Perşembe, Temmuz 20, 2006

uçsuz bucaksız azınlık...

Kafamızda kurguladıklarımızın, birileri aracılığı ile dışarıda yansımasını görmek çoğu kez şaşkınlık verir. “İçeride” anlamlı olan şeylerin “dışarıda” ne hal alacağı bilinmediğinden, birilerinin bizim derdimize derman olmasını beklemek tedirginlik yaratır. Bu tedirginliğin, şüpheciliğe ve inançsızlığa yol açan yanı sanki daha çok tercih ediliyor gibi, ki sonunda “kimse beni anlamıyor” batağına saplı kalınan…

Ancak var oluşsal sıkıntılarının anlamlı bir mecraya akması için, kimi zaman tek başına mücadele edebilmek de gerekir, aslında tek olmadığını bilerek. Gençlik denen garabetin içinde, böyle bir azınlık da var, ucu bucağı bilinmese de…

“biz kim; kim ki onlar…”
Canı sıkkın bir kuşak, farkında olduklarının acısını hisseden… Başka türlü bir şey isteyen, bunun için önce başka türlü biri olmanın gerektiğini bilen tam da bu nedenle kendiyle bir alıp veremediği bulunan; kaçıp gidecek bir yeri olmadığı için de kendiyle dalgasını geçen, ironik bir kuşak bu. “bırak bu işleri” önerilerine kulak asmadan kanatlarını yukarı çırpan birileri...

Cenk Taner’in, bu canı sıkkın kuşağın bir ikonu olduğunu düşünüyorum. (Oğuz Atay da onlardan biridir; ama iki karpuz bir koltuğa sığmaz değil mi?) O, kendisi gibi hisseden bu tayfayı, “uçsuz bucaksız azınlık” olarak tanımlıyor. Bütün tanımlamaların bir şeyleri eksik bırakacağını bildiğinden belki, tezatların karambolüne bir top yuvarlıyor; ama o topa girenler ne demek istediğini anlıyor.

Anlıyorlar çünkü, Cenk Taner’in Kesmeşeker tadında ürettikleri, bu karmaşaya bir anlam katıyor. Şehirde, burada yanı başımızda, kalabalığa yakın ve uzak her türlü derdi, arabeske bulanmadan paylaşıyor. Paylaşımın sahipleri, kendilerini zenginden saydıkları için, gençliklerinden bir şeyler saklamanın sıkıntısıyla düşsel faizleriyle yetiniyorlar. Tam da bu nedenle kalbi kırıklar bankasında faizlerin inmesini bekliyorlar. Öylece bir yere varmadan aranızdan geçip gidiyorlar, kaptansız gemi misali…

“nerdeyiz biz, sakin miyiz?”
Onlar, uçsuz bucaksız bir azınlıklar çünkü yıldızlara bakıp kaç kişi kaldıklarını
çıkarabiliyorlar. Arandıkları zaman üçüncü gezende bulunabilecek kadar bizden birileri, tıpkı Cenk Taner’in Kadıköy çarşısında karşınıza çıkabileceği gibi... Yolunuz o tarafa düşmese de, Aşk ve Para, Dipten ve Derinden, Tut Beni Düşmeden, İnsülin, İçinde İçindekiler Vardır, Kum albümleriyle, Kesmeşeker formatında, birlikte olabilirsiniz onunla. Söz konusu azınlık için neredeyse her biri manifestolar niteliğindedir; bir de İzin Vermedi Yalnızlık vardır ki o çok kişiseldir... Bir kişisel anektod da Andıran Otu adıyla basılı olarak karşımıza çıkar; -“kim gerçekten bakabilmiş ki içine” cümlesinin özetlediği- bir tür harita Cenk Taner zihninin detaylarına dair: Azınlığın kurucu metin taslağı. Kadıköy sokaklarında yoğrulup bin ışık yılı uzaklara değinen…

Uçsuz bucaksız azınlık sakinleri, bu aralar dertlerini www.kesmeseker.org sitesinde paylaşıyor. Uçsuz bucaksız hakimiyet alanlarının sınırlarını keşfediyorlar; her biri kesmeşeker formülüne bir yerlerden tutunmuşken, resmin bütünün görmeye çalışıyorlar. Malum, bu kitle “kaç” değil “kim”dir. Dolayısıyla sakin sular derin akar misali; ufaktan birbirlerinin derinliklerine nüfuz ediyorlar.

