Salı, Ocak 22, 2008

hayata tribünden bakmak...

Futbol birçokları için saçma bir alandır, kafa yormanın gereksiz olduğu; tribünler de kalabalıkların yığıldığı anlamsız bir bütün… Onlar, 11 kişinin bir topun peşinden koşup onu bir çizgiden geçirmeye çalışmanın, neden bu kadar büyütüldüğünü merak eder; “hadi onlar para peşindeler, ya onların peşinden koşanların derdi nedir” diye hayıflanırlar. Doğrudur, belki haklı oldukları noktalar da vardır; ama hayat ne kadar anlamlı bir bütün ve ona dair sorulara aranan cevaplar net ise, futbol için de bu geçerlidir; çünkü “futbol, fena halde hayata benzer”, bizzat onun içindedir. Dolayısıyla ortada yaşamsal bir sorun vardır. Bu soruna dair, kişisel bir savunu yapmak isterim, izninizle…

Bazen evimin az ötesindeki Cebeci Stadı’na bazen de saatlerce yol tepip kilometrelerce uzağa gidiyorum hayatın bu alt-kümesine dahil olmak için. Bazen içinde bulunduğum kitle, sahadaki kalabalıktan daha az oluyor, bazen onları “tükürükleriyle boğacak kadar” kalabalık. Bazen sessizlik hakim oluyor, sahadaki iti kakışa inat; bazen de orada ne oluyor umurumuzda bile değil biz kendimizden geçiyoruz. Hayatın içinde ne varsa, hayat bizi nasıl sarıp sarmalıyorsa, tribünde de onlar olup bitiyor.

Tribün, aslında birbirinden çok farklı, belki başka bir konuda asla ortak noktası olamayacak insanları, “asgari müşterek”te bir araya getiriyor. Sahada olan biten karşısında bile ortak söz söylemiyor olabilirler, ama onları oraya getiren bir neden var. Tribündeki her çeşit insan, hayatın bir çeşit örneklemi: tipik bir araştırma alanı.

Öte yandan, bizzat hayatın içinde olduğu için, bir etkileşim, öğrenme ve örgütlenme alanı da aynı zamanda. Futbolun, hayatın çelişkilerini birebir barındırıyor olması, tribünü de bu çelişkilerin yaşandığı bir alan haline getiriyor. Tribünde kurulacak iletişim, üretilecek dil, hayatın diğer alanlarını da direkt etkiler durumda. Hayat gibi, futbolun da farklı bir tarzda yaşanacağına inanlar için, klasik formülasyonla söylemek gerekirse, “farklı bir tribün mümkün”.

Oligarşinin hakimiyetine karşı, kendi duruşunu sergilemek, küreselin içinde kaybolmadan yerelin değerlerini savunmak, memleket takımlarına sahip çıkmak da, tribüne sahip çıkmakla aynı dertten kaynaklanıyor. Televizyon camının arkasında değil, uzakta veya yakında her an takımının oynadığı yeşil çimenlerin yanı başında olabilmek, enerjini sahaya aktarmak, gerektiğinde kulübü gidişatına etki edebilmek… Hayatın içinde olmakla, tribünde olmak aynı kapıya çıkıyor; değişmek ve değiştirmek için bize bir alan yaratıyor.

Biraz daha somut alana girersek şu net olarak söylenebilir ki Mersin’den Hatay’a, Çukurova takımlarının tribünleri aslında takımlarına gerektiği kadar sahip çıkamıyor. Adana Demirspor tribünü, belki bir istisna olarak ayrılmalı. Ama onun da içinde olduğu bir gerçek var ki bölgenin sosyo-kültürel düşüşünün bizzat futbol takımlarına yansıması. Aslında apayrı bir yazı ve araştırma konusu bu durum ama kısaca belirtmek gerekirse, yöre insanının, kendi sorunlarına sahip çıkmak yerine çözümü başkalarına havale etmesi sorunun önemli nedenlerinden biri. Memlekette siyasetin dar bir alana sıkışmasına benzer şekilde futbol da İstanbul derebeylerinin elinde, belli çevrelerin aralarında top çevirmesinden ibaret durumda. Yöre takımları da memleket siyasetinin ve futbolunun birer küçük göstergeleri vaziyetinde. Küçük olsun, benim olsun zihniyetiyle yönetiliyor takımlar.

Tribünler, bu gidişata el koyabilecek önemli bir güç, büyük bir potansiyel. Çünkü tribün olmadan futbolun bir anlamı yok; orada olmak hayatın içinde olmak demek, onu değiştirmek için küçük ama önemli bir adım. Ben bu nedenle tribündeyim, kimi zaman bireysel kimi zaman toplu bu mücadelenin içindeyim. Pankartımızda yazdığı gibi, “gurbette demir gibiyiz…”

(ARATOS Dergisi'nde yayınlandı #25-

Hiç yorum yok: