Çarşamba, Ocak 07, 2009

Gidiş-geliş

Sabırla ilişkin olan tren yolculukları, beklemenin ve bekleyerek olgunlaşmanın ne demek olduğunu anlatır birazcık. Bezgin Bekir moduna girilerek huşuya erilebilir. Bununla birlikte kitap okumak için de birebirdir bu bekleme anları. Yemekli vagonda 3 bira ile tüketilen 250 sayfalık Masumiyet Müzesi satırları, bir yandan gülümsetti bir yandan herkes ve herşey aynı dedirtti. Demek ki yazsam roman olur dediğim anılarım varmış. Kıçına tüy dikmekle tavuk olunmaz ama yine de yazarız belki...

Toroslar beni sakinlikle ardına kabul edip, bembeyazlığı aşarken uzun soluklu bir tantananın yerini soba başı kestane keyfinin alacağını biliyordum ki öyle de oldu.

Dönüşte, kulaklığından Ceza fırlayan genç yurttaşımız okuma keyfime turp sıkmasın ve biraz da yemekli vagona geçmem için mazaret oluştursun derken bu kez teknolojinin yeni harikası müzikli cep telefonları yakaladı beni koltukları yenilenmiş vagonda. İlişmedim ama bakışlarımla bir şeyler anlatmak istedim. Başarısız oldum. Ardından ben 400.sayfadayken tam, başka bir müzikli cep telefonu girdi içeriye; ondan daha sempatik sesler gelse de taciz tacizdir kardeşim diye hayıflanırken; yeni arkadaş bakışlara değil sözlere başvurdu: "Onun sesini kısar mısın biraz"

500.sayfaya doğru alkolle birlikte ilerlerken vagon sessizleşti, ben de bunu bir nescafeyle kutladım. Süt tozu yanında hazır paketteydi. Kullanmadım.

Bakışlarla değil sözlerle derdini anlatan adam, hesabı öderken görevliye "şuraya kaç saatte varırız" dedi, sanırım o vakta kadar uyanık kalmak istiyordu; her nedense ardından "benim şu çantadan başka arkadaşım yok, en azından o beni ısırmıyor" mealinde sözler söyledi, Görevli, saygıyla dinledi.

Bense beni ısıranları ve kendi ısırdıklarımı; beni arayanları ve aramayanları, arasam onlara söyleyeceklerimi, söylesem anlayıp anlamayacaklarını düşünmek üzereyken uyudum. Ama çok değil.

Hiç yorum yok: