Pazartesi, Nisan 26, 2010

sadece bir his

kurtuluş'tan geçerken, kulağımdaki ses "yanlış cevaplardan seçerdin istediğini" diyordu, dışarıdaki de kurtuluşa çağırıyordu. tam olarak ne demek istediklerini anlamadım. neyi nereye koyacağımı bilemiyorum. ama sonuç olarak elde avuçta olana bakıyorum; olan bitene; garip bir tekrar söz konusu. ya aynı yerde dönüp duruyorum ya da temeli iyi atmışız fark etmeden, fazla savrulmuyoruz. yaşananlar birbirinin tekrarı. tekrar etmem gerekirse, garip bir döngünün içindeyiz. kendimize dolanıp duruyoruz. tam olarak ne istediğimi bilmiyorum. neyi nereden alacağımı da... kimden nasıl ne istenir ve sonra ne cevap verilir. sadece elde avuçta olana, olan bitene baktığımda, haklı olduğumu hissediyorum. sadece bir his. aklı baliğ olmadım daha. aklım almıyor olan biteni. neyi nereye koyacağımı bilemiyorum. koyverip gidiyorum.

"korkulardan arın da gel; bu bir yaşam-sakin ol geçer gider..."

o kadar büyük bir tekrar var ki evin camlarını bile geçen yılla aynı gün silmişim. çözeceğim bu oyunu.

Pazar, Nisan 25, 2010

şey şey şey ve şeylerden

Bir adam kendi tiyatrosunda, tamam
Bir köpek sokak değiştirdi, korkak
İçi süt dolu bir lokanta, ve kapandı
Ben ağzıma geleni söyledim, öyle
Gene bir ağaç öttü, bu kaçıncı.

Sevişsek olmaz mıydı, varan bir
Elbette olurdu, bir kır çiçeği bir bulut
Bir gülüş kanamak üzere, ve gizli
Ve çabuk tarafından bir şey, şarap
Aşk gene kelime değiştirdi, vahşi.

Güneşe çıktık, bunu unutma, varan iki
Ne uzak bir sesimiz vardı, efsane
Gelince Çile geliyordu bir çay
Oysa biz iki demiştik, varan üç
Gözler ki demeye kalmadı, derin.

Kim bilir ne seviştik ki saat kaç
Elleri tetikte bu gazetelerin.

(edip cansever/şey şey şey ve şeylerden)

belki

"(...)
geçmiş yalnızların izinde
selamı kesmişiz tutkuyla,
uyandık pazar, dünya kapalı.
görmeyeli uzun zaman olmuş bazı dostları.

(...)"

Çarşamba, Nisan 21, 2010

olan biten

-"konuşsak neyi çözecektik, yazılar yazılmış, söylenen söylenmiş."

-yeni maymun iştahlılığım: fransızca.

-dublörün dilemması'na başladım. korkma ben varım'dan daha ham.

-kosmos'a gittim. hasan ali toptaş romanlarına benziyor.

-20 nisan 2010 ankara yağmuru'na yakalandım. aslında ben ne zaman dışarı çıksam yağmur yağıyor. ya da ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkıyorum. bereketli adamım vesselam. ama bu sene yağmura yakalanma limitim dolmuştur umarım. baraj doldu.

Pazar, Nisan 18, 2010

veleybol

Ankara'da ilk defa salonda voleybol maçı seyrettim. Kişisel tarihime önemli bir not.

Cumartesi, Nisan 17, 2010

bukalemun

ingiliz asilliği ile saray donukluğu; alman disiplini ile nazi acımasızlığı; kuzey sarışınlığı ile sibirya beyazlığı; kaplan avcılığı ile aslan besiciliği; latin savrukluğu ve samba kıvraklığı; amerikan rüyası ile anglosakson fonksiyonalizmi; meksika sınırı ile panama kanalı; halk edebiyatı ile servet-i fünun; gitar ve klavye; acı kahve ile süt tozu.

"to be honest, i don't know what i'm looking for..."

