Kayıtlar

Hayatta en azından bir iki şeyi iyi yapmak gerek.

Hayatta en azından bir iki şeyi iyi yapmak gerek. Hayatta yapmam denen şeylerin sayısı mümkün olduğunca az olmalı. Denemeli ve mümkün olduğunca iyi yapmalı. Ama bazı şeyleri daha iyi... Daha önce söylediğim gibi, zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir . Aslında olan biten, beklemek eylemine bir vücut kazandırmak meselesi; pek daha önce söylediğim gibi. Kazandığımız vücut, havadaki oksijenin yaptığı beyin hücrelerimizin birikip, sarkıt ve dikitler halinde birleşmesinden ibaret. Böylece bir döngü içinde birbirine kavuşan ve tamama eren bütünün parçaları olduğumuzu öğreniyoruz. Bekledikçe olması gerektiği noktaya gelen şekil ama o sabrı gösterme gücüne sahip olmayanlar için de ecic bücüc, eğri büğrü ve şekilsiz bir bütüne evrilme potansiyeli... Şekilsizliğine şekil verdiğini düşünüp, olmadığı gibi görünme azmiyle yanıp tutuşanlar da kendince bir şeyi iyi yapıyor olabilir. Ama yanlışı daha yanlış hale getirmek, pek de istenen bir şey olmasa gerek. Aslında biraz sakin olup, zaman...

Zen Kaçıkları

"'Sevinin köleler, sevinin de korkutun yaban despotlarını'. Yani tıpkı aşıkların konumu, çöllerde gezip duran o eski Zen Kaçığı ozanların; bu dünya sırt çantalarıyla gezip tozan insanlarla dolacak bak görürsün; aslında hiç istemedikleri birsürü buzdolabı, TV, araba gibi, hiç olmazsa şöyle son model arabalar gibi, ne bileyim bilmem ne briyantini, yok efendim bilmem ne deodorantı ve daha bir hafta geçmeden dolabı çöp tenekesini boylayan bin türlü ıvır zıvır tüketme şerefine nail olsunlar diye her yandan gelen çalışın, iş güç sahibi olun çağrılarına, baskılara boş veren Dharma Serserileri'dir bunlar. Tepiyorlar bu sistemi, çalış, üret, tüket, çalış, üret, tüket sistemini. Neler düşlüyorum bakın: Binlerce, hatta milyonlarca Amerikalı genç sırtlarında çantaları dağlara yönelmiş, dua edip çocukları güldürmeye, yaşlıları sevindirmeye, genç kızları mutlu, kadınlarıysa daha mutlu kılmaya; hepsi de Zen Kaçıkları bunların, durup dururken kafalarında beliriveren şiirleri yazarak, ...

yeteri kadar

yeteri kadar can sıkıntısı, dünyayı değiştirmek için yeterli bir neden olabilir.

sevgilim bir günün...

"Sevgilim, bir günün ortası şimdi taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık, ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde uzat bana uzat ellerini izinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar istanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu, güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor. ben seni düşünüyorum, seni hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi "kalbim" diyorum, kalbim daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi aşkı anılar besliyor, düşler kadar bu yüzden diyorum ki "aşk, eskidikçe aşktır" sevgi, eskidikçe sevgi. günümüz ekmeğimiz, türkümüz çoluğumuz çocuğumuz binalar yan yana yükselip gidiyor vapurların ağzı köpük içinde uzaklarda ne kapılar açılıyor trenin biri bir istasyona varıyor oradan çıkıyor biri. her şey biliyor, her şey sen biliyor musun bakalım seni nice sevdiğimi? üstüne titrediğimi? geldiğimi? gittiğimi? hadi!" (cemal süreya)

