Salı, Ekim 07, 2008

gilmour

David Gilmour'un son albümü-On An Island'ı uzunca bir süre keyifle dinledim; yaşlılık dönemine yakışan müthiş bir olgunluk, sakin ve dingin-demlenmiş-tam tadında akustik bir albüm-sakin bir döneme müthiş bir partner...

Ama lanetli bir günün anısına sanki cezalandırmıştım üstadı; koca bir yalanı öğrendiğim an o albümü dinliyor olmaktı suçu; o ana geri dönemek için hiç dinlemedim bir süre ama bu akşam dream tv'de canlı performansı izleyince,tekrar ziyaretin zamanı gelmiş dedim; işte canlı bir kayıt:On an Island



(Youtube'u kusursuz izlemek için youtubejacker adlı programı indirmeniz yeterli.)

2 yorum:

vertumnus dedi ki...

Bazen, çok sık değil ama bazen işte, gerçekten Pink Floyd konuşasım geliyor. Bu post, öyle anlardan birine denk geldi, halihazırda da yorum fasilitesi olduğuna göre akıtayım içimdekileri.

Yazı boyunca "Pink Floyd" dediğimde, yalnızca grubu kastetmiyor olacağım. Sevgili Disconnectus'un da benzer bir algıda olduğunu düşünüyorum. "Pink Floyd", grupla beraber, bir ruhu temsil ediyor. Bir müzik akımını, bir hareketi, yeni bir çağı falan değil, bir ruhu...Dolayısıyla bunun bu şekilde algılanmasını isteyerek başlayayım...

Ruh, hemen her Pink Floyd takipçisinin bileceği üzere temelde 3'e bölünmüş durumda. Syd dönemi, Roger dönemi ve David dönemi diyelim. Bunların içerisinde rock tarihçileri ve grubun kendi üyeleri Syd'i "süper yaratıcı" bir noktaya koyuyor da olsa, benim kulağımda durum aynı değil maalesef. 1950'lerin muhafazakar Amerikan aile babası olarak görünecek olsam da izninizle "Syd mi? Gerçekten gürültüden öte ne buluyorsunuz onda?" diyeceğim. Biraz da acımasız olacak ama gittiği güne şükürler olsun da derim...

Roger dönemi, benim için Pink Floyd'un Pink Floyd olduğu dönemdir. Syd dönemine nazaran hem sözlerde hem müzikte çok daha yaratıcı bir alan açan grup, işin içine Roger'ın tuhaf karakteri, korkuları, paranoyaları girince tam kıvamını bulur. Hatta bu "Final Cut"ta o kadar baskındır ki, albümü dinledikçe Roger Waterslaştığınızı hissedersinizi. O albümün herhangi bir kısmı kulağınızın içinde dönmeye başladığında, hava -gerçekten- sıkıntılı bir akşamüstü karanlığına döner, çocukluğunuzun mide kıvrandırıcı anıları gün ışığına çıkar, suratınız ekşir...Roger, böyle sıkıntılı bir adamdır. Dünyanın en güzel müziğini yapmıştır...

Velev ki para tatlı, para bal. Roger, grubun iyi kötü ortaya koyduğu siyasi tavırla çok da bağdaşmayacak bir biçimde paragözdür bana göre. Kaprislidir de. Yollar ayrılır.

David, ardından gelip iyi işler çıkarır, evet. Ancak bu artık Pink Floyd değildir. Basit bir testle ne demeye çalıştığımı açıklayayım.

Arjantin Caddesi barlarının birinden, bir kadını nazik bir biçimde evimize davet ediyoruz. Kasetçalarımıza David'li Pink Floyd'dan herhangi bir şey koyuyoruz.

Sonuç: Müspet. David'li Pink Floyd sevişmeye başlangıç süresini gerçekten hayli kısaltır...

Bu Pink Floyd, melodik anlamda rahat dinlenen (sözlerin hakkını verelim, gerçekten iyidir bak) kimi zaman romantik hissettiren, bir kadeh şarapla rahatlıkla dinlenip yanında kitap okunabilen bir Pink Floyd'dur. Mide ağrısı yapmaz.

Aynı kızcağıza Final Cut albümünü dayadığımızda, istersek göbeğimizde baklavalar çıkmış olsun, sevişmeye başlama süremiz uzar. Kız bir müddet sonra kasetçaların başına geçerek muhtemelen Slow Türk'ü falan aramaya başlar. Roger, mide ağrısı yapar.

David, elbette Slow Türk değildir. Haşa. Amma velakin Pink Floyd'un içinde illa biri Slow Türk olacaktıysa o David'dir. Roger bu noktada "mmm Megasite"ye, Syd'se PTT 166 masal hattına denk gelir kanımca.

En başta söylediğim Pink Floyd, ruhtur'un ruhunu çok büyük ölçüde Roger şekillendirir. Aslanım Roger.

Bu arada, ben kendimden başka Pink Floyd'un en iyi albümü Final Cut'tır diyen de görmedim. Her an, bütün tersliğin aslında bende olduğunu müthiş bir şeffaflıkla görebilirim...Bilmiyorum...

mediha dedi ki...

ben bu albümde ne çok "this heaven"ı seviyorum. çocuklarından ve ekmekten ve şaraptan bahsediyor ya, işte olgun budur kardeşim. olmuş bu adam diy egeçiyor içimden.

hemen dinleyiveriym istedim de yok şimdi şarkı, evde laptopta var. ben de gittim midlake'ten roscoe dinledim. alakası yok ama olsun, güzel ki o da..

bi de yan yorumcuya çemkirmek istiyorum: arjantin caddesindeki hangi kızlarmış o da, pink floyd diyince kaldırmışsın? o kızlar tunalı, çevre sok. civarında olur olsa olsa.. arjantin bence sadece yasemin mori söleyince güzel. bi de kebapları var, o da güzel..