Kayıtlar

Konser sezonu

 2025 konser sezonuna Headbangers ile başladım. Sadece 3. güne katılsam da oldukça doyurucu oldu. Headliner'ın Opeth olduğu günde kısmen bildiğim veya hiç bilmediğim grupları dinlemiş oldum.  40 yaş ve üzeri için yorucu bir etkinlik tabii... Bir gün önce gidip dinlenrek sahaya çıksam da konser alanına ulaşmak için yürümeyi tercih etmem sıkıntılı bir tercihmiş. İn bin, sıra, hangi otobüs vs uğraşmamak için Tarabya'dan konser mekanına kadar yürümeyi tercih ettim. Giderken değil de dönerken daha çok zorlandım. Dönüşte bir şekilde kalabalık aşağı akar diye düşünmüştüm. İstanbullular sadece aktarma yapacağı duraklar arası mesafeyi yürüyormuş!  Festival ortamına çok alışık olmasam da her şey düzenli ve özelikle tuvaletler iyiydi. Daha önce milyon fest Adana'da bu durum oldukça sıkıntılıydı. Ses sistemi de beklediğimden iyiydi, gruplar cayır cayır çaldı, zamanında çıkıp indiler. Arada kenara çekilip dinlenmem gerekti çünkü sahneler arası koşturmaca oluyordum.  Yeni yerli gr...

Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?

 Avrupa'nın ortalarında dolandıktan sonra Anadolu'nun ortasına geri döndük. Arada batısında da konakladığımız oldu; elektrik kesintileri, yangınlar, sıcakla beraber. Gezip gördüklerimiz, hissettiklerimiz, ter ve yorgunluk iç içe geçti; içe aktarıldı. Bolca fotoğraf kayda geçti. Hafıza kaydı... Kayıp düşmesin diye anılar. "Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?" denklemini birlikte götürmeye çalıştım her zaman. Ama para olunca zaman, zaman olunca para olmuyor çoğu kez. Zamanımız daha bolken paramız azdı; yine de kayıtlara eklenen çokça yer oldu. Kimisi 36'lık filmlerde, bazıları basılı kağıtlarda kaldı.  Şimdilerde çoğu dijital. Öncekiler soluyor, sonrakiler yer açılsın diye siliniyor bazen. Hafızalar doluyor; sıfırlamak gerekiyor. Gençlikten orta yaşlılığa, orta sınıf dertleri... Okudum ve yazdım; gezdim ve dolaştım. Tekken iki ve şimdi üç olduk. O da ayak uyduruyor bize, tin tin geziyor sokaklarda; seviyor. Yeni yollar aşındırmak için zaman ve para kollamaya devam.

Konser ve holter

 Temmuz 24'ün iki ilginç gelişmesi, birbiriyle kafiyeli. Önce Bruce Dickinson konseri için günübirlik İstanbul... Gecenin ikisinde yangın nedeniyle iptal olan uçağı değiştirme, onun da rötarı derken gidiş tamamlandı. Sıcakta Beşiktaş çarşısında vakit geçirme işi zordu, sonra güneş altında sıra, 40lı yaşlar için pek de uygun değilmiş. Konser harika olsa da dönüş için yine durakta ve havaalanında sürünme... Dönüşte uykusuzluk ve bel ağrısı. Olsun, uzun süre sonra kendim için bir şey yaptım.  Diğeri, yıllık check-up'ın kalpçi doktora denk gelmesi, tekleme var diyip holter takması. Kendim için taktığım holterle canlı bomba gibi kablolarla bir gün geçirdim. Hepsi sizler içindi, haberiniz olmasa da.. Bensiz ne yapardınız, bilemedim. Teklerdiniz eminim. Günde 12 kere teklemişim, normalmiş. Sağlık sektörünün oyunlarından sağsalim çıktım. Eminim. 

