Kayıtlar

pazar

Annem ütü yapmış, burnuma geldi kokusu eski ütünün; banyodan henüz çıkmışım saçlarım henüz ıslak, tenim kaşınıyor sabun tozlarıyla, bizimkiler başlasın diye bekliyorum, ardından da Spor Stüdyosu, yarınki ödevi iyi ki ctesi akşamdan yapmışım. Böyle düzenli çalışırsam büyük adam olurum, üniversite falan diyorlar, bizim komşunun oğlu kazanmış Ankara'yı... Yan apartmanı da yendik, 2 gol attım maçta çok keyifliyim, komşu kızı da gördü gollerimi! Sabah okulda koşturacağım yine top peşinde... Yıllar sonra belki bi gün ben de Ankara'daki evimde yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım, temizlik yapacağım-klasik pazar triplerine gireceğim-tv'de maç seyredip akşam bir iki makaleye göz atacağım, elektronik günlüğüme yazıp bizim takımın 3 puanına sevineceğim; yalnızlığımdan tat alacağım, babam dışarı çıkmama izin vermedi diye değil ben dışarıdan bilerek içeri girdim diye sevineceğim; kim bilir...

"my dearest friend"

i'm gonna die of loneliness, i know i'm gonna die of loneliness, for sure i'm gonna die of loneliness, i know i'm gonna die of loneliness, for sure my dearest friend you'll soon begin to love again to love again... dinle devendra banhart /smokey rolls down thunder canyon
Nerelisin? yazısı Aratos dergisinin bu sayısında çıkacak, bilgisi geldi dün; sevindim. Nere mevzuuna, bir yıldır bu evde olduğumu da eklemek gerek; mezuniyet sonrası göçebe vaziyetinde dolaşılan mekanlardan sonra yerleşik bir düzen, yeni bir mekan, ait olunmaya çalışılan; yeni bir sene dönümü ve yeni bir deneyim: yalnız.

nerelisin?

Beni en çok sıkıştıran-cevap verirken yoran-kafamı karıştıran sorulardan biridir bu: Nerelisin? Oysa ki sürekli karşımıza çıkan, takside otobüste her yer bizi yakalayan, muhabbetleri başlatan bir sorudur; ağızdan öylesine çıkıverir. Bense bana sorulmasından imtina ettiğim için karşımdakine hiç sormam; bu soru sırası bana geldiğinde atlayıp başka bir klişe soruyu sorarım mümkün olduğunca… Ama işte kaçış yoktur bir noktadan sonra ve açıklamayı yapmam gerekir. O an gelince, birden gizemli bir şekilde, “zamanın var mı bunu dinlemeye” diye, bir film kahramanına dönüşebilirim! Sonra, “aslında şöyle ama bir yandan da böyle” diyerek karşıdakinin kafasını karıştırırım. Hayır, yanlış anlaşılmasın, memleketimden-ailemden-köklerimden çekindiğim, korktuğum, onları sevmediğimden değil çekincem. Verecek net bir cevabımın olmamasından… Ben nereliyim? Doğduğum yer, büyüdüğüm yer(ler), doyduğum yer, nüfus kağıdımda yazan yer hepsi birbirinden farklı. Daha 25 yıllık süreçte, bir ton şehir dolaşıp hepsi...

Şimdi biz buyuz...

çok yaşamış da yorulmuş gibi, yaşamadan yaşadık her yerde tek oyun vardı şehirde, oynardık kendi kentimize. derin tutkulara düşmemek: buydu hayattan anladığımız. ama ne varsa düşenler de var, varmış meğer. yasal uyarlar, sağlığa zararlı sigaralar arasında, bunca yıl oturup da her yerini bilmediğim sokaklarda aradım seni. artmadım da azaldım sanki, bir bomba daha sallamışlar uzaktaki dostlara artmadık da eksildik bu ara. kafelerde, liselerde, sokaklarda avunduk aşklarla, şarkılarla yeminliydik onlar gibi olmamaya, dostlarla zamanla solmamaya kimimiz küfür etti, kimimiz bakıp geçti, kimimiz mola aldı bu oyunda. kaptan gitti, hava bozdu, herkes sandallara! hem o, hem şu olamazsın, biraz huzur bulamazsın ama seversin konuşmayı, çünkü konuşmak bedava meydanlar boş olunca, isteseydin yapardın ama yapmadın. şu farklı ama aynı yollarda, göz göze gelip susanlar. oysa ne kadar benziyorduk birbirimize: aldandığımız şeylerle. aslında birer fincan sohbet şehrin soğuğunda hepsi b...

