Cumartesi, Aralık 27, 2008

"insanların en verimli olduğu çağda tükendim"

"Bu duruma nasıl geldim? Neden bana yaşamasını öğretmediler? Neden bana, 'bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın' dedikleri zaman isyan etmedim?

Hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? İnsanların arasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? (...)

Onlar da bilemezdi: Görünüşümle insana benziyordum. Denemelerden geçmiştim. Her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. Beni aldattılar; gene de suçluyum. İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade." (O.A/T./s.616)

Cuma, Aralık 26, 2008

"bu kadar zamanı siz ne yapıyordunuz?"

"İnsanın kendisi gibi olmak istemediği zamanlar da varmış. Ben, herzaman kendileri gibi olmaları için baskı yapıyormuşum onlara. Tek yönlü, can sıkıcı bir yaşantıya itiyormuşum onları. Size yaranmanın bir yolunu bulamadım zaten. Bunu da açıkça söyleseydiniz, seve seve katlanırdım her yönünüze. Seninle olmuyor, diye kestirip attınız.

Zamanın yetersizliğinden söz ettiniz. Oysa ben çoğu zaman yapacak bir iş bulamadım. Bu kadar zamanı siz ne yapıyordunuz?

Biraz da siz öğretebilirsiniz bana. Önce alırdınız beni; istediğiniz biçime sokardınız...hangi kitapları okunacaksa, daha önceden söylerdiniz. Tabiatı sevmiyorsun; eşyaya bakmasını bilmiyorsun. Tamam.

Bütün otların adları ezberlenirdi, at doğarken iç çekilirdi, duvarın üstünde kedi okşanırdı (bu sırada yüze en “canım” ifade verilirdi) benim değişme gücüme kimse inanmadı. Sonunda ben de inanmadım. İşte böyle can sıkıcı biri oldum sonunda gerçekten.

Ne yazık: siz beni gerçekten bir adam, ne bileyim, sizler gibi kişilik sahibi biri sandınız. Alışkanlıkları olan, çatalı şu şekilde tutan, filan yemeği falan yemekten önce yemesini seven, yatakta belirli bir yatış biçimi alan, itiraz eden, bazı anlarda kimseyi görmeye tahammülü ve daha bir sürü özellik.

Ben de kaçtım, ihanet ettim. Bütün bu olmamak, yapamamak ve daha bilmem neler, başka türlü bi kişilik, başka türlü bir kalıplaşma...Ne haliniz varsa görün!"

(O.A./T./s.699)

Perşembe, Aralık 25, 2008

"içimde bir şey"

Bazı hareketleri yapmama, içimde bir şey engel oluyor sanki. İstediği gibi hareket etmezsem beni bir boşluğa yuvarlamakla tehdit ediyor.(...)

Benim hiçbirşey yapmamı istemiyor. Sözde koruyor beni. Gece uykumun içinde, bir el çekti göğsümden; uyandırdı beni. Neden geceyarısı uyandırıyor beni; böyle koruyuculuk mu olur? Neden beni yazmaya çalıştın, diyor sanki(...)

Yalnız kalacak gücüm yoktu. Başkalarının yanında beni tehdit etmiyordu.(...) Çok konuşmaktan da korkuyordum. Sanki konuşursam, içimde azalan yaşama gücü büsbütün bırakıp gidecekti beni. Konuşmadan, düşünmeden, hareket etmeden durmakla koruyabilirdim gücümü ancak. Onun da benden istediği buydu.(...)

İçeriye yatağa gitmeye korkuyordum. Biraz daha bekle, biraz daha. Ona karşı koyacak kadar kuvvetlenmeliydim. “Ondan neden korkuyorsun” dedim kendi kendime. Bilmiyordum. Benim için istediği huzurun, pek istenecek birşey olmadığını seziyordum.(...)

Şimdi bu satırları yazarken de korkuyorum: Acaba bunları yazmak doğru mu?(O.A./T./syf 609)

Salı, Aralık 23, 2008

ne yapmalı?

"Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutmlarını bilnçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çeki düzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıvermeli mi? Kendini yönetmeyi beceremen kişileri toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi?

Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Herşey için. Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyebilecek sözümün olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün “ne yapmalı?” diye soracak olurlarsa, ancak, “önce kendini düzeltmelisin”, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.(...)

Karşılıklı güven ve dayanışma ancak böyle bir sorunun varlığını duyduktan sonra söz konusu olabilir. Fakat, bütün bu sorunlarını yalnız başına çözeceksin. Bunalımlarını, komplekslerini ve buhranlarını birlikte çalışacağın insanlara iletmeyeceksin. (...)

Bireyin tek başına kaldığı zaman kendisini oluşturmak için yapacağı çalışmalar ne yapmalı sorusunun önemli bir bölümüdür. Kendi değerini eksiksiz bilen ve her an bu değeri yeni şartlar altında eleştirebilen kişi ne yapmalı ne yapmalı diye bocalamaz. Düzenli bir çalışma düzeyine girebilmek için üç temel sorunu çözümlemek gerekir:

a) kendini iyi tanımak:(...) Değerini tam bilmeyen kişi, gereksiz yaknmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider. Kişisel değeri büyültmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır.(...) Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerlerin, yoplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. (...) ben sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye,güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte çaba haarcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için. (...)

b) kendini eleştirmek: Yukarıda söylediklerim bir otokritik sayılabilirse de ben otokritiği daha çok bir eylem olarak görüyorum. Bir eylemden sonra, o eylemin birey açısından değerlendirilmesidir otokritik, diyorum. Kendini eleştirmek; kendinden yakınma çerçevesinden de çıkması gereklidir diye düşünüyorum.

c) dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak: (...)bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim.Dahafazla oyalanmayayım.Müsaadenizle" (O.A./T./syf.95-100)

9 ay

Yeterli.

Cumartesi, Aralık 13, 2008

31.

Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de öldü.

"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'insanlık öldü mü?' ya da 'insanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. (...) Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için birşeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek derecede aramızda yaamaya devam edecektir. İnsanlıktan payını almayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. (...) İnsanlığın ölümüyle ülkemiz boşluğu doldurulmaz bir değerini kabetmiştir. Gazetemiz insanlığın yakınlarına başsağlılığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: Merhumun cenazesi, uzun yıllar yaşamış olduğu Hürriyet Caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içine kapandığı Ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir." (Tehlikeli Oyunlar, s.255-256)

Perşembe, Aralık 11, 2008

kış geliyor

Mor ve Ötesi'nden bir şarkı seçmem gerekse tabii ki bunu seçmezdim (belki daha sonra asıl şarkıya değinirim) ama bugün pencerenin önünde kalorifere yapışmış ve çorbaya dönmüş aklımı karıştırırken takılan bir parçacık nedeniyle dilime dolandı; gündeme uygun:

kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
bilmez ki

kış ortasında kaç kere yakar güneş?

kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
durmaz ki
durmaz ki

yeni rüyam da güneşimle soldu
yeni adamla yeni kadın doğmadan zordu
ayna ayna
sihirli ayna
neler söyledin bana (mor ve ötesi/büyük düşler)

[o albümden bir de kördüğüm iyidir bu arada]


Pazartesi, Aralık 08, 2008

"sora sora az gidip uz gidip kaf dağına"

bayram şarkımız:

geceye açar akşam sefaları
ölüme benzer güne vedaları
deli dolu bir macera, bir şölen, bir düğün
kadere kısmet narin hayatları

ışığa uçar bütün pervaneler
ateşe giderken ne şahaneler
dönerek acıyla aşkla şu alemi
yana yana raks eder divaneler

bir varmış bir yokmuş
dünya masalmış
her yolcudan bu handa hoş seda kalmış
gökten üç elma düşmüş yuvarlanmış
herkes payına düşen elmayı almış

sora sora az gidip uz gidip kaf dağına
izini arar saadetin dünyalılar
günaha yakın dururken bir yanları
ne kadar hazin hüzünlü sevdalılar

ışığa uçar bütün pervaneler
ateşe giderken ne şahaneler
dönerek acıyla aşkla şu alemi
yana yana rakseder divaneler

(sertab erener/masal/lâl)

Pazar, Aralık 07, 2008

bayram temizliği yapmadım, sadece pencereleri açtım evi havalandırdım biraz.

kapıyı çalacak çocuklara verecek birşeyim de yok.

Cuma, Aralık 05, 2008

notdefteri

Not defteri dolmuş, atmadan önce şöyle bir karıştırdım sayfalarını. Başkalarının el yazıları tatile götürülecek şeyleri sıralamış, aranmayacak ya da kimin olduğu belli olmayan numaralar kaydedilmiş, hiç gidilmeyecek adresler not alınmış, unutulacak isimler almış başını gitmiş... Ödeme listeleri her ay düzenli olarak tutulmuş; bir kaç kere çamaşırları yıkama tarihlerini not almışım-ne akla hizmetse! Alınacak hediyeler ve alınacak yerler not edilmiş. Bir de hiç bitmeyen telaş: Ne kadar para kaldı ve kaç gün yetecek! Kendine dair notların hiç bitmeyen ikilisi: Parasızlık-kaygı.

"ama sen konuştun parandan, bahsettin kredi borcundan,
geliyor soğuk hava balkanlardan, gelmeyen kalmadı zaten,
onca yoksulluk varken, güldük kafayı takanlara
aşkları yok olan, açları çoğalan ademler diyarında" (iyidir iyi)

Perşembe, Aralık 04, 2008

söyleme!

"söylememek, söylemekten daha dürüst bir davranıştır, bunu unutma."
(badlik amiri/kargo)

*Başıma ne iş geldiyse, bu altın kuralı uygulamamaktan geldi çoğu zaman.

Çarşamba, Aralık 03, 2008

"içimden şehirler geçiyor..."

Yaşadığım, bulunduğum, gezdiğim şehirler; aşk-maç-tatil-iş ya da zorunluluktan dolayı; birkaç saat-birkaç yıl ya da birkaç kez...

