Cumartesi, Aralık 13, 2008

31.

Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de öldü.

"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'insanlık öldü mü?' ya da 'insanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. (...) Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için birşeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek derecede aramızda yaamaya devam edecektir. İnsanlıktan payını almayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. (...) İnsanlığın ölümüyle ülkemiz boşluğu doldurulmaz bir değerini kabetmiştir. Gazetemiz insanlığın yakınlarına başsağlılığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: Merhumun cenazesi, uzun yıllar yaşamış olduğu Hürriyet Caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içine kapandığı Ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir." (Tehlikeli Oyunlar, s.255-256)

2 yorum:

emine dedi ki...

"İnsanlık öldü, belki de hiç yaşamamıştı. Belki de benim insanlığım diye bir şey yoktu. Ben hücremde yanlış hayallere sürüklenmiştim. Korkaklığımı insanlık sanmıştım. Yalnızlığı insanlık saymıştım..." (O. Atay, Tehlikeli oyunlar, s.259-260)

emine dedi ki...

Her şey bir hikâye ile başladı. Bir varmış bir yokmuş; bir Ademle Havva, koskoca Tanrı’nın mülkiyetinde tam tatlı bir elma varmış… Anlattık, dinledik, anlattık dinledik. Sonra rahatladık biz Âdem ve Havva’ymışız gibi, sanki ilk bizmişiz gibi Tanrının mülkiyetindeki yasak elmasına isyan eden, el uzatan. Sonra başka hikâyeler bekledik. Masallar dinledik uyuyalım diye; masallar anlattık uyutalım diye. Anlayacağınız izledik ve sıfatsız kaldık.
Dün kızdım Demirkubuz’a kamerası izlerken, bize de izlettirirken “kader”leri; bir hikaye anlatırken ve bize de dinletirken, uzaktan kamerasına kan kusmuk bulaşmazken. Oysa tek yaptığım şeydi izlemek ve dinlemek. Hikmet “tehlikeli oyunlar” oynarken derdi ya sürekli konuşuyorum etrafımdakilerle kafamda diye; sürekli kafamda etrafımdakilerle konuşuyorum ve kendimi anlatıyorum, başkalarına kendimi anlattırıyorum; sıfatlar buluyorum ismimin önüne. Oysa tanrının mülkiyetindeki elmaya uzanan Ademle Havvalıktan çıkıp; utanan, pişman olan, cezalandırılan Ademle Havva olduk olalı anlayacağınız izleyici, dinleyici olduk olalı sıfatlarımızı kaybetmişiz. Meğer ben de, o sıfat yokluğundan yıllardır kendinden bahsedermiş hep içimde ve şimdi izliyorum tırnaklarımın uzayışını, saçımın yağlanışını, karnımın acıkışını, ağzımın içinde dişlerimin arasındakilerin mideme gidişini, susayışımı yunan sokaklarını, niye bizdesessizlikleri, bizdeyürümeyişleri, sakin sokakları, alışverişe giden ayakları, aldığının karşılığında para ödeyen elleri. İzledikçe sıfatsızlaşıyorum sıfatsızlaştıkça sıfat arayıcısı, sıfat dilencisi oluyorum.
Okuduğuma göre aldığımız yağ ve karbonhidratlar vücudumuzda depolanıyormuş. İnsanlık da enerjisini bunlara borçluymuş.
Karbonhidratlar, şekerler vücutta glikojen olarak depolanır; bu glikojenin bir kısmı karaciğerde depolanır, bu depolanan glikozdan kan düzeyi glikozu sürekli tamamlanır ve böylece beyin için gerekli olan glikoz desteği sağlanırmış. Glikojenin arta kalanı ve çoğunluğu da kaslarda depo edilirmiş.
Yağ ise yağ depolarımız olan adipoz dokuda ve kas hücrelerinde depolanır, yağ molekülleri yağ asitleri ve gliserole dönüşmek üzere parçalanırlar, sonra da kaslarda kullanılmak üzere kan aracılığıyla taşınırlarmış.
İşte hareket sırasında çalışan kaslar bu depolanmış enerjiyi kinetik enerjiye ve ısıya dönüştürürlermiş.
Velhasıl biz sürekli enerji depoladık bir türlü kaslarımızdaki enerjiyi kinetik enerjiye dönüştüremedik. Dönüştüremedikçe yağlandık; yağlandıkça sıfatlar görünmez oldu; sıfat arayıcısı, dilencisi olduk hikâyeler anlatıp, dinleyip, yazarken. Anlayacağınız sıfat ararken kendimize, aşırı yağlanmadan ölmüşüz bir ihtilal bile yapmadan.
“Tek kişilik şehir”de ben hiç hayatımda ihtilal yapmadım yav gibi bir şey diyordu ya. Ben hiç tanrının elmasına el uzatmadım, molotof kokteyli atmadım, market yağmalamadım. Ben gibi hikâye yazan, anlatan ve dinleyenlerle; kamerasına, sayfasına, kalemine kan ve kusmuk bulaşmamışlarla ağlaştık seviştik gülüştük. En sonunda da hep beraber Oğuz Atay adlı kişinin insanlık öldü, kurtaramadık, özür diliyoruz mektubunun altına imza attık.