Pazartesi, Şubat 18, 2008

"ey iyi kalpli üvey ana..."

(bu kez biraz daha eskilere gidiyoruz sevgili dinleyiciler, 2004 yılına uzanıyoruz hep birlikte... Bu karlı günlerde, kara kışın koynunda, Ankara'ya dair hissiyatımızı yoklarken yeniden; eskilerden bir Ankara yazısı geliyor sizlere...ki kendisi aynı zamanda matbu olarak kayıtlara geçen ilk yazılarımızdandır-ilkini daha sonra başka bir kontekste radyolarımızdan yayınlarız-; daha sonra editörlüğüne terfi edeceğimiz Birgün gazetesi Gençlik sayfasında yayınlanmıştı, saygıdeğer kafcamus'un onayıyla)

Cemal Süreya, "ey iyi kalpli üvey ana" diye sesleniyor Ankara’ya bir şiirinde; belki de en iyi bu dize niteliyor ne gönülden sevilebilen ne de vazgeçilebilen Ankara’yı- en çok İstanbul’a dönüşleri sevilen; tene ve ruha hissettirdikleriyle hep soğuk olarak anılan ; daha da kötüsü “ceberrut devlet” in simgeleştiği-ete kemiğe büründüğü bir şehri… O bize sonradan sunulmuş, sevmemiz-karşılıksız boyun eğmemiz istenmiş bir üvey ana; ama sevenleri ne diye bağlanır O’na; yoksa tüm üvey annelerin tersine onun kalbi sevgi dolu mudur? İşte bu yazı, Ankara’ya konargöçerliğin en son versiyonu olan üniversite öğrenciliği günlerini yaşamaya gelmiş birinin, şehre karşı geliştirdiği aidiyet hissini konu edinmektedir. Bu bir, Ankara’ya güzelleme yazma denemesidir.

Ankara, kentleşmesini, başkent olarak seçilmesi dolayısıyla özel olarak geliştirmiş, dünyada bu tip örnekleri olan şehirlerden (bir diğer örnek için bknz. Brasil). Küllerinden yaratılmış bir milletin, devletini simgeleyen Ankara, bir proje olarak yürütülen cumhuriyet hareketinin- hani o hep söylenen yukarıdan yürütülen devrimlerin ev sahibi... Yıllarca süregelen merkez-çevre gerginliğinin, merkez unsuru. Ama yaşananlar, merkez-kaç etkisi yaratmanın tersine, bir nevi merkez-çek(!) kuvveti doğuruyor, çevreyi yönetimin kalbine pompalıyor. Merkezden çok çeken çevre, direniş hattını merkeze kadar taşıyor; kendine rağmen yaratılan devleti sahipleniyor- peki bu boşlukta her yer ‘çevre’ mi oluyor?

Ya benim gibi, ne muhalif kimliğini çevreye eklemleyebilenler, ne de doğası itibariyle uyuşamayacağımız bu devletin merkezine kendini ait hissedenler niye severler Ankara’yı? Biliyorum, “adlandırmak, öldürmektir.” Ve her bir seveninin kalbinde farklı kodlarla yaşar Ankara sevgisi; ben onların sözcülüğüne soyunma iddiasında değilim. Dahası onu yüceleştirmek, diğer şehirlere karşı üst bir konuma yerleştirmek gibi bir hevesim de yok. Ankara’ya duyulan bağ; kolay kolay açıklanamaz mantıksal akıl yürütmeyle. Belki onun içindir ki çok fazla konu olmaz şarkılara-şiirlere…

Ama en fazla ‘hüzün’ kelimesi yaraşır Ankara’ya; belki de o yüzden “Ankara’da aşık olmak zor”dur. O, canhıraş koşturmacanın yaşandığı, otobüslere teyakkuzdaki asker edasıyla hınçla binilen, trafiğinde ömür törpülenen, yakaları arasında ‘buçuk’-‘tam’ yarışmasının yaşandığı şehirlerden değildir. O mağrur bir delikanlıdır; yada edalı bir güzel!(bknz:Kuğulu Park) Hüznü, kendinden menkuldür; herhangi bir temele dayanmaz.

Caddesiyle özdeşleşen Yüksel Abla ve Yüksel Amca’nın sabırlı bekleyişlerine ortak olurken, Çıkrıkçılar yokuşunu tırmanırken, İtfaiye Pazarı’nın envai çeşitliliğinde kaybolurken – velhasıl yürürken, ki Ankara’da rahatlıkla yürüyebilirsiniz- bir hüzün tortusunun izlerini yakalayabilirsiniz. Burada kaybolmadan şehri her seferinde yeniden keşfedebilirsiniz. Dahası, her bir Ankaralının, kendine has olarak özelleştirdiği kuytu mekanlar vardır. Apartman dairelerine serpiştirilmiş kafelerde, sokak aralarındaki çay evlerinde muhakkak bir yer edinirsiniz kendinize. Sevginin büyük bir hızla tüketildiği, değerlerin metalaştığı, paranın totaliterleştiği dünyada, duygu kırıntılarını yaşatma şansınız daha fazladır Ankara’da. Hızın başdöndürdüğü; dönen başımızla aklımızdakilerin “tahta boşa” düştüğü şehirlere inat, o sakindir. Büyükşehirden, taşraya kolayca geçebilirsiniz; Kurtuluş yokuşlarını tırmanırken ‘Yeditepeli’ye inat, şehir silüetini kolayca görebilirsiniz…

Artık birçok şehir, kendi özelliklerini yitiriyor; gittikçe birbirine benziyor. Kent dokusunu korumak düşüncesi birçoğumuz için hiçbir anlam ifade etmiyor. Kent yönetimleri, dayanışmanın ve demokrasinin okulları olacağına, rant dağıtım merkezleri haline geliyor. (...) Bu ortamda, kentlerimizde ruh aramak da anlamsızlaşıyor; ama Ankara, gittikçe ‘üvey analaşan’ şehirlerimizin en iyi kalplilerinden değil midir? Yine Cemal Süreya ile tamamlayayım yazımı:

“adını titizce saklayan bir sokak buldum/ şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında/ oradan geçerken hep seni düşünüyorum/ belki de oralarda bir yerdesin, / sen tavşan aralığı /sen ağzımın tadı – bir buluş gibisin!”

2 yorum:

serdanka dedi ki...

Birisi deseydi bana :"Ankara için ne yazılsa güzel olurdu?" diye, birşey düyemezdim. Ama şimdi bu yazıyı okudum. Ellerine sağlık üstad devam, o güzel yazılara devam...

YADİGAR dedi ki...

yıllar evvel ankarada üniversite kazanıp, memleketinden kalkıp okumaya gelen biri olarak çok anlamlı oldu bu yazı benim için.
ankara tam da anlattığınız gibidir
yüreği sevgi dolu bir üvey ana...