Kedi

 Çok değil 6 ay önce bir kediyle evde tek başına kalacaksın deseler, hadi oradan derdim. Oradayım, hadi bakalım. Oradaydım diyelim... Bu seneki yaz bekarlığımda, 20 günü aşkın Tugger kediyle (tagır, tagış, can can gibi kod adları da var) baş başa, yan yana, omuz omuza geçti. Bugün de beraber yolculuğa çıkacağız. Bu da bir ilk; kediyle yol. Tagır, iyi bir dinleyici çıktı; anlattıklarımı sorgulamadan dinledi. Ama boş gözleri, bana boş konuştuğumu hissettirdi bir yandan da; boş konuşmamak için sustum. Susturucu bir özelliği de varmış demek ki.  Tüyüyle, mamasıyla, sevmesi, kızıp bağırması, nerede bu diye ev içinde aranmalarıyla yaklaşık 5 aydır kedi deneyimi yaşıyoruz. Evin yeni üyesine alışmak zor olmasa da arada bir tetiklenen alerjim, uzun zaman dışarıda vakit geçirince eve gitsem iyi olur hissi sıkıntılı zamanlar da yaşattı. Zaten evcil olan beni iyice eve bağladı. Ama geçen yılki yaz bekarlığı günlerimde neyle oyalanıyormuşum diye de sordurttu.  Eve giren her şeyle kurd...

Öyküler

Bir kısmı bu blogta yayınlanan ya da blogtaki çeşitli pasajları içeren öykülerim, şu adreste açık erişim okunabiliyor:  https://drive.google.com/file/d/1rFTUs8pkxQKRtx3MrMeik68jz2dGXfiW

41'den

 20'li yaşların ortalarından beri devam ettiğim bu blogta hala ne yazabilirim bilmiyorum. Yaşıyorum ve ölüyorum. Her nefes beni sona yaklaştırıyor; o yüzden nefesimi tutuyorum. Denizin altında tabi, 20 bin fersah altında; bambaşka bir yerde, gidemediğim, olamadığım, bulamadığım herhangi bir yerde. Burada. Alıyorum ve veriyorum. Hayatta kalıyorum.  Eski yazdıklarıma bakıyorum. Bugün olsa yine yazardım Elimde olsa 20'lerde kalırdım. O zamanlar 40'lar nasıl olur diye bir soru aklıma gelmiyordu. Ölümü ya da yaşlanmayı pek aklıma getirmiyordum. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, gördüğüm güzellikler daha önemliydi. Şimdi bakınca görüyorum ki anı yaşamışım. Sanki yaşamıyor gibiydim ama yaşamışım. Daha iyi günler özlemi hep vardı; demek ki yarın daha güzel bir günmüş. "hep yarın olsun."  Bugün yeniden 20'lere dönseydim yine aynı şeyi yapardım, cebimdeki bozuklarla İmge'den kitap alıp, çok satış yapıyor zaten diye Dost'tan dergi çalardım. Yakalandım ama ols...
 Bakmayın burada ağlak bir moruk olarak takıldığıma; kendi çapımda neşeli, enerjik, yaşamaya hevesli biriyimdir. Sorun çapımın biraz dar olması olabilir. Kendi çapımda yaptığım işler, sağa sola çarpa çarpa bende morluklar oluşturdu. Alım al, morum mor oturdum yerime. Keyfimi kaçıranlara karşı elimi kolumu uzattığım yerlerden biri, burası. O'su bu'su, şu'su; öyle böyle yaşıyoruz işte, ölümüne... Şen şakrak, kakakikiri, espriler, şakalar. Spritüel kaçışlar. Uçtuğumu zannedip götümün üstüne çakılmalar. Buradan bir yere gidememek. Gittiğinde de bile gitmiş gibi olmamak. Güldüğünde de içinin gülmemesi gibi bir şey bu. Bak yine keyifsizleştim birden. Başka biri olmak istemem. Dengesizliklerimle birlikte kendim olmakta bile zorlanıyorum. Dengemi tutturmak zor olduğu için yerimde oturuyorum. İçten içe şakalar espriler devam ediyor... Gülelim ağlanacak halimize. Bak yine ağlamaktan bahsettim; bırak bu moruklukları adamım!    
 Kendi çapımda normalleşme çabalarım devam ediyor. Dün çorapsız yattım mesela; bir iki gündür eşofmanın üstünü de giyiyorum ince kazak yerine. Evde daha çok vakit geçiriliyor. Kolay yapılıp hızlıca yenen yemeklerden, hazırlaması biraz daha zaman alan yemeklere geçildi.  Ama hala salondayız; arada bir yatak odasına gidip alıştırma çalışmalarım devam etse de... Hala koridorun ışığı açık yatıyoruz, önceden her biri itinayla söndürülürken... Telefonun şarjını çok aşağı düşürmeme, şarj aletini ve telefonu yakınlarda tutma işi de yerleşti. Önceleri telefona çok bakmamak için kendimden uzağa koyarken, şimdi iç içe olduk.  Yatana kadar dışarı kıyafetleriyle oturmaya da devam ediyoruz. Ne oldum deme, ne olacağım de'nin pratik haliyiz. Daha beterinden korkarak... 