Ordu-Mersin-Eskişehir-Adana-Ankara-İstanbul-Artvin-Trabzon-İzmir-Kocaeli-Konya-Erzurum-Van-Aksaray-Nevşehir-Mardin-Kırşehir-Denizli-Niğde-Kırıkkale-Bolu-Bursa-Antalya-Isparta-Çanakkale-Afyon.

Cumartesi, Kasım 29, 2008

mevsim

Kent, ruhuna uygun mevsime erişti. Artık anlatmak istediğini daha rahat anlatıyor. Arada bir kısa güneşle birden ısıttığı bünyeleri, griyle soğutuyor hızlıca. Kendiyle derdi olanları, dünya dertleriyle daha kolay buluşturuyor böylece. Battaniye altı düşler, uzun kollu hasretlere bırakıyor yerini. Yağacak ilk karla taçlanacak bu süreç. Sonra atılacak adımlar daha dikkatli olmak zorunda, hüzün yerini derde; geçmiş-gelecek yolculukları bugünün gerçeğine bırakacak. Kent yürüyüşleri zorlu, sokaklar itici ve kalorifer daha bir işe yaramaz olacak.

Bu kenti sevmek için kişisel nedenler lazım. Bu nedenlerden biri de sonbahar belki de. Tıpkı kısa süren "ilk"i gibi sonuncusu da kısa, keyif alamayacak kadar geçici. Geçiciliklerin verdiği bir parmak bal...

Pazar, Kasım 23, 2008

Kendi kendinin...

Farkında vardığında korktuğun tarafların, seni sen yapan yanların: mutluluk bünyeye çok da yerleşik bir hal olamıyor çoğunlukla; bir yabancı gibi selam verip geçiyor.

"Mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir"-W.Benjamin

Cumartesi, Kasım 22, 2008

"ve bir can sıkıntısı, herşeyi ama herşeyi silen"

"Bizler küçük, yalnız bir tren yolunun yavan bir istasyonunda oturuyoruz. Sonraki trenin gelmesine daha dört saat var. Çantamızda bir kitabımız var, yine de okuyacak mıyız? Hayır. Ya da bir sorun dolayısıyla bir takım sorular düşünecek miyiz? Bunu yapamayacağız. Oradaki tarifeleri ya da bu istasyonlara uzaklıkları veren tarifeyi okuruz. saate bakarız, yalnızca onbeş dakika geçmiştir. Sonra ana caddeye çıkarız, bir yukarı bir aşağı yürürüz, sanki yapacak bir şeyimiz varmış gibi. Ama bunun hiçbir faydası yok. (...)

Bu bırakılmışlık veya terk edilmişlik, çevremizdekilerin bize kayıtsız kaldığı, aynı zamanda bizim hiçbir eyleme geçme olanağımızın bulunmadığı ve bizim onlardan kendimizi kurtaramadığımız can sıkınıtısının temel deneyimidir.

Canı sıkılan insan, kendisini hayvan esaretine 'en yakın yakınlığın' içinde bulur. İkisi de en düzgün halleriyle yakınlığa açıktır, ikisi de inatla kendini reddeden birşeye bütünüyle teslim olurlar."

(Heidegger-Agamben)

Perşembe, Kasım 20, 2008

döngüsel zamanın içinde...

Sanırım Proust gibi bir şeylerin peşinde olsaydım, kendi kuyruğumun peşinde olurdum; acaba oturup bu zaman-mekan mefhumunu yazsam onun gibi ciltlerce...diye düşünmedim değil kiminin "mutlu saatler"ini terennüm ettiği salonda kuru fasulye-pilav yerken. Dönüp dolaşıp bir şekilde aynı mekanlara girip çıktığımız, aynı durumları yakaladığımız yıldönümlerinde, belki başka biçim ve içeriklerde ama olsun "içim var içim değilmez" derken...

Her ne kadar o iç, zaman ve mekan dönüp dolaşırken, aynı hataları yapıp aynı sonuçlarla karşılaşma klişesini aşamamış ve bunu bir aptallık beratı olarak içcebine iliklemişse de...

Sonra o binadan çıkarken, tam bir yıl önce, dünyanın 365 kere ekseni etrafında dönmesindem önce, o sokaktan yürüyüşümü hatırladım ki, bir film sahnesi gibi kendimi başka açılardan çekip sakladım zihnimde. Evet o gün de yağmurluydu. Böyle sinematografik kareler işte!

Ama o günün buzdan yüz ifadesine karşı garip bi gülümseme vardı tabii yüzümde, dön dolaş aynı yerdesin şiirimi okurken, buğulu minibüs camından nelerden geçiyorum yahu ben ben diye boyun bükerken gidişata... Neyse ki artık herşey farklı ve yerli yerinde (Hadi canım!).

Sonra film demişken, Üç Maymun'a gittim akşam. Tren sesi, olan biteni-bu karmaşayı ve sıkışmayı en iyi efekt olsa gerek!

Sonra da aile işte. Tıpkı geçen yılki gibi...Devam...Oku-oku-adam ol.

Salı, Kasım 18, 2008

tehlikeli oyunlar

"(...)Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekonduma oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum albayım, ölmek. Bir yandan da ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım. 'Canım bugün üzgün görünüyorsun' demek istemiyorum. 'İstemiyorsan buluşmayalım' dedi geçen gün. Buyrun bakalım. Ben de çekilmez huysuzluklar etmiştim; bu sonuca katlanmalıydım. Ben ne yaptım? Neyse geçelim albayım. Fakat beni anlıyor. Bütün geçmişimi anlattım ona, hep haklı çıktım. İşte böyle anlarda çileden çıkıyorum albayım: Kendimi unutup zafer sarhoşluğuna kapılıyorum. Oysa bütün bir ilişki can sıkıntısı yüzünden başlamıştı."

"Kendini yakıp bitiriyorsun oğlum Hikmet" dedi Hüsamettin Bey. "Değil mi albayım?" Kağıdı sehpadan aldı. "İnsanlık öldü. Belki de hiç yaşamamıştı. Belki de benim insanlığım diye birşey yoktu. Ben hücremde yanlış hayallere sürüklenmiştim. Korkaklığımı insanlık saymıştım. Yalnızlığımı insanlık saymıştım. Batıda böyle şeylere önem vermiyorlar albayım. Biliyorlar bütün bunları: İnsanın ruhunu okuyorlar. Fakat onlar da mutlu değil albayım. Ne var ki boş hayallere kapılmamayı biliyorlar. Kaç asrın tecrübesi kolay mı?"

(Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar-syf 259-260)

Pazartesi, Kasım 17, 2008

misunderstood

waiting
in the calm of desolation
wanting to break
from this circle of confusion

sleeping
in the depths of isolation
trying to wake
from this daydream of illusion

how can i feel abandoned even when the world surrounds me
how can i bite the hand that feeds the strangers all around me
how can i know so many
never really knowing anyone

if i seem superhuman
i have been
misunderstood

it challenges the essence of my soul
and leaves me in a state of disconnection
as i navigate the maze of self control

playing a lion being led to a cage
i turn from a thief to a beggar
from a god to god save me

playing a lion being led to a cage
i turn from surreal to seclusion
from love to disdain
from belief to delusion
from a thief to a beggar
from a god to god save me

how can i feel abandoned even when the world surrounds me
how can i bite the hand that feeds the strangers all around me
how can i know so many
never really knowing anyone

if i seem superhuman
i have been
misunderstood

(Dream Theater-Six Degrees of Inner Turbulence)

Pazartesi, Kasım 10, 2008

Siren

Yine sirenler çaldı kafamın içinde, dışarı taştı kulaklarımı tırmaladı sesi, bugünü ve geçmişi, ölümü ve doğumu, gideni ve kalanı hatırlattı; kafamın uğultusu kendi seslerimi duyulmaz yaptı. O sağırlık esnasında, görüntüler de sabit kaldı. Duyum azalınca hissiyat arttı. Ağlattı ve ağladı; böylece dünyanın su dengesi yerinde kaldı.

izin vermedi yalnızlık

Yeni yaşın şarkısı bu olsun, feci şekilde alıştığım ve içinden çıkamadığım tuzak-kendim kurdum-kendim düştüm-artık kuralları o koyuyor. Kaptansız gemi'ye daha önce yer verdiğim için bu sayfada, bunu seçtim:

izin vermedi yalnızlık.
bir canım var zaten, bilmem kaç sıkımlık.
vapurlar kalktı iskelelerden
ben seni düşündüm zaten bunaltıyordu nem.

umutsuzluk yasak- ikinci bir emre kadar.
üç gündür sular yok, sakalım keyfe keder.
sıvılar atıldı bedenlerden,
ben seni düşündüm, zaten tutmuyor fren,
delirdik bazen, sırf bu yüzden dönemem.

başladık beraber geriye sayımlara
uyarılmıştık zaten, boş laflara karşı
karşıya durunca gördük ki sonunda
konuşmamak gerek aynı anda.

anlatmaya çalıştım, yarın çok uzak.
zor geçtim yollardan, etraf dolu tuzak.
ne hayaller kırıldı gözlerden ırak,
ben seni düşündüm, zaten çok vakit alır
dünyaya dönmem, sırf bu yüzden dönemem.

ahmet'i hiç görmedim, evlenmiş duydum.
hayır, öbür kızla hani öğretmen olan –oldu
ekildi sinirler, biçildi tütünler;
hoş gelindi, hoş gidildi.

yerde renkli dergiler, satın alınmış düşler,
iki sayfa yer tutmuş sekste fanteziler.
videolar, cd'ler, dev ekran tv'ler.
unutmak ceza oldu, dokunmak günah oldu zaten.

Çarşamba, Ekim 29, 2008

kabuk

Sansürlendik geldik. Suçlu gibi hissettim kendimi, aslında suçluyum tabii... Anlattığım için. Aslında susup bi köşemde otursaydım kimseye zarar vermeyecektim.

Kabuğumdan çıkma denemelerim elime yüzüme buluşarak son buluyor. Sinirler-gerginlikler-öfkeler-hayal kırıklıkları-korkular üretiyor dışarıda gezip tozmalarım, bana ve herkese... "Beceriksiz ve korkak bir hayvan" olduğumu daha ilk postta söylememiş miydim? hmm...