18 yıl sonra

18 yıl sonra bir buluşma. Bir fotoğrafta ele ele tutuştuğumuz ASD ile, yaşlandık yahu muhabbeti. "Çocukluğun anıları sırtımda ağır örtü". Hiçbir şeye yaramayacak anılar yığını. Aslında ne kadar değiştim, değil mi? Eski ben değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Bütün bunlar banyoyu temizlemem için yeterli neden oluşturdu. 18 yıldır temizlenmiyor değildi elbet. Neyse ki hiçbir yerde o kadar kalmayı başaramadım. Yine de bu buluşmaların faydaları, aslında iyi bir hayatım varmış, gerçeği. Daha yenilerinin sınırlarını öğrenmeyi başaramazken, yeni sınır ihlalleri için adımlar atmaya devam... Karanlık odada, kara kedi avlama sanatında doktora ünvanıma az kaldı. Her nefesle tarih yaratmayı başarırken, bir sonraki nefesin daha iyi olması için elden gelenin arda koymazken, bugünü-şu anı geçmişle gelecek arasında sıkıp durunca, insanın canı çok sıkılıyor. Hafta sonları daha iyi geçebilir. Geçmiş ve gelecek olmasaydı eğer...

kitap

Kitap çıkalı 1 yıl oldu. Biraz hayalkırıklığı yarattı ama olsun, tarihe not düştü. 1.yılı şu şarkıyla kutlayalım: A Fortune In Lies /1989 kayıtlı parçanın 2004'teki yeni hali.

"yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor..."

Nasıl bir temel atılmış ki yıllar sonra dinlenince bile aynı trans haline büründürüyor bu melodiler. Herşeyiyle muhteşem bir şarkı, neredeyse hiçbir eksik yeri yok; bu haliyle tam bir ütopya ki oraya aittik o zamanlar. Herşeyimizle tamdık ve eksiksizdik. Kusurlarımızı edinerek insan olmaya karar verdik. Yüreğimizi öylece ortaya koyduğumuz ve onunla başbaşa bir masada vakit geçirdiğimiz zamanlar... Masadan alıp tekrar içeri koyduğumda ne o eski yürekti ne ben eski ben. Hala yaptırabilecekleri korkutuyor ama "yapamayacağımı bilmek beni sakinleştiriyor". Kendime dönüp arkamı gidiyorum kendime. Pişmanlıklarım, elimin kiri. "(...) people in prayer for me everyone there for me sometimes i feel i should face this alone my soul exposed it calms me to know that i won't. blood...heal me fear...change me belief will always save me blood...swearing fear...staring conviction made aware give up on misery turn your back on dissent leave their distrust behind wash ...

hareket

Eşyaları yerinden hareket ettirince, bir daha asla aynı yere gelmiyor. Eski yerini bulmaları oldukça güç hatta imkansız. Hareket ettiklerinde, zihnimde harekete geçirdikleri de aynı şeklide, bir kere ayaklanınca asla aynı yerine oturmuyor. Aslında başka bir yere ait oldukları ortaya çıkıyor. Önceki durgunluğumun nedeni bu olabilir. Birşeyleri güç bela yerine oturtunca, onlarla hesaplaşmayı kesmek. Ama bir kere harekete geçince, bir daha asla aynı şekilde algılanmıyorlar. Bu benim mi yoksa eşyaların mı kaypaklığı, bilemiyorum. Hazır kıpırdamışlarken, bazı şeylere sinirlenip attım ve bazı şeyleri sinirlenip atamadım. Bir süre daha yeni yerlerine alışmalarını bekleyeceğim. Bir süre daha yeni yerime alışmayı bekleyeceğim. Bir süre daha harekete geçmenin sıkıntısını hissedeceğim. Sürekli hareket halinde olmanın, hiçbir yere yerleşememek-hiçbir şeyi yerleştirememek gibi sıkıntıları/sevinçleri oluyor. Bu benim mi yoksa yerleşim yerlerinin kaypaklığımı mı, bilemiyorum. Naylonlar gitti. Duv...