Çaresizlik

 Deprem nedeniyle müthiş bir çaresizlik içinde geçiyor günlerimiz. Evimiz ayakta ama bir diken gibi batıyor her yanımıza. Çeşitli düzeyde çatlakları içimizden geçip gidiyor sanki. Bir şey olmaz dediler, sağlam dediler ama artık kafamız sağlam değil gibi. Bu tip durumlarda hep en kötüsünü düşünme eğilimi güçlenir; üstesinden gelip kendimizi toparlamaya çalışsak da bitmeyen malum sarsıntılar hep en başa götürüyor bizi... Pek çokları böyle biliyorum; Rüya ve Ebru için de daha fazla dirayetli durmaya çalışıyorum. En kötüsünü atlattık diyorum. Umarım daha da kötüsü olmaz... İlk günlerde arkadaşlar yanımızda oldu, onların evine sığındık; sonra İzmir'de geçirdik bir haftayı da. Dönüne yine bizi bulan sarsıntı tekrar filmi başa sardı. Arkadaşlarımızın kayıpları ve yıkımları oldu. Televizyonlar zaten izlenecek gibi değil. Onlara göre iyi durumda olsak da kötüyüz işte. "İyi kötü geçinip gidiyoruz" oyalanmasında iyi kısmı uçtu gitti sanki. Kendimi parasız ve kaygılı hissediyorum. He...

Edebi hislerin uyarıcılığı azalınca yaşama dair heves de azalıyor

 Şarkılarla, şiirlerle, kitaplara geçen ömrün belli bir yerinden sonra bunların etkisi azalıyor ama yerine de bir şey gelmiyor. Artık bunlardan pek tat da almıyorum. Yeni bir şey dinlemek, okumak, çalışmak ya da öğrenmek içimden gelmiyor. Büyük bir coşkuyla yaşamıyorum artık. Edebi hislerin uyarıcılığı azalınca yaşama dair heves de azalıyor. Hislerin körelmesi; işte yaşlılık böyle bir şey... Gençliğin tatları, yerini ağızda bir kekreliğe bırakıyor. İyi ki tatmışım, orası ayrı... Tüketmek yerine üretmeyi, örneğin daha çok ve iyi yazmayı denedim. Olmuyor. Kendimce iyi dediklerim de başkalarınca pek ilgi görmüyor. Kendim için fazlasıyla yazdım, çizdim, söyledim ve konuştum. Acaba başkaları da buna bir şey der mi diye dertleniyorum bazen; sosyal varlıklarız neticede. Şu ana kadar pek bir karşılık göremedim. Kendimden başlayarak bir şeyleri değiştirme umudu gittikçe azaldı. Yine de yaşıyoruz inadına; üretmek ve yazmak iyi hissettiriyor; eskisi kadar olmasa da... Neyi daha iyi yapmak ist...

muhasebe #22

 Yılın beklenen, ısrarla istenen, yolları gözlenen yazısı geldi: Bu yılın muhasebesi!  Durgun bir yıl oldu. Kötü haberin olmamasına iyi haber dedim. Rutinler devam etti. Rutin bozma eylemleri olarak bir kaç yeni iş ürettim kendime. Bunlardan biri kentin eski evlerinin fotoğraflarını çekme konseptiyle açtığım instagram hesabı oldu. Kenti farklı bir gözle gezmek, önünde geçtiğin binalara yeni bir anlam yüklemek, kentin yeni yerlerini de bu fırsatla gezmiş olmak adına iyi bir fırsat oldu. Pek ilgi göstermediniz gerçi; ben kendimi eğlendirdim, sağolun yine de! (pis pis bakma emojisi var burada.) Önceki yılın sonlarında başladığım ülkedeki açık alanda protesto ve eylemleri listeleme işine yaz aylarına kadar devam ettim. Hele bunu hiç sallamadınız... Liste miste yok size bundan sonra... Geçen yıllarda devam eden işler:  Youtube 'a videolara, sayıları azalsa da, devam ettim. 14 yeni video yükledim; kanal 32 bin görüntüleme, 1500 saat izlenme, yeni 509 abone aldı. Öğrenci arkad...

Şaraplıktan sirkeliğe geçiş

 Yine dönüp dolaşıp bir 10 Kasım'a daha geldik; sabah ayrı bir hüzün akşamı ayrı... Yeni bir on yıl başlarken kendi adıma artık daha yorgun ve hissizim. En iyi on yılları geride bırakmış olmanın hüznü, geleceğe yönelik merakı da azaltıyor. Daha az yazmak, daha az okumakla beraber insani vasıflarımdaki zayıflama kendini daha çok hissettiriyor. Tabii ki toparlayıp yeniden yeni keyif alacağım şeyleri bulmak arayışına girebilirim. Bu sene başında yapmıştım bunu. Eski evlerin fotoları, geçen seneden kalma öykü ve video işleri ile böyle bir ivme yakalamıştım; kendime uydurduğum çalışma konuları ile acaba yeniden canlanabilir miyim diye heveslendim... Yaza doğru azalan istekler, sonbaharda düşen yapraklara karıştı. Hiçbir şey yapmadan biraz durup beklemek isteği ağır bastı. Biraz da bunu deneyelim bakalım... Toplamda, ben bunu hak etmemiştim hissi gittikçe baskın hale gelirken kendi kendime demlenmelerimde artık zamanı geçen bir fermantasyona ilerlediğimi düşündüm. Şaraplıktan sirkeliğe g...

muhasebe #21

 Sene sonu muhasebe kayıtlarına devam; gelenek sürüyor. Geçen seneki yazı da, "hayatta kalmaya, ayakta kalmaya devam ediyorum, arada spor yaparak kasları esnetiyorum, bir de atlatılacak sözlü sınavı geçtim mi, artık insanlıktan çıkabilirim! Yok şaka, giriş var, çıkış yok" demişim. Aynı yerdeyim, dağılabilirsiniz!  Bu yıl çokça dağıldım ve toparlandım. Malum sınavı geçtim. Başka sınavlar vermeye devam diyorum; kaderim hep başkalarının elinde mi? Her seferinde bir parçamı dışarıda bıraktım, iyi usta misali parçalar toplarken malzemeyi artırdım. Kenarda köşede biriktirdiğim parçalarımdan yeni bir canavar yaratıyorum. Filmi çekilmiş ve kitabı yazılmış bütün eylemleri tekrarlıyorum. Ne oluyordu filmin sonunda? Hatırlamıyorum bilmiyorum... Göreceğiz. Ben de kendi filmlerimi çekiyorum; youtube 'ta 1900 aboneyi geçtim; bazılarını podcast olarak yüklüyorum spotify 'a; orada da 680 takipçideyim. Kendimi oyalamak, zamanımı değerlendirmek, kayda değer işler yapmak ve gerçekten ha...