aslı erdoğan/mucizevi mandarin

"oysa insanın bir başkasını küllerinden bile olsa yeniden yaratmak istemesi, sonsuz bir yetki üstlenmeyi, bir tanrı olmayı arzulamasıdır. Bu da onun acı çekmesini ya da ölmesini istemekten daha masum değildir." syf 60. "sana daha önce hiç söylenmemiş sözleri söylemek, hiç anlatılmamış öyküleri anlatmak, keşfedilmemiş bir dünya göstermek isterdim. Ama sadece müzik gerçekten söz edebilir aşktan. Aşktan ve ölümden... Sözcüklerin ulaşamadığı yerlere sadece o dokunabilir." syf. 61 "nesneler, sesleri ölçüsünde duyumlarımda yer alabiliyor, tıpkı insanların geçmişimde yol açtıkları izler kadar yer alabilmeleri gibi." syf 74.

Konuşmak serinletir.

"Sakin içimdir. İçim evimdir. Zarfın içindeki adam bendim, bunu da söyleyeyim. Neye baksam, rüzgara, çamura sebebi benim. Canım yansa aydınlanırım belki o acıyla ya da bir can yaksam bu karşımdakini aydınlatmak için mi? Gözyaşı yangına çare mi? Dışa akan her şey içe de akar. Alkol ateşi azdırır. Konuşmak serinletir. Bir can yanmışsa çaresi tektir. Zamanın kumları rüzgarla gelir, rüzgarla gider. Gelmek ve gitmek iki aşık. Aşk onlardan doğar. İki taşı çarptığında çıkan kıvılcım gibi. Gelip gittiğimiz gibi." (Cenk Taner, Andıran Otu, syf. 14)

perfect song/bitters and absolut

The National, demiştim; şu iki şarkısı ile devam edelim: Perfect Song ten years older than i was what i brought you down to see, what i thought would make you fall in love wearing off on our dreams someday man i'm gonna be no different than the other rivers i tried to look at you but i couldnt break the ice you stood out there for an hour freezing put your hand around my back i guess you thought i needed that i never try to find you i hope you don't remember me i hope your not alone wanted me to take you home you said you'd rather be alone i never thought of that car is warm and we had wine but i couldn't find the perfect song now our furniture for the one with crows feet and i can't even remember the call sometimes i can feel your weight when i close my eyes seven times i was under you i never try to find you i hope you dont remember me i hope your not alone i don't wanna know what your thinking i'm looking out the window just fucking d...

faaliyet raporu

Tuzla Tersaneleri ve Memleketin Demirsporları

yazmak üzerine...

(sanırım hiç bi yerde yayınlanmadı; ben bile unutmuşum yazdığımı böyle bir şeyi; buyurun...) yazmak yazmak kazmak içten içe içeri gerisin geri dalmak salmak kendini sallanmak (sallama!) dalmak dalgalanmak durulmak bir çıkış yok takılı kaldım kendi labirentimde beylik cümlelerin içinde eski günlerin bedbinliğinde, bu bir zihin arkeolojisi, kazma kürek olur kalem kağıt (ve yeni dönemde klavye-ekran), çıksın diye bir şeyler eşelediğin toprak: bilinç. bilincin içinde akmaktır yazı, bilinç akışı, gayya kuyusuna giriş ya da ordan çıkış, karşılaşacakların hoşuna gitmese de bu sensin, kelimelerin rehberliğinde ilerlemenin sonucu, kılavuzu kelime olanın burnu kendinden çıkmaz, çıkardığın parçalar anlam bulmaz, sen yüklersin anlamı, hangi dönemlere ait olduğunu, soyutluğun uçsuz bucaklığı, özgürlük bu olsa gerek, dil denen şeyde kendini buluyor, aktarımın gücü, paylaşım derdi, bölüşüm derdi, çizgilerin devamı, kendinden çıkmak ve kaybolmak bu işteşlikte en sonda bulacağının kendi olduğuna da...

the national

Resim
Bu aralar The National dinliyorum; değişen müzik zevkimin geldiği son nokta; sakin ve melodikler, son albümlerinın adı Boxer; ilk albümlerine göre daha akustik şarkılar var; oradan iki şarkının linkini koyuyorum, güzel iki örnek: Slow Show standing at the punch table swallowing punch can’t pay attention to the sound of anyone a little more stupid, a little more scared every minute more unprepared i made a mistake in my life today everything i love gets lost in drawers i want to start over, i want to be winning way out of sync from the beginning i wanna hurry home to you put on a slow, dumb show for you and crack you up so you can put a blue ribbon on my brain god i’m very, very frightening i’ll overdo it looking for somewhere to stand and stay i leaned on the wall and the wall leaned away can i get a minute of not being nervous and not thinking of my dick my leg is sparkles, my leg is pins i better get my shit together, better gather my shit in you could dri...

yalnız bir stat: Cebeci İnönü

Resim
(Ankara'dan devam edelim öyleyse... Birgün-Spor sayfalarında yayınlanan kısa bir güzelleme; Ankara'yı sevmek Cebeci'yi de sevmektir biraz. Yazıya parantez arasına alınan müdahalelerde bulundum, güncellik bağlamında...) Ankara’da bir hayalet stat: Cebeci İnönü Stadı. Korkutmaktan vazgeçen hayaletler gibi… Hüznün başkenti Ankara’ya belki de böylesi bir stad uyar; sadece bilmesi gerekenlerin bildiği, "bir sırrı herkesten saklar gibi" kendi içine dönmüş, bir köşede soluyor, Ankara’nın kuru kalabalığı arasında kaybolmuş gidiyor. Yıkıldı yıkılacak gibi duruyor ama eski toprakların kendine özgü dayanıklılığı mı var ne üzerinde? Yıkılamama nedeni için, yapımı sırasında tribünlerinin altında kalan küçücük bir örümceğin şimdi devasa kolları ile büyüdükçe büyüdüğüne; onun ortaya çıkmasından korkulduğu için mazinin yaşatıldığına inanlar da var. Şimdi uzakta kendisi. Ama biz onun yerine de ziyaret ettik onu bu hafta, Ankara Demirspor’un ev sahipliğinde... Aslında benzerl...

"ey iyi kalpli üvey ana..."

(bu kez biraz daha eskilere gidiyoruz sevgili dinleyiciler, 2004 yılına uzanıyoruz hep birlikte... Bu karlı günlerde, kara kışın koynunda, Ankara'ya dair hissiyatımızı yoklarken yeniden; eskilerden bir Ankara yazısı geliyor sizlere...ki kendisi aynı zamanda matbu olarak kayıtlara geçen ilk yazılarımızdandır-ilkini daha sonra başka bir kontekste radyolarımızdan yayınlarız-; daha sonra editörlüğüne terfi edeceğimiz Birgün gazetesi Gençlik sayfasında yayınlanmıştı, saygıdeğer kafcamus 'un onayıyla) Cemal Süreya, "ey iyi kalpli üvey ana" diye sesleniyor Ankara’ya bir şiirinde; belki de en iyi bu dize niteliyor ne gönülden sevilebilen ne de vazgeçilebilen Ankara’yı- en çok İstanbul’a dönüşleri sevilen; tene ve ruha hissettirdikleriyle hep soğuk olarak anılan ; daha da kötüsü “ceberrut devlet” in simgeleştiği-ete kemiğe büründüğü bir şehri… O bize sonradan sunulmuş, sevmemiz-karşılıksız boyun eğmemiz istenmiş bir üvey ana; ama sevenleri ne diye bağlanır O’na; yoksa tüm ...