naylonlar arasında

naylonları ya da sevdiğim tabirle laylonları delip dünya ile buluşmak... Kablo sağolsun! Boya badana derdiyle, heryer naylondaydı, plesantada gibiyim. Yeni bir hayata doğmadan önce, yerde sünger yatak, bunun da kenarında, eskilerden taburelerin üstünde tüneyip internete takılmak, plesanta boğazıma dolanmadan, tekmemi atıp zarıma, gidip yemek yapayıp, şimdilik yaşanacak tek yer mutfağımda... twit twit şarkı söylerek: "i still owe money to the money to the money i owe, i never thought about love when i thought about home"

aptallaştıran

Sıcaktan şikayet etmeyenleri dövüyorlarmış. Hayatımı değiştirmeye başlamışken, bir de dayakla uğraşacak değilim: Evet, çok sıcak! Ama bu sıcakta ikinci aşama. İlk zamanlar süngerleştiren sıcak, şimdi aptallaştırıyor. Birşey yapmak istememek kadar yapamamak edilgenliğine geçiriyor. Cümle kuramayıp, nesneleri ve meseleleri anlamlandıramıyorum örneğin. Karşımdakiler, ne içtiysen ondan bana da ver, diyebilir. Daha derin nefes almalarını öneririm onlara. Hayatta kalmak için daha çok nefes. Hayatta kalmak kafa yapıyor halihazırda, havadaki oksijen yetiyor bana... Bir de hayatımın en güzel günleri 30-35 arası olacak diye avuturken kendimi, yahu sıcağa bile dayanmıyorum, ben ki Torosidislerin güney koldan akrabası, yaşlanıyor muyum yoksa, spora mı başlasak, sorularıyla başaltı güreşlerine soyunuyorum. "Soylu aşklar uğruna soyunduğumuz somya yataklardan" sonra çift kişilik yatağın tek kişilik kısmında hala giyinik uyuyorum da girmiyorum o güreşlere. Yoramam kendimi. Hayatımı değişti...

gözleri getirin gözleri

sanki hiçbir şey uyaramaz içimizdeki sessizliği, ne söz, ne kelime, ne hiçbir sey... gözleri getirin gözleri. başka değil, anlaşıyoruz böylece yaprağın daha bir yaprağa değdiği, o kadar yakın, o kadar uysal... elleri getirin elleri... diyorum, bir şeye karşı koymaktır günümüzde aşk, birleşip salıverelim iki tek gölgeyi. (edip cansever)

sorrow's a girl inside my cave

sorrow found me when i was young sorrow waited, sorrow won sorrow they put me on the pill it's in my honey, it's in my milk don't leave my hyper heart alone on the water cover me in rag and bone sympathy 'cos i don't wanna get over you i don't wanna get over you sorrow's my body on the waves sorrow's a girl inside my cave i live in a city sorrow built it's in my honey, it's in my milk don't leave my hyper heart alone on the water cover me in rag and bone sympathy 'cos i don't wanna get over you i don't wanna get over you (The National/Sorrow/High Violet) Dinle

bizim oralar

http://www.youtube.com/watch?v=irvu77qjZAQ http://www.youtube.com/watch?v=IwzAgE5dr4M

dağ bayır, bağ bahçe

dağ bayır, bağ bahçe dolaşmanın rahatlatıcı yanı olsa da çocukluktan kalma tortular, ayağınızı toprağa bassanız da akıp gitmiyor. gücümüz nefesimiz yetmezken işe koşturanlar ama beğenmeyenler, şimdi kemale ererken, otur sen tatile geldin diye bizi kenara koyuyor. kenardan köşeden olup bitenleri seyrederken, 1 yıl içinde ne çok şeyin değiştiğini düşündüm. olabileceklerin ihtimali beni korkutuyor. kendimden korkuyorum. film gibi hayatımı, bitmeyen devam filmleri geliyor. neyse ki sinema dilim, korkudan uzak. dizi olarak tv'ye geçme tekliflerini ise sanatsal duruşumu bozmamak için şimdilik geri çeviriyorum. her şeye yeni baştan başladıktan sonra, hiç durmadan gezmek istiyorum. böylece unutulmaya yüz tutmuş serinin ilk filmlerini de yeni bir yorumla ele alabilirim. bu yaz henüz dondurma yemedim, tuzlu suya dokunmadığım gibi...

arı

Resim

yolda#2

"Dışarıda bir hayalet belirdi-- keçi sakallı, 16 yaşında bir çocuk, elinde trompet çantasıyla. Çöp gibi zayıf, deli deli bakan bu çocuk, gruba katılıp onlarla beraber çalmak istiyordu. Gruptaki elemanlar onu önceden tanıyor, onunla uğraşmak istemiyorlardı. Çocuk sessizce bara girdi, trompetini çaktırmadan çıkarıp dudaklarına götürdü. Kimsenin umrunda olmadı. Kimse ona bakmadı. Grup çalmayı bitirdi, toparlandı ve başka bir barın yolunu tuttu. Gitmişlerdi. Çocuk trompetini çıkarmış, kurmuş, zilini parlatmıştı ve bu kimsenin umrunda değildi. Zayıf Chicago'lu genç çalmak istiyordu işte. Koyu renk gözlüklerini taktı, trompeti dudaklarına götürdü tek başına ve "Bauuv!" diye başladı. Sonra öbürlerinin peşinden koşturdu. Kendilerine katılmasını istemiyorlardı, tıpkı benzin deposunun arkasında kurduğunuz mahalle takımına almadığınız çocuk gibi. "Bu heriflerin hepsi, tıpkı Jim Holmes gibi, bizim alto Alen Gingsberg gibi, büyükannesiyle yaşıyor" dedi Neal. Ekibin peşi...

günebakan

Resim
"günebakan düşlerimiz, yağmur sesiyle çoğalsın" evimizi günebakanlar koruyor; adamın birinin düşlerini çoğalttıkça çoğaltıyor.

yolda

"tek istediğim, Neal'in tek istediği ve herkesin tek istediği, şeylerin kalbine duhul edip, orada rahimdeymiş gibi kıvrılıp, Burroughs'un damardan sağlam bir M vuruşuyla, reklam yöneticilerinin sonunda Winchester'a giden ayyaş trenine kendilerini atmadan önce, Stouffers'ta içtikleri on iki scotch ve sodayla deneyimledikleri o vect uykusunu uyumaktı- ama herhangi bir akşamdan kalmalık hissi yaşamadan. Ve o zamanlar romantik düşüncelerim vardı; yıldızıma bakıp iç çektim. İşin aslı ölüyoruz, tek yaptığımız ölmek ve fakat yaşıyoruz, evet yaşıyoruz ve bu bir Harvard martavalı değil. (...) Güzel bir yuvaya, makul ve sağlıklı yaşamaya, iyi yemeğe, güzel zamanlara, işe, inanca ve ümide inanıyordum. Bunlara hep inandım. Biraz da hayret ederek fark ettim ki, böyle şeylere tutup içinden ruhsuz bir burjuva felsefesi çıkarmadan gerçekten inanan az sayıda insandan biriydim bu dünyadaki." (Jack Kerouac/Yolda/ s.225-226)

mahsul

Resim
dalından koparılmadan önce son kareler:

toros

Torosidis hemşehrimiz olabilir mi? Doğu olmasa bile Batı Torosların tepesinden Mora'ya geçmiş/geçirilmiştir belki... Bizim hemşehrilerin bir ucu da Kafdağı'na doğru yol almışlar zamanında; oraya ulaşamasalar da Ararat'a takıldıkları belli... Uzaklarda, taa buralarda, burnumuzun dibinde, burnumuzun direğini sızlatan hikayeleri barındıran, sırtını sarı bozkıra dayamış, onu ittikçe iten, tek renge mahrum eden, geçenler hemen denizi görüversin diye pek büyümeyen makilerin evsahibi, koca koca çamların serinliğiyle medeniyetin arttıkça artan canavarsı sıcağına direnen Toroslar... Firengürüs (firengülüs?), Manaz, Namrun vb nerden uydurulduğu belli olmayan eski isimlere bir göz atmak da dönünce ev ödevim olsun.