parçalanmaya devam

 Sen toprak altında parçalanmaya devam ederken biz de dışarıda parçalandık anne. Çok bir değişiklik olmadı; yok olmaya devam ediyoruz birlikte. Ölümüne yaşam devam ediyor; nefes al nefes ver. Sen iyi kötü börtü böcekte, kuşta ağaçta yaşıyorsun parça parça. Bense patates çuvalı gibi yığılıp kaldım olduğum yerde. Bir yere kıpırdayamadan öylece durdum. İçim dopdolu olsa da tek tekmede yıkılırım. İçten içe çürürüm ya da hava alan yerlerim pörsür. En nihayetinde çöpe atılıp gideceğim. İçim geçti. Zamanım doldu. Geç kaldım. Gitmeye ve dönmeye. Şimdi sana bunları söylesem bir rabbiyesir oku, bir oku üfle nazar değmiştir sana derdin. Üç nas, bir felak. İnsanın en çok kendine nazarı değermiş. İyi olmanın ya da olmaya çalışmanın hiçbir yararını göremedim ama kötülüğü kendime oldu. Söylediğim sözler, yazdığım yazılar, kurduğum beklentiler olmadı, beğenilmedi, karşılanmadı. Ya da kötüydüm de kendimi iyi sanıyordum. İyiye, güzele, doğruya dair bütün beklentilerim yerle bir oldu. Tersini deneyel...

yaşayıp gidiyorum. hiçbir yere - arşivden

Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış; battım çıkamıyorum; yaşayıp gidiyorum. Doğum günü yazılarını etiket altına topladım; Rüya'nın yeni başladığı, hala gitme umudunun olduğu, soruşturmaydı, sarı zarftı savunmaydı daha yormadıkları dönemden; işimi iyi yaparsam, üstüne üşeni yaparsam ödülümü alırım sandığım zamanlar...  https://disconnectus-erectus.blogspot.com/2015/11/yasayp-gidiyorum-hic-bir-yere.html "Dönüp dolaşıp geldik aynı yere, 1 yıllık turumuzu tamamladık, her şey olması gerektiği gibi. Bu klişelerle birlikte yaşamaya devam. "Yaşıyorum, ölüyorum". 5 lt'lik yağ ne kadar yeter, bu ay kredi kartı ne kadar gelecek, yeni bir ayakkabı alsak mı yoksa biraz daha mı idare etsek... Felsefi soruların yerini alan hayat tartışması. Ben Memur Bey, nasılım? Daha çabuk yoruluyorum ve daha derin uyuyorum. Daha derin meseleleri dert edemiyorum. Neyse ki eski yanlarımın bir kısmı hala ayakta. Kurtlarla savaşta hala beceriksiz ve telaşlıyım. "Beceriksiz ve korkak...

Modern Hayat Yerle Bir Oldu

 Ankara'da herhangi bir statta maç izledikten sonra sağda solda takılıp, belki ayran-simit ya da ciğer-kebap, devamında Sakarya diye devam eden hafta sonları... Güneşli öğleden sonraları, zaman: bahar. Kış ise içlik altta. Sonra fermente sıvılar; sarı, kırmızı, beyaz. Bir daha, bir daha... Günler boyunca, bir daha. Dostlar, kızgınlıklar, kırgınlıklar, aşklar. Kadınlar ve erkekler. Biz. Beraber, birlikte ve dip dibe, diz dize. Biz ve onlar. On yıl sonra burada yine buluşalım, olur mu? Olmaz.   On beş, yirmi, yeniden... Hadi eyvallah. İnsanların içinden, kalabalıkların içinden kaçıp geldiğim bu sığınakta, ilmik ilmik işlenmiş bir el sanatının karşında oturuyorum. Ilgıt ılgıt gelen geçmiş rüzgarların ısıttığı yüzümün tanıklığında.... Islık ıslık öttürülmüş bir geçmiş; bir melodi, bir ezgi. Eskidi. Elden geçirilmesi gerekli.   Anılarımı elden geçirip birer sanat eserine aktarmak istediğimde, bu konuda eğitimsiz ama hevesliydim. Belki uygun bir yer, uygun zaman, koşu...

