosyasında...
zaman bir girdap gibi,
kaderin kör dizaynında"

Perşembe, Aralık 24, 2009

film

Kıskanmak-bornova bornova-vavien üçlemesi ile, 2009 yılını sinemasal açıdan iyi bitiriyorum. Memlekette iyi işlerin yapılması, böyle aklı fikri derin adamların inatla istedikleri işleri yapabilmek için uğraşması, biz yeni yetmelere de umut veriyor.

Bu üçlüde benim dikkatimi çeken ortak bir nokta vardı: Cinnetin eşiğinde olmak. Üçünde de alabildiğine sessiz,-sakin insanların, taşranın ya da kenar mahallelerin, kendi halindeki karanlık dünyaların içinde çakan bir kıvılcım; ve geçen onlarca zamanın biriktirdiği tortunun aslında ne kadar yakıcı olduğunun ortaya çıkması... Biriktikçe tehlikeli hale gelen sessizliğin, ne derecede etkili olabileceği...

Hayır, bunların benim sessizliğimle hiçbir alakası yok tabii ki... Yıllar önce parkelerin altına sakladığım oksitlenmez usturamın ışıltısını görmemek için bütün perdeleri açıp ışığı içeri alıyorum.

2009'un "muhasebesine durmak", bu ışıklı sahnenin üstünde olacak.

Pazartesi, Aralık 14, 2009

on the road again

Torosların ardına yeni bir yolculuk; karlı dağların ardına, inadına bir koşu...


(İstanbul Blues Kumpanyası/On the Road Again/Sair Zamanlar)

Cuma, Aralık 11, 2009

gölgem

yükümü yüklenip koltuklarıma, gölgemi düşürdüm demir yollara. uzadıkça uzadı derdim, gün gibi battım, eridim; daha neler neler derdim ama ayıp filler kuruyor dilim...




" gölgeme bak gölgeme
amma aşık, amma divane
oturmuş kanepesinde gurbet elin
kendini seyreder gözlerimde
amma aşık, amma divane.

gölgene bak senin gölgene
amma fakir, amma biçare
ceplerini elleriyle doldurmuş
aynı kanepesinde gurbet elin
amma fakir, amma biçare.

ya öbür adamın gölgesi, öbür
amma hinoğlu hin, amma hergele
ayıp fiiller kuruyor belli
kulakları toprağın üstünde kocaman
amma hinoğlu hin, amma hergele.

gölgelere bak gölgelere
amma işsiz güçsüz, amma avare
şarkılara inanıyorlar bütün gün
hepsi de aynı şarkının insanları
amma işsiz güçsüz, amma avare..."

(cemal süreya)

Cumartesi, Aralık 05, 2009

şekillenmeye yüz tutmuşken...

"Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş; bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız."

(Turgut Uyar/1956)

Perşembe, Aralık 03, 2009

fal

2010 kahve falım oldukça renkliydi. Telvenin rengi ve kokusu bana huzur verdi. Söyleyen mi yoksa söyleten mi yetenekliydi bilemiyorum ama duyduklarım beni mutlu etti. Zaten bizim oralara her gidişimde, bu gel-giti sonlandırmaya biraz daha yaklaşıyor gibi hissediyorum. Bu kadar farklı hayatlar arasında savrulmanın artık bir sonu olmalı. Ortak bir zeminde buluşmalı insanlarla... Onlarla konuşmaya konuşmaya, uzaklardan gelmiş ve dilini henüz çözememiş biri olmaktan yoruluyorum. Böylece burnum büyüdükçe büyüyor. Halbuki kendime söylendiğim ve ayna karşısında pratik yaptığım zaman bir sorun olmuyor. Kendime kızdığımda, o oldukça anlayışlı davranıyor. Ama fallarda kendim çıkmıyor karşıma. İçip içip bitirdiğim dertlerim çıkıyor. Ben onları tükettim sanıyorum ama onlar tortu olarak bekliyor. Sonra birileri ona anlam ve şekil yüklüyor. "Bak görüyor musun" diyor; "şuracıkta oturmuş bekliyorsun". İçim kabarmış oluyor. Dertlerim fincanın altından taşıyor. Kısmetim taşıyor. Gökten 3 elma yağıyor. Kafama düştüğünde "buldum" diyemiyorum. Yere yığılıp ayıldığımda, hayat güzel diyorum. Bir kahve içsem kendime gelirim ama o eciş büçüş telvelere hayat verecek biri olmalı, içimin tortularında...

Çarşamba, Aralık 02, 2009

kaptan

"(...)
kaptanınız konuşuyor:
korsan bizi kaçırıyor;
kemerler bağlansın,
anılar hatırlansın...

biryer var biliyorum,
evet seni seviyordum,
ışığa baktım, içine daldım,
şimdi neyleyim?"

(kesemeşeker/kaptan/içinde içindekiler vardır)