Kabuğa geri dönüp, insanları rahat bırakmam gerek sanırım.

Perşembe, Ekim 23, 2008

gelenek

Kılıç kalkan ekibiyle karşılamak yaklaşan hayatı ve ona dikenli elbiselerimle sarılmak, en sevdiğim geleneğimdir. Ardından, hazmedilemeyen bir geçmişin verdiği ağız kokusuyla öpersin yanaklarından konuğun. Salya sümük izler bırakırsın bağrında; bir avuç kusmuk onu doyurmaya yeter de artar bile; ne de olsa içimiz dışımız birdir; biz bizeyizdir.

korku ve kaygı, pirimizidir; belirsizlik, daimi duamız.

Çarşamba, Ekim 22, 2008

ararım tadını eve dönmenin yolu bilmenin

ben hala ölürüm
plastik çiçekli gizli bahçemde
sessizlikten kaçar
sığınırım yorgunluğun koynuna,

apansız uyanır
düşlerin tek güzel yerinde
ararım tadını
eve dönmenin
yolu bilmenin

kimin kimin bu sessiz eller
mor halkalı yaralı gözler
kıyılarıma vuran sen misin?

kimin kimin bu kör gözler
bu varışsız yalan sözler
adını unutan sen misin?

ben hala ararım
bilinmeyenin ulaşılmaz balını
kaçarım kalabalıktan
yalnızlıktan
dostumuz ölümden...

apansız uyanır
düşlerin tek güzel yerinde
ararım tadını
eve dönmenin
yolu bilmenin

(Teoman/sessiz eller/papatya)

Salı, Ekim 21, 2008

anlamak

"Non ridere, non lugere neque detestari, sed intelligere" (spinoza)

"Gülmemeli, kaçmamalı, horlamamalı ama anlamalı".

Pazartesi, Ekim 20, 2008

film

Aynı konuyu, başka oyuncularla oynatıp başarıya ulaşmaya çalışan bir yönetmen edasıyla kurguları ne derecede farklılaştırabileceğimi sorguluyorum. İyi yaptığı işi sürekli yapmakla, yeni denemeler yapmak arasında gidiyorum-ki ikisi de sonuçta korkunç oluyor. Aynı filmleri çekmekten sıkılmam gerekir oysa ki...

Perşembe, Ekim 16, 2008

isim

Bazı isimler peşinizi bırakmaz, dönüp dolaşıp karşınıza çıkar. Halbuki siz o ismi, bir veya birden çok sıfatla karşılamaya başlamışsınızdır; yani o isim sizin kafanızda tanımlı ve betimlidir; basit bir cins ad değildir. Yolda karşınıza çıkıveren bir tabela, evde televizyon keyfinize turp sıkan bir reklam; interneti kapatıp bilgisayarı dışarı fırlattıran, banka hesaplarınıza bile sızan, velhasıl ensenizden ayrılmayan bir gölge...

Cumartesi, Ekim 11, 2008

Nedensiz bir öfkeyle uyanıp, kendimi dışarı attığım, yolda kaşlarımı çatıp ne bakıyorsun ulan diye birilerine dalma sınırında dolaştığım, biri bişey dese de patlasam diye arandığım ama sonra kös kös, öfkemi yutarak eve geri döndüğüm anlar... Öfkemi kusamadığım insanlar yerine aynada kendime kusmak, duvarlara kusmak, içime kusmak ve sonuçta bir bataklığın içinde takılı kalmak...

Böyle anların şarkısı; The Mirror:

temptation-
why won't you leave me alone?
lurking every corner, everywhere i go

self control-
don't turn your back on me now
when i need you the most

constant pressure tests my will
my will or my won't
my self control escapes from me still...

hypocrite-
how could you be so cruel
and expect my faith in return?

resistance-
is not as hard as it seems
when you close the door

i spent so long trusting in you
i trust you forgot
just when i thought i believed in you...

it's time for me to deal
becoming all too real
living in fear-
why did you lie and pretend?
this has come to an end
i'll never trust you again
it's time you made your amends
look in the mirror my friend


let's stare the problem right in the eye
it's plagued me from coast to coast
racing the clock to please everyone
all but the one who matters the most

reflections of reality
are slowly coming into view
how in the hell could you possibly forgive me?
after all the hell i put you through

it's time for me to deal
becoming all too real
living in fear-
why'd i betray my friend?
lying until the end
living life so pretend
it's time to make my amends
i'll never hurt you again

Perşembe, Ekim 09, 2008

geçmek süresi

Bu sabah malum kişiye küfrederek uyandım; nedenini bilmiyorum, ama aklıma bi tek o geldiği için olabilir. Geçip gitmeyen şeylerle ilgili olabilir, beklemenin beyhudeliği ya da... Sonra şu şarkıyı dinledim ve tüm gün mırıldanıp durdum:

"hayatından çekip gitmek benim için zor oldu.
her şey iyi olacak sanma, yanılmak gündelik oldu.

seni ezip gitmek,senin için zor olurdu.
her şey iyi olacak sanma fedakarlık dost oldu.

düşünden bir ur gibi geçtim dilinden bir yara
aklından bir sır gibi geçtim bugünden yarına...

iyi olur diye beklemek benim için zor olurdu.
her şey kötü olacak sanma yaşanan en kötü buydu.

düşünden bir ur gibi geçtim dilinden bir yara
aklından bir sır gibi geçtim bugünden yarına...

yalnızım çünkü razıyım!" (Kargo/Geçmek Süresi/Yalnızlık Mevsimi)

Çarşamba, Ekim 08, 2008

"beklemek"ten bahsetmiştim ya; boşuna değilmiş takılı kalmam bu kavrama-Aslı Erdoğan da bahsetmiş; soğuk bi Ankara öğleden sonrasında titreyen elleriyle benim için imzaladığı kitabı-Hayatın Sessizliğinde'yi yeniden karıştırırken (eski acıları tazelerken ya da) aynen buna benzer bir şeyi yakaladım:

"Beklemek...Kıyameti, Mesih'i, sınır boylarından dönen habercileri, karların erimesini, havanın aydınlanmasını... İlk kıpırtılarını bir bebeğin, bir çağrıyı, bir mahkeme kararını... Saatlerin sonunu, uykuyu, yeniden doğmayı. Bir sözcüğün, boşluğa onu boydan boya kat etmesini, binlerce ışıltıya dönüştürmesini...
(...)
'Neyi bekliyoruz, böylesine toplanmış?' Hiçbir ve herşeyi. Daha sıcak, daha serin mevsimleri, çağları, hayatımızın en güzel yıllarını, barbarları, gelenleri gidenleri... Bir mucizeyi.
(...)
'Ne zaman dönecek! Sorma!' Her bir an, içinden geçmem gereken bir iğne deliği sanki, koskoca geçmişim, darmadağınık bütün ben'lerimle, bir kereliğine, sonra bir ömür boyu daha. (...) hiç gelmeyeceğini bildiğin birini beklemek,'güçlü ol!' diyorum kendime, hayır, şimdi değil. Şimdilik her sözcük, her an, köşede beliren her yeni yüz, göz göze geldiğimher ayna yalnızca boş bir kalıp, içine yokluğunu döküp biçimlendirdiğim... Hayır, şimdi değil, daha sonra güçlü olurum.

Ne kadar sürer belleğin sert kayalıklarında bir bedenlik yer açmak? Daha ne kadar sürebilir bu bekleyiş? Daha kaç sözcük gerekir doğabilmem için, düşlemediğim, beni düşlememiş bir geleceğe?

Ne kadar vaktim kaldı ki?" (syf. 14-16)

Salı, Ekim 07, 2008

gilmour

David Gilmour'un son albümü-On An Island'ı uzunca bir süre keyifle dinledim; yaşlılık dönemine yakışan müthiş bir olgunluk, sakin ve dingin-demlenmiş-tam tadında akustik bir albüm-sakin bir döneme müthiş bir partner...

Ama lanetli bir günün anısına sanki cezalandırmıştım üstadı; koca bir yalanı öğrendiğim an o albümü dinliyor olmaktı suçu; o ana geri dönemek için hiç dinlemedim bir süre ama bu akşam dream tv'de canlı performansı izleyince,tekrar ziyaretin zamanı gelmiş dedim; işte canlı bir kayıt:On an Island



(Youtube'u kusursuz izlemek için youtubejacker adlı programı indirmeniz yeterli.)

Pazartesi, Ekim 06, 2008

beklemek

Günler, birşeyleri beklemekle ilgili olarak akıp gidiyor. Arayı dolduran ve çerçeveyi tamamlayan şeye de sıkıntı deniyor. Sıkıntı, yalnızlığı besleyip sıkılaştırıyor-onu çözeceği yerde.

Ya sınavı bekliyorsun, ya tatili, otobüsü veya ya sevgilinin gelmesini, ya terfiyi, ya maçın başlamasını veya bitmesini; aslında en basitçe ölümü. Bekleyip elde ettiğin sonucunda, bir ölüm ve sonra yeni bir başlangıç.

El öpmeler, ziyaretler, gülücükler, iyi dilekler, hoşgelip hoşgitmeler; bekleyip geçersin sen olmadığın bir sürecin içinden.

Gelmeyeceğini bilerek, beklersin kendini; seni sen yapan şeyi, seni senden alıp götüreni. O uzun bekleyişin araduraklarındaki küçük bekleyişler, hayatı biraz çekilir kılmak için umut verse de, baki kalan o derin sıkıntı, çerçeveyi sıkılayan...

yalnızlık kurşun geçirmez

"O kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. Aynı zamanda da korkutucu. (...) Ama artık biliyorum yalnızlığın o kadar da korkutucu bir yanı olmadığını. Tabii ruh sağlığı yerinde ve içlerinde bir tek kişi taşıyanlar için söylemiyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, Uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. Ben hep kalabalık oldum. Şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. (...) Dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu.

Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyotiğini de kendine besler. Yeter ki nerede olduğu bulunsun..." (Hakan Günday/Kinyas ve Kayra/syf152)

Pazartesi, Eylül 29, 2008

büyüdüğünü hissetmek

İnsanın büyüdüğünü hissetti anlar nelerdir? Mekan aynı kalırken senin gittikçe irileşmen belki, en basit-fiziksel anlamıyla. Bu ayakkabı bana olmuyor-bu pantolun bana kısa geliyor, duygusu. Çok yerimde duran biri değilim, yer-yurt farklı yörelerde; ama daha önceleri gelinen yerlere tekrar geldiğinde, o sokaklarda tekrar yürürken farklı şeyler hissetiğinde anlıyor insan kafatasının içinde değişenleri...

Altıkat'tan Veysel Karani Camii'ne kadar yürüdüm sabahın beş buçuğunda; ağaç kokuları, memleketin en güzel zamanı-yürürken terlememek; baharın bir-iki gün sürdüğü Ankara'dan, en güzel mevsimin bahar olduğu-ilkiyle/sonuyla- Çukurova'da gezinmek...

Bu sokaklardan geçenler beni kendine aşık etmişti, bu sokaklardan geçenler canımı bezdirmişti, bu sokaklardan geçerken buraya bir daha dönmek istemiyorum demiştim ve bu sokaklarda kan-ter içinde kendi kendime gelmiştim.

Cuma, Eylül 19, 2008

kökler...

Lisede ve üniversitenin ilk yıllarında Dream Theater ve onun yan projelerinden başka birşey dinlemezdim; daha sonra yaşanılan "paradigma değişimi"ne bağlı olarak belki de bir iniş süreci başladı ve bağlantı bir süre sonra koptu-hem onlara yüklenen anlam, hem kendine dair düşüncelerim hem de müzikten beklediklerim değişmişti/ki önceki iki albümleri (ToT ve Octavarium) çekilir gibi değildi!

Geçenlerde, taa '98'de aldığım ve grileşmeye başlayan -2 yıldır giymediğim- Awake tişörtümü giymiştim, ardından eski sevdiğim şarkılarını ve özellikle Liquid Tension Experiment şarkılarını indirdim ve dinlemeye başladım. Kökler yerinde duruyormuş, zarar görmemiş-yolda yürürken ellerime kollarıma sahip olamıyorum bunları dinlerken...


LTE, yeniden bir araya gelip şarkılarını icra etmeye başlamış; hele bir Universal Mind vardır ki bence müzikal olarak ulaşılmış birkaç zirveden biri. İşte burda da iyi bir canlı kayıt:

Perşembe, Eylül 18, 2008

Bütün bedenleriyle cinsel organlarına dönüşen insanlar var ki onların en azından hayatlarının bir merkezi var ve tüketerek-yoğurarak o merkezi canlı tutuyorlar; o merkeze giren çıkanlar ile beslenip güçleniyorlar; insan sarraflığına yaklaşıyorlar... Onlardan birkaçını tanıma şerefine nail oldum hatta merkezlerinde oldum; sarraflık enstitüsünden aldıkları belgelerle beni tartıp rafa yerleştirdiler, eskiler müzesinde nesneleştirdiler ve dahi diğer nesneleşenlerle özneleşme-öze dönme muhabbetlerinde bulunduk; eski hikayelerden yeni dersler çıkardık-sonuçta düşündük ki insan olmak bazen yetmiyor, ek özellikler gerekiyor; hayatlarımız merkezkaç ya da merkezsiz savrulurken, o ek özellikler bünyeye yerleşiyor zamanla ve belki de biz onlar arasında tercih yapamıyoruz. Ama yapanlar var ve mutlular.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Yalan söyleyerek hayatta kalabilirdin, başka bir dünya yaratmanın verdiği o haz... Kurgular ve kurmacalar arasında bir oyuncu gibi sekebilirdin karakterden karaktere, senaryoya yerleştirdiğin ve oynattıklarınla tanrısal bir gücü benliğinde toplardın böylece. Yeni bir hayat, yeni insanlar ve yeni boyutlar katabilirdin kendine; gülüp eğlenirdin-gülüp geçerdin hayata-üzülüp geçerdin geride kalanlara-süzüp giderdin hayatını elindekilerle-büzülüp kalmazdın böyle kendi gerçekliğinle.

Apaçık bir bayatlığın ortasındasın, açıksözlerinle...

Cuma, Eylül 12, 2008

sol elim

o mermer kesmeye yarayan, korku filmlerinden çıkma aletle alçıyı alırken elimi de almaya yeltenen becerikli usta, iz bırakmakla yetindi-kan çıkmazsa sorun yok merak etme- diye beni teselli etti; şimdi sol elim sanki bir yabancı gibi,henüz yeni başlayan bir ilişki-çekinerek dokunuyorum. Eski acıların yeni ağrısı...

Perşembe, Eylül 11, 2008

öfke

Beni içten içe kemiren, yolda yürürken kaşlarımı çattıran, insanlardan kaçıran, dişlerimi sıkmaktan actan, bu dört duvara sokmak için itip duran öfkenin nedeni nedir?

Okumaya devam ediyorum, bilmem ne kadar yarıyor işe... Performans kriteri belirsiz bir çalışma süreci; bünyeyi saran öfke nöbetlerinden ne kadarı sızabiliyor beyne?

Pazartesi, Eylül 08, 2008

eski-kelimeler

yıllardır orda duran, biriken, eskiyen, yosun tutan ya da şarap gibi değerlenen kelimeler... vardır. onlar bahtiyardır, kalenderdir, kendini bilendir, dertten anlayandır. içeridedir. karanlık dehlizde, gözleri kör bir biçimde büyürler, dal budak verirler, zihinden yayılırlar bedenin farklı yerlerine; elleri ayakları dolaştırırlar örneğin, ya da dili dolaştırırlar, gözleri kaçırtırlar.

en önemlisi acı verirler, acıyla büyürler ve büyütürler, acıyla beslenir ve onu ürün olarak verirler. kelimeler biriktikçe, acıyla yaşamayı öğrenirsiniz; acının ilham vericiliğini keşfedersiniz. onları her seferinde kafanızda yeniden kurup, yeniden can suyu dökersiniz köklerine, zamanla onlar sizin kökünüze kibritsuyu dökerken...

onları yerinden çıkartabilmek ne güçtür!

ama çıkarlar. sizi baştan çıkartırlar bir gün. gün gelir parça parça kusulur öfke. zamanı mıdır, yeri midir, bilinmez. ama çıkarlar. artık onlarsız olmayı da öğrenmelisinizdir. onlar artık yalnızca sizin içinizde değil, karşıdakinin zihnindedir, ya da ortalıktadiır, bir nesneye yapışır ve an gelir karşılaşılır, o anı hatırlatır.

merak etmeyin, onları özlemezsiniz. çünkü onlardan üretmeyi öğrenmişsinizdir artık içinizde.

Cuma, Eylül 05, 2008

33 ay

33 aydır maaş alıyorum. O her sabah işe giden ve her akşam işe dönen insanlar gibi. O kalabalık otobüsler ve trafik sıkıntısı içinde ölüme yaklaşan insanlar gibi, o plaza sabahlarındaki uykulu günaydınlar, masa başları ve poğaçalı-çaylı kahvaltılar gibi; o sabahın köründe saçlarını yapanlar ve makyajlılar ya da kravat seçenler ya da arabasını çalıştıranlar veyahut sakal traşı olanlar gibi. Olmak istediğinden uzak, çekip gitmek isteyen-gidemeyeceğini/gitse de mutlu olmayacağını it gibi bilen, iş değiştirmek isteyen birçokları ve eve küfür ederek dönenler gibi.

Saçmalığın iki kavramı'nda itiraf etmış olabilirim ama buraya da kayıt düşelim,
sanırım ben istediğim hayatı yaşıyorum. Huysuz ve inatçı ve uyumsuz biri için bu hayat, bulunmaz nimet. Bu aylnızlık ve bu sıkıntı tam bana göre. Her işin kendine göre zorluğu ve sıkıntısı vardır elbet; ki ben artık okumak eyleminden bunalmış durumdayım ve borç içindeyim-koca bir yeterlik tokadı yememe rağmen-belki de o tokatla kendime gelemedim hala/hala garip yerlere para harcıyorum/hala maaşımın yarısını kiraya veriyorum; yetersiz biri olarak... ve dahi kişisel hayatta kedilerin beni bırakıp gitmesi ve çekilmez biri olduğuma dair yorumlara rağmen; belki o tokatların etkisi...

1 yıl

1 yıl önce bugün bir kedim olmuştu; ben ki hayvanlara dokunamayan kişi, kediyle yatar duruma geldi; bünye çok çabuk alışıyor radikal değişikliklere; tam kedisi olan insan triplerine girip o mistik-kostik kedi hikayalerinden üretmeye başlamıştım ki gitti kedicik; siyah ve cevvaldi. allah uzun ömür versin kendisine...

Perşembe, Eylül 04, 2008

5 hafta

Skafoid alçısı 5.haftasına girdi; herhangi bir gelişme yok; doktor "biz de sevmeyiz bu kemiği" dedi; nereden buldum da kırdım anlamıyorum-bana da böylesi yakışır... "İki hafta içinde düzelmezse ameliyat" dedi; "aman" dedim; "yoksa 3 ay alçıda kalır" dedi; "yok artık" dedim; "benim bedenim-ben karar veririm" dedim ve bıyık altından güldüm kavramsal çerçevemin kafamın içinden geçişine!

9 ay

"orda burda, ev içlerinde, kır kahvelerinde, deniz kenarlarında
incelen yazın akşam esintilerinde
zaman usulca sıyrılır aramızdan
ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini
başka ne gelir elimizden
büyük bir uzaklığa gülümseyerek
geçiştiririz ıskaladığımız şeyleri"

9 aylık cezam bitti; sanırım ilahi adalet dengeye gelmiştir; 9 aylık seyr-ü sefanın ardından bir o kadarlık işkence... "Yaz bitti", ıskaladığımız şeyleri geçiştirdik, uzaklığa gülümsedik ve ta içimizde duyduk bi şeylerin ağırlığını. Hala evde otururken tetiklenen ağırları... İçimize sinen psikopatolojik durumları...

Umarım dengelenmiştir birşeyler...

Pazartesi, Eylül 01, 2008

1 eylül

1 eylül'de sonbahar gelir Ankara'ya, gece gelir kimse görmesin diye; gündüzden açık unutulan pencerelerden sızar ve bünyelere karışır; ertesi sabah resmi kurum ve kuruluşlar ile dış temsiliciliklerde bu geliş kutlanır; pencerelerden bayrak yerine geçen sonbahardan kalan solmuş yapraklar salınır ve pencere pervazlarına sinmiş yaz anılarının tozları alınır.

Pazar, Ağustos 31, 2008

pazar

Annem ütü yapmış, burnuma geldi kokusu eski ütünün; banyodan henüz çıkmışım saçlarım henüz ıslak, tenim kaşınıyor sabun tozlarıyla, bizimkiler başlasın diye bekliyorum, ardından da Spor Stüdyosu, yarınki ödevi iyi kictesi akşamdan yapmışım. Böyle düzenli çalışırsam büyük adam olurum, üniversite falan diyorlar, bizim komşunun oğlu kazanmış Ankara'yı... Yan apartamanı da yendik, 2 gol attım maçta çok keyifliyim, komşu kızı da gördü gollerimi! Sabah okulda koşturacağım yine top peşinde...

Yıllar sonra belki bi gün ben de Ankara'daki evimde yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım, temizlik yapacağım-klasik pazar triplerine gireceğim-tv'de maç seyredip akşam bir iki makaleye göz atacağım, elektronik günlüğüme yazıp bizim takımın 3 puanına sevineceğim; yalnızlığımdan tat alacağım, babam dışarı çıkmama izin vermedi diye değil ben dışarıdan bilerek içeri girdim diye sevineceğim; kim bilir...

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

"my dearest friend"

i'm gonna die of loneliness, i know
i'm gonna die of loneliness, for sure

i'm gonna die of loneliness, i know
i'm gonna die of loneliness, for sure

my dearest friend
you'll soon begin to love again
to love again...

dinle

devendra banhart/smokey rolls down thunder canyon

Cuma, Ağustos 29, 2008

Nerelisin? yazısı Aratos dergisinin bu sayısında çıkacak, bilgisi geldi dün; sevindim. Nere, mevzuuna, bir yıldır bu evde olduğumu da eklemek gerek; mezuniyet sonrası göçebe vaziyetinde dolaşılan mekanlardan sonra yerleşik bir düzen, yeni bir mekan, ait olunmaya çalışılan; yeni bir sene dönümü ve yeni bir deneyim: yalnız.

Perşembe, Ağustos 28, 2008

nerelisin?

Beni en çok sıkıştıran-cevap verirken yoran-kafamı karıştıran sorulardan biridir bu: Nerelisin? Oysa ki sürekli karşımıza çıkan, takside otobüste her yer bizi yakalayan, muhabbetleri başlatan bir sorudur; ağızdan öylesine çıkıverir. Bense bana sorulmasından imtina ettiğim için karşımdakine hiç sormam; bu soru sırası bana geldiğinde atlayıp başka bir klişe soruyu sorarım mümkün olduğunca… Ama işte kaçış yoktur bir noktadan sonra ve açıklamayı yapmam gerekir. O an gelince, birden gizemli bir şekilde, “zamanın var mı bunu dinlemeye” diye, bir film kahramanına dönüşebilirim! Sonra, “aslında şöyle ama bir yandan da böyle” diyerek karşıdakinin kafasını karıştırırım.

Hayır, yanlış anlaşılmasın, memleketimden-ailemden-köklerimden çekindiğim, korktuğum, onları sevmediğimden değil çekincem. Verecek net bir cevabımın olmamasından… Ben nereliyim? Doğduğum yer, büyüdüğüm yer(ler), doyduğum yer, nüfus kağıdımda yazan yer hepsi birbirinden farklı. Daha 25 yıllık süreçte, bir ton şehir dolaşıp hepsinden bir şeyler kaptım, hepsinde bir şeyler bıraktım ve birkaç yıl içinde yeniden mekan değiştireceğim yine ekmek parası derdiyle.

Belki çocuk yaştan itibaren gezip dolaşmamdan dolayı yolları ve yolculuğu bu kadar sevmem; ya da yolculuk metaforuyla-hiçbir yere ait olmamakla kendimi özdeşleştirmem.

Sahi, bir insan nerelidir? Doğup büyüdüğü yer aynı olanlar için bu soruyu cevaplamak kolay belki. Ama yerinden olmuş, yerinde durmayan, yerini sevmeyen, yerini arayan kişi için? Babanın-ananın toprağı mı (bunun ikisi de aynı olmayabilir); haspelkader doğduğun coğrafya mı; işini gücünü kurduğun yer mi; yoksa kendini ait hissettiğin başka bir yer mi?

Şimdi ben, bir çok şehrin havasını soluyup, hepsiyle çeşitli derecelerde gönül başı kurunca, kendimi de bir yere ait hissedemez oldum. Nereli olduğuma karar veremiyorum dolayısıyla. Çünkü beni ben yapan tek bir şehir-tek bir kültür yok. Adana’da geçirdiğim ortaokul ve lise yıllarımın üstümdeki etkisi oldukça yüksek; oradan ayrıldıktan sonra Adana Demirsporlu olacak kadar da etkilemiş beni. Ama “kafa kağıdım” Çamlıyaylalı gösteriyor beni. Hatta, Çamlıyayla Tarsus’tan ayrılıp ilçe olduktan ve bizim de nüfus bilgilerimiz değiştikten sonra, babam “artık Tarsuslu değil Çamlıyaylayız diyeceğiz!” noktasına gelecek kadar düşkün memleketine. Onun yanında Adana’yı seviyorum falan demem çok da bir anlam ifade etmiyor. Öte yandan, yıllardır yaşadığım Ankara ya da çocukluğumu geçirdiğim Eskişehir’in benim için neler ifade ettiğini nasıl anlatsam… Hala İstanbul’a giderken trenle, Eskişehir’de uyanık kalmaya çalışırım, o eski mahalleleri görebilir miyim diye. Ankara’nın sokakları, Yüksel Caddesi, Cebeci Stadı, burada sorduğum sorular-aradığım cevaplar-ayrıldığım insanlar ve başarılarım-başarısızlıklarım; azımsanmayacak kadar çok anı… Ankara’yı eleştirenlere, onu İstanbul-İzmir karşısında kötüleyenlere karşı, hiç düşünmeden verdiğim tepki, içime bir şeylerin işlediğini gösteriyor buraya dair.

Yine de kesin bi cevap istendiğinde, “Çukurovalıyım” diyerek, meşrebi geniş tutmakta fayda var; hala kahveyi cam bardakta -Tarsusi- içip, seksen’e seksan demeyi, “gidecik-yiyecik, geliyür-gidiyür” diye kelimelerin sonlarını yuvarlamayı, “heç” demeyi, ayakkabının ökçesine basmayı, kebapçıda lahmancucuda salatayı-limonu bol istemeyi-sonra da kendi kendime “ah nerede bizim oraların bol garnitürlü lokantaları” demeyi, televizyonda Torosları-şalvarlı amcaları teyzeleri gösterdiğinde “işte bizim oralar” diye ortalığı şenlendirmeyi, Pozantı’yı geçip de Torosların yeşilliği başladığında hafifçe gülümsemeyi, 01 ya da 33 plaka gördüğümde dikkat kesilmeyi sevdiğimden…

Bir yerli olmak, bir yerde olmak, bir yerin olmak, ait olmak-orda kalmak ve orayla bütünleşmek güzel olsa gerek. Ben hiç yaşamadım bu hissi; hep parçalarla, ufak tefek noktaları birleştirerek ben oldum. Daha nice yerleri görüp, oradan bir şeyler ekleyeceğim bünyeye bilinmez. Belki de bu şekilde, dünya vatandaşı olacağım; Stoacıların o kozmopolis’ine erişeceğim; kim bilir…

Pazar, Temmuz 20, 2008

Şimdi biz buyuz...

çok yaşamış da yorulmuş gibi, yaşamadan yaşadık her yerde
tek oyun vardı şehirde, oynardık kendi kentimize.
derin tutkulara düşmemek: buydu hayattan anladığımız.
ama ne varsa düşenler de var, varmış meğer.
yasal uyarlar, sağlığa zararlı sigaralar arasında,
bunca yıl oturup da her yerini bilmediğim sokaklarda aradım seni.
artmadım da azaldım sanki,
bir bomba daha sallamışlar uzaktaki dostlara
artmadık da eksildik bu ara.

kafelerde, liselerde, sokaklarda avunduk aşklarla, şarkılarla
yeminliydik onlar gibi olmamaya, dostlarla zamanla solmamaya
kimimiz küfür etti, kimimiz bakıp geçti, kimimiz mola aldı bu oyunda.
kaptan gitti, hava bozdu, herkes sandallara!

hem o, hem şu olamazsın, biraz huzur bulamazsın
ama seversin konuşmayı, çünkü konuşmak bedava
meydanlar boş olunca, isteseydin yapardın ama yapmadın.
şu farklı ama aynı yollarda, göz göze gelip susanlar.
oysa ne kadar benziyorduk birbirimize: aldandığımız şeylerle.
aslında birer fincan sohbet şehrin soğuğunda hepsi bu.
en iyi dostlarımız ölülerdi nedense,
insanlar ki çoğu anlamaz sözden.
üzme kendini, biz bize yaşar gideriz, yeter ki vazgeçme.
artık ne oyuz, artık ne şuyuz,
şimdi biz buyuz, bu.

Cenk Taner-İzin Vermedi Yalnızlık.

Salı, Temmuz 15, 2008

aslı erdoğan/mucizevi mandarin

"oysa insanın bir başkasını küllerinden bile olsa yeniden yaratmak istemesi, sonsuz bir yetki üstlenmeyi, bir tanrı olmayı arzulamasıdır. Bu da onun acı çekmesini ya da ölmesini istemekten daha masum değildir." syf 60.