Giden değil kalan

 Ayakları onu yine bu sapa yola sokuyor. Beyni ile kasları arasındaki gergin ilişki... Düzenli ziyaretleriyle kendini yakınları gibi hissetmişti demek ki. Aslında günlük yürüyüş rotasını değiştirip girdiği ağaçlı yolda birden karşısında beliren bir evdi. Kendi geldiği taraftan pek gelen giden izi yoktu. Diz boyu otlar ezilmemişti. Karşı tarafta ise nadiren gelen araçların açtığı izler yine inatçı otlar tarafından örtülüyordu. Çok ziyaretçileri yoktu anlaşılan. Kim gelir bu kadar sarp bir yere? Gelmek zorunda olanlar belki. Onlar da önce korkmuş, sonra şaşırmıştı aslında. Kimdi bu adam; hırlı mı hırsız mı? Yıllar önce yaptıkları, belki bir ara para bulursak büyütürüz dedikleri kulübede onları haftada bir ziyaret eden yabancı. Gide gele kendini sevdirdi. Ekmek, su, bir şey lazım mıydı? "Siz inemezsiniz bu kadar yolu; alayım ben."   Yaşlı bir çift. İki çökmüş beden. Belki çok yaşlı değiller ama beklemekten yaşlanmışlar. Hayatın yükü omuzlarında. Çocuklarını, torunlarını, onl...

"Ne kadar iyisin Olric"

 "Bana çiçeklerin ismini kim öğretecek Olric? Yeni şeyleri öğrenmek için çok vaktiniz olacak efendimiz. Ne kadar iyisin Olric. Benim ihanetlerime göz yumuyorsun ve bana doğru yolu göstermiyorsun. Bir gün bu çiçekler o kadar büyüyecek ki bütün reklam demirlerini örtecek. (...) O zaman biz ne olacağız Olric? Biz her zaman yolda olacağız efendimiz. (...) Sürekli akan çeşmenin yanına geldi. Selim, böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar. Bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta ulaşırlar Olric." (Oğuz Atay / Tutunamayanlar / s. 572)

"bir ormanda olmalıydın"

"Yalnız seninle mi konuşabileceğim Olric? Olric susuyordu. Olric dış dünyayla konuşmazdı. Parçalanırdı, erirdi. (...) Buraya nasıl geldim Olric? Yüz yıl uyuyan adam gibi yabancı gözlerle süzüyordu çevresini. Zamanı bulamıyordu. Uykunun rahatlığından şuursuzca fırlatılmış bir yaratıktı. Sus diyordu kendi kendine. Sus, kimse duymasın. Sen Turgut'sun. Turgut Özben. (...) Bir ormanda olmalıydın. Ölünceye kadar yerinden kımıldamayacağını bilen bir ağacın rahatlığını duymalıydın. (...) Bütün bunları ben mi düşünüyorum, diye geçiriyordu içinden, karısına bakarak. Başka şeyler de düşünüyordu. Yoksa rüyasında mı görüyordu? Evet, rüyada görüyordu." (Oğuz Atay/ Tutunamayanlar / syf, 408-409)

yaşadım ve çaldım

 Bizim evde hiç müzik aleti olmadı ama çevremde de oldukça çoktu. Arkadaşlarımın gitarları, bağlamaları, kemanları her zaman saygı duyduğum nesneler olmuştu. Tellerine, penalarına, mızraplarına, saplarına dokunmak bana başka bir zaman geçişin olasılığını hissettirirdi. Bu hisler pratiğe uzun süre dökülmedi. Tabii bunlar bir yandan da zenginlik göstergesiydi. Bizim gibi memur ailesi için bunlar tamamen lükstü. Öyle 5 yaşında ilk bestesini yapan, 9 yaşında ilk ödülünü alan müzisyenlerden değilim anlayacağınız. Pek bir aile desteği falan da görmedim. Yine de içimde bir müzik sevgisi olduğunu söyleyebilirim. Genelde haber dinlemek için kullanılan evin önemli şahsiyeti radyoda, ben engel olmazsam hemen kapatılan klasik müzik eserlerindeki aletlerin ne olduğunu, ansiklopedilere bakarak tahmin etmeye çalışıyordum o zamanlar. Müziği hayal ediyordum diyebiliriz. Başka bir aleme geçmenin aracısıydı o. Şimdi sizlerin karşısında bir başarı hikayesi olarak otursam da aslında benim piyanoyla mac...