Perşembe, Nisan 15, 2010

artık melek değilim

Dün, uzun süre bir canlı rock performansı izledim. Nefes Bar'da Redd... Nefes standartlarına göre pek sakindi ortalık; grup temiz çaldı ve işini iyi yaptı. Daha önce falan filan ve bir şövalye var içinde ile değinmiştim kendilerine... Bu kez de:

"bir korkuluk gibi içime dikildin
beni daha başlamadan bitirdin
bir hayat gibi avcuma çizildin
beni kemirdin, neye çevirdin sen

kanatlarım yoktu benim
ama bir zamanlar melektim
kirlendim

gördüğün rüyayı bozmaya geldim ben
sevdiğin dünyayı durdurmaya geldim
bütün zehirleri koymaya geldim ben
kırılmamış son kalbi kırmaya geldim

çok değiştim ben, artık melek değilim"

(redd/artık melek değilim/kirli suyunda parıltılar)

[arjantindeki anlar: "ölmeden önce ben de melektim"]

Çarşamba, Nisan 14, 2010

astronaut down

you look so mysterious
but you sound so serious
you should have told me on the phone
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying.

i guess you tried to let me know
by leaving notes on the stereo
it's not the typical way to go
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying...

'cause i found myself
back in the bachelor scene
feel like an astronaut
in a submarine


if i fall asleep
i could fall out of bed
maybe the helmet helps
but it hurts my head

let's not get hysterical
maybe you need a sabbatical
you get so angry when you're wrong
i'm sorry, i'm sorry, i don't know what i'm saying!

you know it came as quite a shock to find your note in the cereal box
and why'd you have to change the locks
i'm sorry i'm sorry i don't know what i'm saying

and i found myself
back in the bachelor scene
feel like an astronaut
in a submarine

if i fall asleep
i could float out of bed
maybe the ceiling helps
but it hurts my head

(Chroma Key/Astronaut Down/Yo Go Now)

Salı, Nisan 13, 2010

farklı dünyalar

Biri dünyanın öteki tarafında, diğeri kendi dünyasında.

Demiş ki; "arjantin'in en kuzey'inden en güney'ine gelmiş bulunuyorum. en kuzeyi'nde paraguay ve brezilya'ya göz kırpma şansım oldu. şili'yi ise bugün uçaktan gördüm :) and dağları boyunca güneye indim. sub-tropikal iklim'den karasal iklime... 30 derece'den 5 dereceye... burası soğuk :( bariloche - el calafate ve ushuaia. değişik bir ülke, sen de eminim çok severdin."

gitmek'in üzerinde güzel bi sos gibi dursun.

"Gide gide Anadolu"yu teptik geçtik de And dağlarına gitmeyi henüz beceremedik. And olsun ki onu da yaparız. Ben o'na Van'dan, Erzurum'dan kartlar atarken, O Amsterdam ya da Roma postanelerinden "Anadolu romantiğini" selamlıyordu.

Bir yerde pek uzun soluklu olmayı beceremezken, oralara gitmek de çok zor olmasa gerek. Bir yandan, beni en fazla bağrına basan yerin bu gri kent olduğunu düşününce, sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Neyse ki sonu var bu aşkın da...

Bir çocukluk arkadaşım bile yok blogcuğum; anlıyor musun! Hiçbir çocukluk, arkadaşlık edecek kadar uzun sürmedi. Hiçbir kent bana çocukluk arkadaşı verecek kadar sabır göstermedi. Arkadaşlarımla çocukluk edebiliyorum ama bakalım çocuklarımla arkadaşlık edebilecek miyim? Çocukları sevmememin nedeni de kendi çocukluğumdur eminim. Hadi gülümse.

"Belki şehre bir film gelir" ve yeniden çocukluğumuza geri dönebiliriz. O zaman herşeyi daha iyi yapmak için yeterli zamanımız olabilir. "Yeniden doğup gelsem, çocuk kalır büyümezdim" deriz. Açılan penceremizden aşağı düşeriz.