"sana daha önce hiç söylenmemiş sözleri söylemek, hiç anlatılmamış öyküleri anlatmak, keşfedilmemiş bir dünya göstermek isterdim. Ama sadece müzik gerçekten söz edebilir aşktan. Aşktan ve ölümden... Sözcüklerin ulaşamadığı yerlere sadece o dokunabilir." syf. 61

"nesneler, sesleri ölçüsünde duyumlarımda yer alabiliyor, tıpkı insanların geçmişimde yol açtıkları izler kadar yer alabilmeleri gibi." syf 74.

Salı, Temmuz 01, 2008

Konuşmak serinletir.

"Sakin içimdir. İçim evimdir. Zarfın içindeki adam bendim, buu da söyleyeyim. Neye baksam, rüzgara, çamura sebebi benim. CAnım yansa aydınlanırım belki o acıyla ya da bir can yaksam bu karşımdakini aydınlatmak için mi? Gözyaşı yangına çare mi? Dışa akan herşey içe de akar. Alkol ateşi azdırır. Konuşmak serinletir. Bir can yanmışsa çaresi tektir. Zamanın kumları rüzgarla gelir, rüzgarla gider. Gelem kve gitmek iki aşık. Aşk onlardan doğar. İki taşı çarptığında çıkan kıvılcım gib. Gelip gittiğimiz gibi." (Cenk Taner, Andıran Otu, syf. 14)

Çarşamba, Haziran 25, 2008

perfect song/bitters and absolut

The National, demiştim; şu iki şarkısı ile devam edelim:

Perfect Song

ten years older than i was
what i brought you down to see,
what i thought would make you fall in love

wearing off on our dreams
someday man i'm gonna be no different than the other rivers
i tried to look at you but i couldnt break the ice
you stood out there for an hour freezing
put your hand around my back
i guess you thought i needed that

i never try to find you
i hope you don't remember me
i hope your not alone

wanted me to take you home
you said you'd rather be alone
i never thought of that
car is warm and we had wine
but i couldn't find the perfect song


now our furniture for the one with crows feet and i can't even remember the call
sometimes i can feel your weight when i close my eyes
seven times i was under you

i never try to find you
i hope you dont remember me
i hope your not alone
i don't wanna know what your thinking
i'm looking out the window
just fucking drinking


shallow frame and shaky sticks but i know there's a river in me
shallow minded adult tricks but i know there's a river in me

-

Bitters and Absolut

sweetie, you don't look so good
your bottom lip is bleeding.
i cut it on your collarbone
go on, go back to sleep.

sugar, who were you thinking of?
you woke me with your breathing.
honey, how am i supposed to tell?

if i were a spy in the world inside your head
would i be your wife in a better life you led?

thought i saw you on the stairs
of this american century.
i went up through all the years
you were years ahead of me.
remember when you dipped your hand?
i never saw it coming.

you took the wind out of me.

if i were a spy in the world inside your head
would i be your wife in the better life you led?

i'd do you better than you do
i'd do you better than you ever will
when i am on bitters and absolut.

Perşembe, Nisan 10, 2008

yazmak üzerine...

(sanırım hiç bi yerde yayınlanmadı; ben bile unutmuşu yazdığımı böyle bir şeyi; buyrun...)

yazmak yazmak kazmak içten içe içeri gerisin geri dalmak salmak kendini sallanmak (sallama!) dalmak dalgalanmak durulmak bir çıkış yok takılı kaldım kendi labirentimde beylik cümlelerin içinde eski günlerin bedbinliğinde, bu bir zihin arkeolojisi, kazma kürek olur kalem kağıt (ve yeni dönemde klavye-ekran), çıksın diye bir şeyler eşelediğin toprak: bilinç.

bilincin içinde akmaktır yazı, bilinç akışı, gayya kuyusuna giriş ya da ordan çıkış, karşılaşacakların hoşuna gitmese de bu sensin, kelimelerin rehberliğinde ilerlemenin sonucu, kılavuzu kelime olanın burnu kendinden çıkmaz, çıkardığın parçalar anlam bulmaz, sen yüklersin anlamı, hangi dönemlere ait olduğunu, soyutluğun uçsuz bucaklığı, özgürlük bu olsa gerek, dil denen şeyde kendini buluyor, aktarımın gücü, paylaşım derdi, bölüşüm derdi, çizgilerin devamı, kendinden çıkmak ve kaybolmak bu işteşlikte en sonda bulacağının kendi olduğuna dair önsezi: kitabın sonun okumanın verdiği gıcık duygu, yine de kelimelere inanç, alt alta ya da yan yana farketmez, yazmak şekilleri bozmaktır, yeniden kurgulamaktır, kurgulara kurban olmaktır, mastar ekidir, fiilden isim türetmektir, yapılan iş ve yapan arasında bağ kurmaktır.

Yazar arkeologsa kızgın bilinç çölünün üstünde, kamuflajı imgelerdir çalışabilmek için rahatça, yaşam bir cehennemse gölgelik yer arayan hayalperest için, arkeolog da kendi kendini yer bu uğurda özüne ulaşabilmek için kelimenin, sırrına vakıf olmak çölün: çılgınca bir istek, “yazmasam çıldıracaktım”, sahip olmak istemiyorum o gizeme, henüz hazır değilim, istek kipi fiiller yetmez, ulaşılacak olan gerçekten istenen midir bilinmez, yazı kendinden kaçmakla kendini kovalamak arasındaki kısır döngüdür, kalakalmaktır, tıkanmak, konuşamamak, o sırada işlemeye başlar zihnin kelme üreten çarkları sese dönüşmeden şekil alır, “makinaya hoş geldin”, parmaklara akan enerji, kimi zaman saza vuran mızrap olur, ya da cinnet tetikteki, yazar ancak kendini yargılayabilir başkasını kullansa da, kelimeleri öldürür bir beyaz kağıtta, bir kaşık suda boğar kendini, bir hiç uğruna, boyun eğ kelimelerin kılıcına, seni özgürleştirecek ondan tadacağın ölüm.

Salı, Nisan 01, 2008

the national


Bu aralar The National dinliyorum; değişen müzik zevkimin geldiği son nokta; sakin ve melodikler, son albümlerinın adı Boxer; ilk albümlerine göre daha akustik şarkılar var; oradan iki şarkının linkini koyuyorum, güzel iki örnek:

Slow Show

standing at the punch table swallowing punch
can’t pay attention to the sound of anyone
a little more stupid, a little more scared
every minute more unprepared

i made a mistake in my life today
everything i love gets lost in drawers
i want to start over, i want to be winning
way out of sync from the beginning

i wanna hurry home to you
put on a slow, dumb show for you
and crack you up
so you can put a blue ribbon on my brain
god i’m very, very frightening
i’ll overdo it

looking for somewhere to stand and stay
i leaned on the wall and the wall leaned away
can i get a minute of not being nervous
and not thinking of my dick
my leg is sparkles, my leg is pins
i better get my shit together, better gather my shit in
you could drive a car through my head in five minutes
from one side of it to the other

i wanna hurry home to you
put on a slow, dumb show for you
and crack you up
so you can put a blue ribbon on my brain
god i’m very, very frightening
i’ll overdo it

you know i dreamed about you
for twenty-nine years before i saw you
you know i dreamed about you
i missed you for
for twenty-nine years

you know i dreamed about you
for twenty-nine years before i saw you
you know i dreamed about you
i missed you for
for twenty-nine years



Apartment Story

be still for a second while i try and try to pin your flowers on la la la la
can you carry my drink i have everything else
i can tie my tie all by myself
i’m getting tied, i’m forgetting why

oh we’re so disarming darling, everything we did believe
is diving diving diving diving off the balcony
tired and wired we ruin too easy
sleep in our clothes and wait for winter to leave

hold ourselves together with our arms around the stereo for hours, la la la la
while it sings to itself or whatever it does
when it sings to itself of its long lost loves
i’m getting tied, i’m forgetting why

tired and wired we ruin too easy
sleep in our clothes and wait for winter to leave
but i’ll be with you behind the couch when they come
on a different day just like this one

we’ll stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz for days
we’ll stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz

so worry not
all things are well
we’ll be alright
we have our looks and perfume

stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz

so worry not
all things are well
we’ll be alright
we have our looks and perfume on


The National, Aliigator ve Sad Songs For Dirty Lovers isimli 3 albümleri daha mevcut.

Cuma, Mart 07, 2008

Futboldan bahis açılmışken, hatırlatmak istedim:

http://demirgibiyiz.blogspot.com

Ankara Tayfası'nın yeni karalama defteri...

yalnız bir stat: Cebeci İnönü

(Ankara'dan devam edelim öyleyse... Birgün-Spor sayfalarında yayınlanan kısa bir güzelleme; Ankara'yı sevmek Cebeci'yi de sevmektir biraz. Yazıya parantez arasına alınan müdahalelerde bulundum, güncellik bağlamında...)

Ankara’da bir hayalet stat: Cebeci İnönü Stadı. Korkutmaktan vazgeçen hayaletler gibi… Hüznün başkenti Ankara’ya belki de böylesi bir stad uyar; sadece bilmesi gerekenlerin bildiği, "bir sırrı herkesten saklar gibi" kendi içine dönmüş, bir köşede soluyor, Ankara’nın kuru kalabalığı arasında kaybolmuş gidiyor. Yıkıldı yıkılacak gibi duruyor ama eski toprakların kendine özgü dayanıklılığı mı var ne üzerinde? Yıkılamama nedeni için, yapımı sırasında tribünlerinin altında kalan küçücük bir örümceğin şimdi devasa kolları ile büyüdükçe büyüdüğüne; onun ortaya çıkmasından korkulduğu için mazinin yaşatıldığına inanlar da var. Şimdi uzakta kendisi. Ama biz onun yerine de ziyaret ettik onu bu hafta, Ankara Demirspor’un ev sahipliğinde...



Aslında benzerleri arasında hem nitelik hem de nicelik olarak önemli bir yere sahip. Doğru dürüst koltuğu kalmadığı için net rakam verilemese de 20bine yakın kişiyi alabilir Cebeci Stadı (TFF'ye göre 35bin kişilik); 2.lig maçlarının oynandığı bir stad için gayet büyük. İlginç mimarisi ile nev-i şahsına münhasır aynı zamanda. İnsana totaliter rejimlerin halet-i ruhiyesini hissettiriyor. Boyun eğiyorsunuz bu kendinden yücelik karşısında. Giriş-çıkış bir labirent, kült merdivenleri en yukarı çıkana kadar semsert ediyor kaslarınızı.