günlerin (bilinç) akışı

(gün be gün mevsim dönümüne yaklaşırken ya da özlerken onu karakışın ortasında, eskilerden-Kasım 2005'ten- yayınlanmamış bir metin, klasörlerin derinliğinden internetin okyanusuna bir damla daha...) Güneş üzerimize pis bir gölge bırakarak gidiyor kirli bir sarının içinde uzak ufukların ardına, batıyor ya da doğuyor orda yeniden, birbiri ardına, benim için batan onlar için doğum, bize bıraktığı renk skalasının zenginliğinden bir buket ve renklerin en acımasızı (siyah), yorgunluktan bitap düşmez mi batıp batıp doğmak yeniden küllerinden, yorulur insan yıldız olmak gerek bunun için ışık saçmak, belki, hafif bir rüzgar, denizden mi geliyor acep, içten içe yarışıyor pis gölgeyle, benden yansıyan, o kadar ağır ki kıpırdamıyor zırh gibi çökmüş üstümüze ama bizi fokurdatıyor-kaynatıyor sıcağıyla ruhuna işliyor, beni sessizliğe iten ne, mevsimlerin beni ezip geçişi mi, bu ağır örtü üzerime çektiğim, aidiyetsizlik mi... Hiç bir şey yapmak istemiyorum batıp batıp doğamam yeniden, düzlük ...

"duymuştum şehirdeydim"

Cenk Taner, Roll'un Ocak sayısında, Oğuz Atay üzerine konuşurken kulağımızı çınlatmış ; bir de demiş ki, duymuştum şehirdeydim, disconnectus erectus mevzuu üzerine konuşurken çıkmış. E o zaman malumu ilan etmek, -mişli geçmiş zamanın hikayesini yazmak görevimiz, şöyle ki; neredeyiz biz? sakin miyiz? karanın bittiği bir yerde, bir yerdeyiz. içmişiz biz, sudan da başka benim de bir derdim vardı bu adamla. ne dersiniz? nerdeydiniz? "aşk?", hmm duymuştum şehirdeydim. zenginiz biz, çok çoook paranın bittiği bir yerde bir yerdeyiz. teselliyiz kendimize. acayip rüzgar çıktı girerken tam denize. kargasekmez yokuşunda, kuşlar gördük kış başında. e gelmişti güneylerim, duymuştum şehirdeydim. dolu yağdı yılbaşında. kulağımda "la bamba" "por ki sere" demiş miydim? duymuştum şehirdeydim. haklıymışsın, hayat fani e faniyse tıbben yani. hipokrat dans ederdi, tıp! duymuştum şehirdeydim. kuşlar sekti kalp yolunda, bir şehir yok haritada. ismi varsa cismi yok; duymuştum...

faaliyet raporu

YÖK Başkanı Yeni Şeyler Mi Söyledi?: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7886 Şekerspor-Adana Demirspor: Futbol Üzerinden Memleketin Seyrine Dair : http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7912

hayata tribünden bakmak...

Futbol birçokları için saçma bir alandır, kafa yormanın gereksiz olduğu; tribünler de kalabalıkların yığıldığı anlamsız bir bütün… Onlar, 11 kişinin bir topun peşinden koşup onu bir çizgiden geçirmeye çalışmanın, neden bu kadar büyütüldüğünü merak eder; “hadi onlar para peşindeler, ya onların peşinden koşanların derdi nedir” diye hayıflanırlar. Doğrudur, belki haklı oldukları noktalar da vardır; ama hayat ne kadar anlamlı bir bütün ve ona dair sorulara aranan cevaplar net ise, futbol için de bu geçerlidir; çünkü “futbol, fena halde hayata benzer”, bizzat onun içindedir. Dolayısıyla ortada yaşamsal bir sorun vardır. Bu soruna dair, kişisel bir savunu yapmak isterim, izninizle… Bazen evimin az ötesindeki Cebeci Stadı’na bazen de saatlerce yol tepip kilometrelerce uzağa gidiyorum hayatın bu alt-kümesine dahil olmak için. Bazen içinde bulunduğum kitle, sahadaki kalabalıktan daha az oluyor, bazen onları “tükürükleriyle boğacak kadar” kalabalık. Bazen sessizlik hakim oluyor, sahadaki iti k...

bir yıl daha biterken(2)

(evveliyatı şurada ) 25 ve 8; yıl başlarımın numaraları; ben bu kente geldiğimde doğanlar artık okullu oldular; doğduğumda ekilen çınarlar çeyrek asırlık oldu, gölgesinde ne aşklar yaşandı ve dahası "tamam hayat başlıyor" dediğimdekiler konuşmayı öğrendi ki 2005 yazıydı TAŞTİ'de ilk ağzımda çıktığında; ondan beridir 4 kere daha başladı hayat (lütfen hemen bozmayın, her gün başlar biliyoruz bu meret; geçmişten kopma bağlamdan dönemsel bir ayrım bu, lütfen!) 4 keredir başladı ve bitti; parasızlık ve yalnızlık, sefalet ve merhamet. yeni işler, yeni evler, sanki hiç bitmeyecek günler, yeni şehirler, yollar, yolculuklar, insanlar, hikayeler, neler biriktirmedim ki içimde ve sonuçta bir koza gibi örülen ağın içindeki tutsaklık. dön-dolaş aynı yerdesin, ekmeğin emrindesin. yeni bir yıl biterken, güneş dönüp dururken benim gibi hattında, dünya dönüp dururken etrafında, sınırında hiç şaşmadan, 365'te 1 de olsa bir ihtimal bugünü yaşamak; değer beklemeye, yeniden doğmaya ve...

30 yıl olmuş öleli: yaşamalı ve burunlarından getirmeli

2002 yılıydı; bir şeyler değişiyordu; bir şeyler akıyordu; ki o zamanlar böyle yyy sorunsalım yoktu-başka şeyler vardı ama sorular artıyordu; geçmişle bağ kopuyordu, ne kadar olabilirse işte, okuyordum-okuyordum-iyi okuyordum; bir yandan çelişkiler netleşiyordu, kutuplar beliyordu; derken bi yerden başladım- korkuyu beklerken -ki bir şeyleri beklediğim ortadaydı-halen öyle, bu debelendiğim çamurdan çıkmalıydım-ama olmadı; neyse; memleketin çeşitli köşelerinde, beytepede sırada, toroslarda bir çam altında, çukurovada varoşunda bir balkon kuytusunda, otobüs koltuğunda, tren vagonunda; her neyse, okudum, sonra tehlikeli oyunlar , sınırdaki oyunlar, kendi kendine konuşmalar- ki istanbuldaydım o zamanlar-sonra artvin; sonra işte o: tutunamayanlar . başladı ve bitti. her şey çok çabuk oldu; ama iyi oldu. başlayan ve biten başka şeyler de vardı; denk geldi, cuk oturdu, yeni bir çerçeve oldu, anahtar kelimeler değişti, imgelem değişti, artık yeni bir dil kullanıyordum sanki ve bünyeme zerk olm...

tüm Demirsporlar'ı seviyorum!

Tüm Demirsporları seviyorum; onların hepsi kan kardeştir; mavi-lacivert denizin farklı kıyılarıdır; armaları gibi kaderleri birdir... Demiryolunun iki rayıdır onlar, son durağın yakın olması umurlarında değildir... Adana’daki için, Seyhan Oteli durağında inip, iki yanında da turunç ağaçları ile bezeli -ki o turunçların kuzenleridir Gazi Ortaokulu’nun bahçesinde, bankların ayakları arasından geçirmek için teptiğimiz, suyu çıkana kadar peşinden koştuğumuz- yol boyunca benim gibi stada süzülenle beraber, kebap dumanları arkasına saklanan 5 Ocak’ın eteklerine sığınmayı, ya da Gazipaşa’yı turlayıp atkılarla, formalarla ele güne maça gittimizin duyurusunu yapıp, Vali Yolu’ndan ya da ara sokaklardan, içimden şarkılarla alkışlarla ortalığı inletmek gelse de, çoğunlukla sessizce kalabalığın arasına karışmayı, sonra içlerinde olmasam da yanlarında olmayı sevdiğim şimşekler in huzursuz bekleyişlerine ortak olmayı severim. Onların arasından şöyle bir stad çevresini turlayıp, mavilacivert denizde...