Herkesin dünyası kendine. Dünyalar arası yolculuk henüz mümkün değil. Ama her yerde zaman akıp gidiyor. Öteki de beriki de, her biri kendi 365 günlerini, kendi eksenleri etraflarında tamamlıyor.

Pazar, Nisan 11, 2010

hayat kurtarır bazen...

"bu yokluk günlerinde
emin oldun sevdiğine
ama sahip olamadın

bu yokluk günlerinde
ikinci sinir harbinde
mağlup oldun
vatan sağolsun.

batan dostların yardım çığlığı
hayat kurtarır bazen telefon hatları
dostum eyvallah, oku şu kitabı
yak gitsin şu dijital ormanı.

şimdi ben ne desem boş
karışmış harcımız yalnızlıktan
sanal oğlan,
yalnızlıktan

yazdım suyun üstüne
hepsi yalan, hepsi yalan
hepsi yalan..."

(Kesmeşeker/Sanaloğlan/İçinde İçindekiler Vardır)

Çarşamba, Nisan 07, 2010

gitmek

gitmek, biz X kuşağının bir klişesiydi. herkes gitmek istiyor; nereye olduğu önemli değil. vaktin birinde, "yolda olmak, yol-cu olmak, yoldan yana" demiştim. birisi de bu sözü duvarına asmıştı, sağolsun. ki kendisi 4-5 yıl bankacılık yaptıktan sonra hindistana gidecekti. ne oldu, bilmem....

gitme isteği, yeni yerler görmekten başka birşey. "orda bir köy var uzakta" romantizmiyle ya da "oy dumanlı bizim eller" hasretiyle değil, tam tersi bizim olmayana ve yabancıya gitme isteği bu. macera. makara. sar sarmala. kendi kendine. dolan dur. olur, olur; zamanla...

gitme isteği kabardıkça, gezi bloglarına bakınıyorum. adamlar-kadınlar, geziyor da geziyor. yazıyor da yazıyor. onca zaman ve mekan nasıl bir araya geliyor. onca para ve olasılık nasıl birleşiyor. bunca binom dağılım nasıl bir sıra haline geliyor. anlamıyorum. sayılarla aram iyi değil.

halbuki ben gezdiğim yerleri pek yazamam. kendimi doldurmakla meşgulüm çünkü. ancak taşdığım zamanlarda yazabiliyorum. gezdiğim yerler, ancak boşluklarımı doldurabiliyor. o yüzden paylaşamıyorum. ufak tefek şeyler işte. dostlar alışverişte görsün.

gidip gördüğüm yerler, öfkemi dinlendirmek için uğrak noktaları belki. nefes aldığım için oralarda, kendime saklıyorum. burnumdan gelirken yaşadığım hergün, burnumu silmemek için kendimi zor tutuyorum. hınkırıp çıkarmamak için tüm ifrazatı; gidip bir yerlere saklanmak istiyorum. bunu en iyi, bologna'da dolu yağarken bi çadırın içinde kaldığımda hissettim. o an, çamlıyayla ile bologna arasında haritada bir parmak kadar mesafe vardı. oysa air france o parmağı 3 saatte geçebiliyordu. garip.

Salı, Nisan 06, 2010

günler böyle geçip gitti. şimdi iyiyim.

sayfalar çevrilir, öksürük, boğaz açılır:

"her şey çok kolay oldu. ne sızlandım ne de ağladım... ani bir ölüm ya da kalp krizi gibi kolay. bütün şehir üstüme gelecek, dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı. bitti işte! bi' süre giden gelenler oldu. beni anlamaya çalıştılar. bi' işe yaramadı. sıkıcı ve kasvetliydi. bazen bütün gün yorganı başımdan aşağı çekip uyudum. bazen de ucuz filmler seyrettim. günler böyle geçip gitti. şimdi iyiyim. sen utanç gecelerinde, ben burda. hepsi bu kadar, sonrası yok. unuttum gitti geberik. unuttum gitti, unuttum gitti..."

(nazan öncel/bırak seveyim rahat edeyim/sokak kızı)