Pazartesi, Ocak 20, 2014

aalborg notları

Yolculuk gece 1.30 otobüsüyle başladı; evden çıktığımda ilk kez tek başıma yurt dışında olma fikrine alışmaya çalışıyordum; bu bir özgüven testiydi daha çok. Sabah havaalanında iki üç kişi vardı ve uyuyorlardı; onlara uymaya çalıştım ama heyecan izin vermedi. Asıl işler İstanbul'a inince olacaktı; birkaç internet işi ve para meseleleri. Tabii ki aslolarak vizesiz geçecek olmanın şaşkınlığı. Polis çıkış damgasını kolayca vursa da ben hala arkamdan seslenecekleri korkusuyla ağır ağır yürüdüm envayi çeşit insanın bulunduğu kalabalığa. Kısa süre de olsa lounge konformizmi ve arkasından işte uçaktayım. Gariptir ki Danimarkalı haltercilerin arasındaydım. Sağımda solumda kaslı ergenler vardı. Halter ve kuzeyler; pek ilişkili değildi kafamda. Sanırım onlar da artık standart ve demokrat olmaktan sıkıldılar.  THY'nin süper yemekleri ancak iç hat uçuşlarından farklı olmayan uçaklarıyla işte geldik; bulutların arasından "bir şehre merhaba dedim".

İlk şok, havaalanında döviz ofisi olmamasıydı;  Zaten Adana havaalanı kadar bir yerdi, kısa bir yürüyüşle dümdüz mekanınsonuna geldim. THY'nin ofisindeki görevli yardımcı olmak istedi ancak atm'den de işimi halledemedim; otobüsün 20 kron olduğunu kendisinde bozuk 10 kon olduğunu söyledi ve verdi; aldım ama ne işe yarayacaktı bilmiyordum. Zaten otobüs şoförü de euroyu da kronu da almadı sms'le otobüse ödeme yapılabiliyormuş onu anlatmaya çalıştı ama beceremedi ya da anlamadım. Sonradan otobüsteki ekrandan öğrendim ne yaptırmak istediğini. Otel çok merkeziydi. Aalborg'un mecburiyet meydanına çıkıyordu. Otelin ismi cabinn idi ve gerçekten de kabinden farksızdı; hatta biraz da kabir gibiydi. Ne kadar ekmek o kadar köfe diyip, 4 gibi kararmaya yüz tutan havayı daha fazla soğutmadan dışarı çıktım. kent acayip sessizdi. Bisikletliler her yerdeydi. Park etmiş araba hiç yoktu ancak her yer bisiklet parkıydı. Kısa bir turun ardından hep aynı yerlere çıktığımı fark ettim. Sokaklar bir şekilde birbirine bağlanıyordu. Soğuktan kaçmak için önce bir sanat galerisine (Utzon Center, internetten bakınmıştım gitmeden) daha sonra da rastgele girdiğim bir sokakta karşıma çıkan kütüphaneye girdim. Her yerde şifresiz internet vardı. Kütüphane oldukça hareketliydi. Farklı konseptlerle köşeler dizayn etmişlerdi. Ayrıca sağda solda okuma grupları gibi şeyler vardı. Orhan Pamuk'un kitaplarına sonra da birkaç Türkçe kitaba denk gelmek sürpriz oldu.

Genel olarak burger ve sandviç türünün ağırlıkta olduğu mekanlar vardı, tabii biftek türü lokantalarda yaygındı ama ilk günden parayı tüketmek istemedim. Yemekten sonra barlar sokağına gitmek vardı aklımda. Yerel bi burgercide ilk akşam yemeğimi yedim. Gündüz turlamasında geçtiğim barlar sokağına yine gittim ancak tıpkı gündüz olduğu gibi pek çok mekan kapalıydı. İlk geçtiğimde saatin erkenliğine vermiştim ama pek öyle değilmiş. Barmenin dediğine göre haftaiçi olduğu içinmiş. Bir Alman barıydı, barmen de Bavyera tarzı giyinmişti. İçeride 3-4 kişi vardı. 1 saatten biraz fazla kaldım, bütün gece uyumadığım için yorgunluk çöküyordu, zaten bar da hiç hareketlenmedi... Arada bir sertleşen rüzgarla iyice buz kesen havada otele döndüm.

1 yorum:

heysen dedi ki...

çok güzel