Ankara’yı sevmek gibi bir şey Cebeci Stadı’nın sevmek; kendinize özel nedenleriniz olmalı. 2. ve 3.lig maçları oynanıyor artık orada; kalabalık olduğu en yeni tarih, 19 Ağustos 2003 Salı. Cebeci Stadı’nda oynanan Türkiye-Moldovya Ümit milli maçında sahadan Hamit'in attığı golle 1-0 galip ayrıldı Türkiye Ümit Milli takımı.(Daha sonra Yükselme Grubu play-off maçları oynandı, Eskişehirsporlular ağzına kadar doldurdular stadı-hasta ziyareti gibi kısaydı ama sağolsunlar yine de!) Hafta sonu maçlarında o ilginç tribünlerde yerlerini alanların çoğunluğu ise, futbolcu yakınları.



Şekerspor’un ligden çekilmesi ile bir evladını kaybetti, "iyi kalpli üvey ana". (Geri geldikten sonra da yer değiştirdiler; Ostim'da oynuyorlar artık.) Şimdilerde hüznün stadını Tarım Kredispor ile Ankara Demirspor paylaşıyor. Renk kardeşliği ile bağlı olduğum Ankara Demirspor’un maçlarını takip etmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Bir hatırlatma: 1961/62 Sezonunun gol kralı Fikri Elma, Ankara Demirsporlu’ydu.

Genç futbolcuların nidaları yankılanıyor boş tribünlerde; yakın apartmanlara bakıyorum; bir kişi bile dikizlemiyor burayı. Gençler kendini yiyip bitiriyor; kulübedekiler onlara eşlik ediyor. İyi hareketleri alkışlamaya çalışıyorum, boş stadda 10 kişinin çıkardığı sesi çıkarıyor topu topu iki el.



Sadece futbolu sevdiği için, hafta sonu kalkıp oraya gitmek; çimin kokusunu duyumsamak; inandığı için türbeyi ziyaret etmek gibi mi? Bir farkı olmalı; ben kurtulmayı beklemiyorum; sadece kendimi teslim ediyorum; yarım bir parçayı bulma adına…

Pazartesi, Şubat 18, 2008

"ey iyi kalpli üvey ana..."

(bu kez biraz daha eskilere gidiyoruz sevgili dinleyiciler, 2004 yılına uzanıyoruz hep birlikte... Bu karlı günlerde, kara kışın koynunda, Ankara'ya dair hissiyatımızı yoklarken yeniden; eskilerden bir Ankara yazısı geliyor sizlere...ki kendisi aynı zamanda matbu olarak kayıtlara geçen ilk yazılarımızdandır-ilkini daha sonra başka bir kontekste radyolarımızdan yayınlarız-; daha sonra editörlüğüne terfi edeceğimiz Birgün gazetesi Gençlik sayfasında yayınlanmıştı, saygıdeğer kafcamus'un onayıyla)

Cemal Süreya, "ey iyi kalpli üvey ana" diye sesleniyor Ankara’ya bir şiirinde; belki de en iyi bu dize niteliyor ne gönülden sevilebilen ne de vazgeçilebilen Ankara’yı- en çok İstanbul’a dönüşleri sevilen; tene ve ruha hissettirdikleriyle hep soğuk olarak anılan ; daha da kötüsü “ceberrut devlet” in simgeleştiği-ete kemiğe büründüğü bir şehri… O bize sonradan sunulmuş, sevmemiz-karşılıksız boyun eğmemiz istenmiş bir üvey ana; ama sevenleri ne diye bağlanır O’na; yoksa tüm üvey annelerin tersine onun kalbi sevgi dolu mudur? İşte bu yazı, Ankara’ya konargöçerliğin en son versiyonu olan üniversite öğrenciliği günlerini yaşamaya gelmiş birinin, şehre karşı geliştirdiği aidiyet hissini konu edinmektedir. Bu bir, Ankara’ya güzelleme yazma denemesidir.

Ankara, kentleşmesini, başkent olarak seçilmesi dolayısıyla özel olarak geliştirmiş, dünyada bu tip örnekleri olan şehirlerden (bir diğer örnek için bknz. Brasil). Küllerinden yaratılmış bir milletin, devletini simgeleyen Ankara, bir proje olarak yürütülen cumhuriyet hareketinin- hani o hep söylenen yukarıdan yürütülen devrimlerin ev sahibi... Yıllarca süregelen merkez-çevre gerginliğinin, merkez unsuru. Ama yaşananlar, merkez-kaç etkisi yaratmanın tersine, bir nevi merkez-çek(!) kuvveti doğuruyor, çevreyi yönetimin kalbine pompalıyor. Merkezden çok çeken çevre, direniş hattını merkeze kadar taşıyor; kendine rağmen yaratılan devleti sahipleniyor- peki bu boşlukta her yer ‘çevre’ mi oluyor?

Ya benim gibi, ne muhalif kimliğini çevreye eklemleyebilenler, ne de doğası itibariyle uyuşamayacağımız bu devletin merkezine kendini ait hissedenler niye severler Ankara’yı? Biliyorum, “adlandırmak, öldürmektir.” Ve her bir seveninin kalbinde farklı kodlarla yaşar Ankara sevgisi; ben onların sözcülüğüne soyunma iddiasında değilim. Dahası onu yüceleştirmek, diğer şehirlere karşı üst bir konuma yerleştirmek gibi bir hevesim de yok. Ankara’ya duyulan bağ; kolay kolay açıklanamaz mantıksal akıl yürütmeyle. Belki onun içindir ki çok fazla konu olmaz şarkılara-şiirlere…

Ama en fazla ‘hüzün’ kelimesi yaraşır Ankara’ya; belki de o yüzden “Ankara’da aşık olmak zor”dur. O, canhıraş koşturmacanın yaşandığı, otobüslere teyakkuzdaki asker edasıyla hınçla binilen, trafiğinde ömür törpülenen, yakaları arasında ‘buçuk’-‘tam’ yarışmasının yaşandığı şehirlerden değildir. O mağrur bir delikanlıdır; yada edalı bir güzel!(bknz:Kuğulu Park) Hüznü, kendinden menkuldür; herhangi bir temele dayanmaz.

Caddesiyle özdeşleşen Yüksel Abla ve Yüksel Amca’nın sabırlı bekleyişlerine ortak olurken, Çıkrıkçılar yokuşunu tırmanırken, İtfaiye Pazarı’nın envai çeşitliliğinde kaybolurken – velhasıl yürürken, ki Ankara’da rahatlıkla yürüyebilirsiniz- bir hüzün tortusunun izlerini yakalayabilirsiniz. Burada kaybolmadan şehri her seferinde yeniden keşfedebilirsiniz. Dahası, her bir Ankaralının, kendine has olarak özelleştirdiği kuytu mekanlar vardır. Apartman dairelerine serpiştirilmiş kafelerde, sokak aralarındaki çay evlerinde muhakkak bir yer edinirsiniz kendinize. Sevginin büyük bir hızla tüketildiği, değerlerin metalaştığı, paranın totaliterleştiği dünyada, duygu kırıntılarını yaşatma şansınız daha fazladır Ankara’da. Hızın başdöndürdüğü; dönen başımızla aklımızdakilerin “tahta boşa” düştüğü şehirlere inat, o sakindir. Büyükşehirden, taşraya kolayca geçebilirsiniz; Kurtuluş yokuşlarını tırmanırken ‘Yeditepeli’ye inat, şehir silüetini kolayca görebilirsiniz…

Artık birçok şehir, kendi özelliklerini yitiriyor; gittikçe birbirine benziyor. Kent dokusunu korumak düşüncesi birçoğumuz için hiçbir anlam ifade etmiyor. Kent yönetimleri, dayanışmanın ve demokrasinin okulları olacağına, rant dağıtım merkezleri haline geliyor. (...) Bu ortamda, kentlerimizde ruh aramak da anlamsızlaşıyor; ama Ankara, gittikçe ‘üvey analaşan’ şehirlerimizin en iyi kalplilerinden değil midir? Yine Cemal Süreya ile tamamlayayım yazımı:

“adını titizce saklayan bir sokak buldum/ şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında/ oradan geçerken hep seni düşünüyorum/ belki de oralarda bir yerdesin, / sen tavşan aralığı /sen ağzımın tadı – bir buluş gibisin!”

Çarşamba, Şubat 13, 2008

günlerin (bilinç) akışı

(gün be gün mevsim dönümüne yaklaşırken ya da özlerken onu karakışın ortasında, eskilerden-Kasım 2005'ten- yayınlanmamış bir metin, klasörlerin derinliğinden internetin okyanusuna bir damla daha...)


Güneş üzerimize pis bir gölge bırakarak gidiyor kirli bir sarının içinde uzak ufukların ardına, batıyor ya da doğuyor orda yeniden, birbiri ardına, benim için batan onlar için doğum, bize bıraktığı renk skalasının zenginliğinden bir buket ve renklerin en acımasızı (siyah), yorgunluktan bitap düşmez mi batıp batıp doğmak yeniden küllerinden, yorulur insan yıldız olmak gerek bunun için ışık saçmak, belki, hafif bir rüzgar, denizden mi geliyor acep, içten içe yarışıyor pis gölgeyle, benden yansıyan, o kadar ağır ki kıpırdamıyor zırh gibi çökmüş üstümüze ama bizi fokurdatıyor-kaynatıyor sıcağıyla ruhuna işliyor, beni sessizliğe iten ne, mevsimlerin beni ezip geçişi mi, bu ağır örtü üzerime çektiğim, aidiyetsizlik mi...

Hiç bir şey yapmak istemiyorum batıp batıp doğamam yeniden, düzlük istiyorum, tek düzelik, durgunluk, zamanın geçişini izlemek, zamanın dışına çıkmak, bir an kendinden uzaklaşmak, zamanı yanında götürmek, zamanın seni alıp götürmesi, akan ya da duran biz miyiz, zamanı yarattığımıza göre, dalgalanıp durulan (eskisi kadar olmasa da) karaya yaklaşıyor muyuz yoksa, ruhum mu içine sığmayan, yetersiz, kifayetsiz, çıplak, kıyafetsiz, bir başına ortada, şekil ver şemal ver, şimalden yükselen yıldız yön belirler, takip et, kelimelerin yok olduğu bir düzlükte engebe yarat kendine, aş ve mutlu ol, aşık ol ve öl, doğum sancısı, "kasvete sıkıntıya selam dur". sonbahar bu, tüm yazın ağırlığı üzerinde, kışa hiç bir şey bırakmaz tüm enerjini çekip alır, kelimeler birikir yazı olmaz, ondan üşürsün kanın çekilmiştir, (güneş bile soğur), tutuyor beni kendi içimde, kusma hissi, içindekileri atma, bir konuşabilsem, kelimeler yetse, sesler yeter kimi zaman, kelimelere dönüşmese de, beklerim yeni bir baharı ki “ilk”tir o her seferinde, değişme, taşıma, aşınma, eski sen değilsin artık, başkalaşma, manyaklaşma! Dur durduğun yerde.

Yaptığın her tercih attığın bir adımdır, karanlık odada kara kedi arama oyununda sobelenirsen eğer bir an şaşırma. Yaz gelir geçer, tatil yerleri gelmez sana illa ki sen gitmelisin, beklersen kış gelir (parantez içine alınan günler), battaniye yerine yorgan, neden senin hareketine bağlıdır her şey kimi zaman da durmana bağlı olsa gelişmeler, itiş kakışlar, işteş fiiller, birliktelik anlatır sen birine biat edersen her şey yolundadır neden bilinmez iktidar insanın doğası mıdır?

Saptığın sokakta yetiştirilemediği için bozulan manzara, sürekli baştan kurulan dekorlar, her şey senin için insancık, havanın soğuması gibi, bir döngü benim gibi, yükselir ve alçalır, yaprakları düşürmek kolay mıdır sıkı sıkıya bağlıyekn yerinde, hiç düşmeyecek gibi niye saplanır oraya, işlerin bir gün yoluna gireceğine dair bir umut, çevrildiğinde alo denecek bir numara akıl okuyacak makina sana emek harcatmayan. Doğanın dengesi var neyse ki. (bu bir dengesizlik işi)

Alkole duyulan ihtiyaç, gevşeme, boşa alma, boşalma, sonucunda çene düşüşü, düşlerin düşüşü, “rüyası insana yalan söyledi”, hissiyat birikimi maddiyattan uzaklaşım duman. Zaman zaman yoluna girer, sisler içinde ancak bu kadar. Parasızlık yolu bağlar, madde asıldır maneviyat sadık dost, köpek gibi bir yaşam sonunda, kediler nankördür çünkü.

Kelimeleri kalıplarından çıkarıp başka bir diyara sürükleyebilmek. İkiye üç diyebilmek gibi. İkiyi üçün simgelemesi başka bir şey ya da kendimden çıkıp başka bir biçim almak gece olmak pencereden yansıyanı gece yapmak, kış ortasında yazı yaşamak, yanlışlıkla çiçek açan ağaçlar, sonra bir buz ve meyve veren ağacı taşlamak için bekleyenler birbirlerinin kafasını yararlar o taşla, denge alt üst oldu, insan insanın kurdu oldu, mevsimler birbirine girdi, insanoğlu girmez mi?

Çarşamba, Şubat 06, 2008

"duymuştum şehirdeydim"

Cenk Taner, Roll'un Ocak sayısında, Oğuz Atay üzerine konuşurken kulağımızı çınlatmış; bir de demiş ki, duymuştum şehirdeydim, disconnectus erectus mevzuu üzerine konuşurken çıkmış. E o zaman malumu ilan etmek, -mişli geçmiş zamanın hikayesini yazmak görevimiz, şöyle ki;

neredeyiz biz? sakin miyiz?
karanın bittiği bir yerde, bir yerdeyiz.
içmişiz biz, sudan da başka
benim de bir derdim vardı bu adamla.
ne dersiniz? nerdeydiniz?
"aşk?", hmm duymuştum şehirdeydim.

zenginiz biz, çok çoook
paranın bittiği bir yerde bir yerdeyiz.
teselliyiz kendimize.
acayip rüzgar çıktı girerken tam denize.

kargasekmez yokuşunda,
kuşlar gördük kış başında.
e gelmişti güneylerim, duymuştum şehirdeydim.

dolu yağdı yılbaşında.
kulağımda "la bamba"
"por ki sere" demiş miydim? duymuştum şehirdeydim.

haklıymışsın, hayat fani
e faniyse tıbben yani.
hipokrat dans ederdi, tıp! duymuştum şehirdeydim.

kuşlar sekti kalp yolunda,
bir şehir yok haritada.
ismi varsa cismi yok; duymuştum şehirdeydim.
tek derdimiz aşk demiştin.
duymuştum şehirdeydim...

(kesmekeşer/kum/duymuştum şehirdeydim-canlı canlı)

Salı, Ocak 22, 2008

güncel mevzular...

YÖK Başkanı Yeni Şeyler Mi Söyledi?:
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7886

Şekerspor-Adana Demirspor: Futbol Üzerinden Memleketin Seyrine Dair:http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7912

hayata tribünden bakmak...

Futbol birçokları için saçma bir alandır, kafa yormanın gereksiz olduğu; tribünler de kalabalıkların yığıldığı anlamsız bir bütün… Onlar, 11 kişinin bir topun peşinden koşup onu bir çizgiden geçirmeye çalışmanın, neden bu kadar büyütüldüğünü merak eder; “hadi onlar para peşindeler, ya onların peşinden koşanların derdi nedir” diye hayıflanırlar. Doğrudur, belki haklı oldukları noktalar da vardır; ama hayat ne kadar anlamlı bir bütün ve ona dair sorulara aranan cevaplar net ise, futbol için de bu geçerlidir; çünkü “futbol, fena halde hayata benzer”, bizzat onun içindedir. Dolayısıyla ortada yaşamsal bir sorun vardır. Bu soruna dair, kişisel bir savunu yapmak isterim, izninizle…

Bazen evimin az ötesindeki Cebeci Stadı’na bazen de saatlerce yol tepip kilometrelerce uzağa gidiyorum hayatın bu alt-kümesine dahil olmak için. Bazen içinde bulunduğum kitle, sahadaki kalabalıktan daha az oluyor, bazen onları “tükürükleriyle boğacak kadar” kalabalık. Bazen sessizlik hakim oluyor, sahadaki iti kakışa inat; bazen de orada ne oluyor umurumuzda bile değil biz kendimizden geçiyoruz. Hayatın içinde ne varsa, hayat bizi nasıl sarıp sarmalıyorsa, tribünde de onlar olup bitiyor.

Tribün, aslında birbirinden çok farklı, belki başka bir konuda asla ortak noktası olamayacak insanları, “asgari müşterek”te bir araya getiriyor. Sahada olan biten karşısında bile ortak söz söylemiyor olabilirler, ama onları oraya getiren bir neden var. Tribündeki her çeşit insan, hayatın bir çeşit örneklemi: tipik bir araştırma alanı.

Öte yandan, bizzat hayatın içinde olduğu için, bir etkileşim, öğrenme ve örgütlenme alanı da aynı zamanda. Futbolun, hayatın çelişkilerini birebir barındırıyor olması, tribünü de bu çelişkilerin yaşandığı bir alan haline getiriyor. Tribünde kurulacak iletişim, üretilecek dil, hayatın diğer alanlarını da direkt etkiler durumda. Hayat gibi, futbolun da farklı bir tarzda yaşanacağına inanlar için, klasik formülasyonla söylemek gerekirse, “farklı bir tribün mümkün”.

Oligarşinin hakimiyetine karşı, kendi duruşunu sergilemek, küreselin içinde kaybolmadan yerelin değerlerini savunmak, memleket takımlarına sahip çıkmak da, tribüne sahip çıkmakla aynı dertten kaynaklanıyor. Televizyon camının arkasında değil, uzakta veya yakında her an takımının oynadığı yeşil çimenlerin yanı başında olabilmek, enerjini sahaya aktarmak, gerektiğinde kulübü gidişatına etki edebilmek… Hayatın içinde olmakla, tribünde olmak aynı kapıya çıkıyor; değişmek ve değiştirmek için bize bir alan yaratıyor.

Biraz daha somut alana girersek şu net olarak söylenebilir ki Mersin’den Hatay’a, Çukurova takımlarının tribünleri aslında takımlarına gerektiği kadar sahip çıkamıyor. Adana Demirspor tribünü, belki bir istisna olarak ayrılmalı. Ama onun da içinde olduğu bir gerçek var ki bölgenin sosyo-kültürel düşüşünün bizzat futbol takımlarına yansıması. Aslında apayrı bir yazı ve araştırma konusu bu durum ama kısaca belirtmek gerekirse, yöre insanının, kendi sorunlarına sahip çıkmak yerine çözümü başkalarına havale etmesi sorunun önemli nedenlerinden biri. Memlekette siyasetin dar bir alana sıkışmasına benzer şekilde futbol da İstanbul derebeylerinin elinde, belli çevrelerin aralarında top çevirmesinden ibaret durumda. Yöre takımları da memleket siyasetinin ve futbolunun birer küçük göstergeleri vaziyetinde. Küçük olsun, benim olsun zihniyetiyle yönetiliyor takımlar.

Tribünler, bu gidişata el koyabilecek önemli bir güç, büyük bir potansiyel. Çünkü tribün olmadan futbolun bir anlamı yok; orada olmak hayatın içinde olmak demek, onu değiştirmek için küçük ama önemli bir adım. Ben bu nedenle tribündeyim, kimi zaman bireysel kimi zaman toplu bu mücadelenin içindeyim. Pankartımızda yazdığı gibi, “gurbette demir gibiyiz…”

(ARATOS Dergisi'nde yayınlandı #25-