“henüz onlar bunları bilmiyor…”

Bir şeyler olacağı vakit, “tut beni düşmeden” diyebileceğin; “evrenlerden atomlardan, doğruyu soruyu bulmaktan” konuşabileceğin birilerinin varlığını bilmek, umut veriyor. Ortak bir imgelemde buluşmak, “onların bilmediği bir yerde” yeni bir hayatı kurmak gibi bir gizem taşıyor. Cenk Taner’in çizdiği çerçeve bu gizeme ev sahipliği yapıyor.

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

kaptansız gemi

"kaptansız bir gemi,
neye yarar sanki?
işte o bendim: kafam şarabi...
bak yaşlar kaç oldu;
gözümüzde büyüttük onları, satın aldık.

ne bilseydim; insan bazen ayrı düşermiş kendinden,
ve bilseydim meğer bu vicdan ödünç alınmış insanlardan.

yaşıyorum içim gölmüş, ölüyorum dışım çölmüş.
yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara…

ben bir duaydım, derin uyku adamı.
uyandırma, hiç yoktan ölmeyeyim.
bu gece radyoda yine o şarkı,
kapatma, hiç yoktan düşteyim.

ne bilseydim insan bazen ayrı düşermiş kendinden.
ve bilseydim: meğer bu vicdan, ödünç alınmış insanlardan.

yaşıyorum içim gölmüş,
ölüyorum dışım çölmüş.
yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara…
yaşıyorum içim gölmüş,
ölüyorum dışım çölmüş.
yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara…
yaşıyorum içim gölmüş,
ölüyorum dışım çölmüş.
yürüyorum bir kez daha, bilmediğim diyarlara… "

(cenk taner-yaşıyorum ölüyorum-kum.)

Perşembe, Mayıs 11, 2006

çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşçasınagillerden

...çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır. her olayda bir kenara çekilenler gerçekten de bir kenarda kalacaklardır. yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler, bunda başarıya ulaşacaklardır. kimse, onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile,y edinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır. cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. hayattan çıkarı olmayanların hayatı, çıkmaza sürüklenecektir. kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadançekmeye başlayacaklardır. sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleriiçin, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. duygu alıverişinden nasipleri olmayacaktır. duygusuz, hareketsiz, tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. çektikleri acılarla, yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. güldükleri zaman sevinçli, ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. hayattan çıkarları olmadığı da asla kabuledilmeyecektir. böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir. aslında, hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir, çıkarlarını korumak için canları çıktığıhalde, bunu beceremedikleri için, çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşçasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır. Onlar da bu saldırılara bir karşılık bulamayacaklardır. kendilerini yokladıkları zaman, bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu,hayatlarını boş yere harcadıklarını, ne yazık ki artık çok geç kaldıklarınıonlar da açık ve seçik olarak göreceklerdir. işte o anda dahi, delice bir harekette bulunmalarına, anlamsız bir hayatı anlamlı bir şekilde bitirmelerine göz yumulmayacaktır. kendilerini öldüremeyeceklerdir. onlara anlatılacaktır ki, böyle bir davranış bütün yaşamlarıyla çelişki içindedir, gerçekle ilgisi yoktur: kendilerini öldürürlerse, onlar hakkında varılan isabetli yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. bu hiçbir şeyi değiştirmez.onlar, bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir. hayatlarıylayanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır? hayattan çıkarı olmamak, hem tanrının hem de insanların gözlerinde affedilmez bir suçtur; gelişip yayılmaması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır. bütün tarih, bütün iktisat, bütün sosyoloji, bütün psikoloji, kısaca bütün lojiler, hayatın çıkarcılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdırlar. "Ben çıkarıma bakarım" diyeceksiniz, bunun için "babamı bile tanımam" diyeceksiniz. kimseyi tanımayacaksınız; hele hayattan çıkarı olmayanları hiç!
Tutunamayanlar-Oğuz Atay (kaynak: http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=110)

Salı, Mayıs 02, 2006

bir ben var içimde:

(disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsanboyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer.Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuşyukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer).Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görmeduygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.

Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar.Dişilerinide aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlardayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrıyerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşıbirleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başkahayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler.Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütünhuyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğinigörmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri içinavlanmaları tavsiye edilmez).

İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -genetaklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgayagirdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka birhayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğuiçin, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir.(Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığınısöylemektedirler). Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarakavlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çokkolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonratutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplartaşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayankesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafifsıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibiduygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynıhekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara dabulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemektenvazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.

Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunlarısirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizliklerinedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıcabirkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmekyerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geriistemiştir). Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldüktensonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya datek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağısanılmaktadır.

Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar veher tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufkayürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir.Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çokzor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evdenkovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce,acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Birkeresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibinikovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir). Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitleçevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarınınazalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.

Tutunamayanlar-Oğuz Atay (http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=112)