Kayıtlar

aalborg notları #2

Aalborg'ta ikinci gün, üniversitede geçti çoğunlukla. Erken yattığım için erken uyandım, kent karanlık ve sesiz olduğu için uyandıracak dış etken oldukça az. Saat 8.30'da duraktaydım ama hala her yer karanlıktı, 9'a doğru aydınlandı. Kar hafif hafif başlamıştı. Durakta otobüsün kaçta geleceğine dair liste var ve saniye şaşmıyor. Şehrin dışına doğru çıktıkça kuzeye özgü sivri ya da dik çatılı mütevazi müstakil evler çoğaldı. Şehir içinde de öyle apartman yoğunluğu yoktu gerçi en yükseği 5 katlı birbirine benzeyen evler vardı. Bazı yerlerde lojman benzeri daha tektipleşmiş evler vardı, öğrencilerin ya da göçmenlerin oturduğuna dair izlenime kapıldım. Tabii ki her yerde -o soğuk havada- sabah koşusu yapan ve bisiklete binenler vardı. Yolun yanında, kaldırımla yol arasında özel bisiklet yolları bütün şehre yayılmış durumda. Hatta bisikletler özgü trafik lambaları bile var. Üniversite kampüsü yine yatay bir şekilde organize edilmiş, kampüs girişi diye birşey yok zaten; kentin ...

aalborg notları

Yolculuk gece 1.30 otobüsüyle başladı; evden çıktığımda ilk kez tek başıma yurt dışında olma fikrine alışmaya çalışıyordum; bu bir özgüven testiydi daha çok. Sabah havaalanında iki üç kişi vardı ve uyuyorlardı; onlara uymaya çalıştım ama heyecan izin vermedi. Asıl işler İstanbul'a inince olacaktı; birkaç internet işi ve para meseleleri. Tabii ki aslolarak vizesiz geçecek olmanın şaşkınlığı. Polis çıkış damgasını kolayca vursa da ben hala arkamdan seslenecekleri korkusuyla ağır ağır yürüdüm envayi çeşit insanın bulunduğu kalabalığa. Kısa süre de olsa lounge konformizmi ve arkasından işte uçaktayım. Gariptir ki Danimarkalı haltercilerin arasındaydım. Sağımda solumda kaslı ergenler vardı. Halter ve kuzeyler; pek ilişkili değildi kafamda. Sanırım onlar da artık standart ve demokrat olmaktan sıkıldılar.  THY'nin süper yemekleri ancak iç hat uçuşlarından farklı olmayan uçaklarıyla işte geldik; bulutların arasından "bir şehre merhaba dedim". İlk şok, havaalanında döviz ofi...

Aalborg'tan

Resim
İlk uluslararası konferansım için Aalborg'taydım. Oradan birkaç kare.  Utzon Center Kütüphane'den 80'ler köşesi kampüsten.

Aa...

Kuzeyden bildiriyorum, yuvarlağın yukarısından; bir şeylere başlayacaksak bu A'dan olmalıydı-hatta iki Aa yanyana, öyle oldu. Hayatımızda yeni şeylere başlıyoruz. Denedik ve oldu, olmayacak işler gibiydi. Şimdi ben biraz uzaklaşıp geri döndüğümde yeni biri olacağım. En azından onca yol katetmiş, yolların sonunda dönüp dolaşıp kendine gelmiş bir kişi.

muhasebe #13

bir yılın son günleri yine geldi geçti bir hızla; döndük dolaştık daha eski hücrelerle donandık, kemiklerimiz bir gıdım daha kısaldı, omuzlarımızda yükler biraz daha arttı, kafamız daha çok karıştı ama bu bize eski tatları vermez oldu, ağzımızın tadı değişti, zaten tohumların genetiği değişti, oldu da bitti herşey, yine bize kaldı götürüsü, tortusu, hüznü. Geçen yılın sonları kadro değişimiyle başlamıştı, ardından 2013 kitabi bir yıl oldu. Daha önce de olmuştu ama bu sefer kişiseldi. Beklendiği gibi pek ses getirmedi; bir kaç tebrik mesajı yine de mutlu etti. Kayıtlara geçmiş olmanın sevinci yetti. Dersler, öğrenciler, kağıtlar, nefes tüketmeler, konuş konuş konuş ve ilk kez iş yüzünden yorgunluk derken yaz tatili özlemi daha çok belirdi. 2013 yazının direniş yazı olması aslında bana çok malzeme çıkardı, yazdık çizdik, faaliyet raporlarını genişlettik. İşimizde gücümüzdeydik, yeni hayal kırıklıkları da bu işin gücün niteliğinin değiştiğini hatırlattı. Yukarıların, dışarıların, gerçe...

başa gelince

Başa gelince öğrenilenler ufuk açmıyor çoğu zaman. Ama öğreniyoruz işte... Raporlar, iğneler, ilaçların geliş fiyatları, hayat verme çabaları. 1 yılda ve son 1 ayda ne çok şey öğrendik. Her şey yeni bir dünya kurmak için. Yeniliklere çok alışık olmasam da, hızlı değişimler beni korkutsa da... Bu açıdan muhafazakar biriyim sanırım, ani değişiklikler pek sempatik gelmiyor. No surprises please! demişti ya. Bundan sonra girdiğimiz yolda da sürprizler can sıkmaya devam edecek. Öyle veya böyle yeni durumlara adapte oluyoruz. Yeniyi aynı hızla eskitiyoruz. Yeni hayatımızı kurmaya devam ediyoruz. Hiç durmayan bir döngüde.

keder - barış bıçakçı

"Cemil bulaşık yıkıyor, süngeri bardağın içinde dolaştırıyor ve anlıyor: Keder vardır. Hesap tutsun, denge sağlanın diye, büyük deftere yazılı, kaynağı belirsiz bir keder. İnsan, evet, simyacıdır, kıymıkları, çizikleri, ufacık şeyleri soy bir kedere dönüştürmeye başarmıştır. Evrenin muazzam boşluğu madde, anti-madde ve keder ile doludur. (...) 'Başka biri olmak için deterjanlardan değil mucizelerden medet ummuştum' dedi, Cemil. 'Bir sabah yataktan başka biri olarak kalkacaktım. (...) hayatın güzel olduğunu düşünen biri, çok güzel futbol oynayan biri, saatlerce uçurtma uçuracak kadar gamsız, tasasız ve gökyüzü budalası biri...' (...) Nazlı 'yeniden genç ve aşık biri...' diyerek listeye kederli maddeyi ekledi." (barış bıçakçı/sinek ısırıklarının müellifi/syf. 98-102)
Albümün en iyileri Tahta Kılıçlar ve Kara Şair olarak netleşiyor benim için. Genelde albümlerde arkada kalan şarkılardan favori seçmeyi severim. Zaten albüm, Her Şey Siyaha Giderken'den sonra çizgi değiştiriyor gibi; daha Cenk Taner albümü havasına giriyor. Öyle ki "Silah Sesinde Yunuslar" ile iyice dibe vuruyoruz, karanlığın en koyu yerine yaklaşıyoruz. En sonda "Kadıköy Karabatakları" neşeli melodisiyle bir alarm gibi bizi uyandırıyor uykudan. Uyandığımızda daha mı iyiyiz bilemiyorum. İlk bölümde, "Felek Felemenk'ten Geçmiş"te ile bir "Şeyler Arasında" havası, "Geyikli Baba Uzaylılar Şarabı" ile "Duymuştum Şehirdeydim" eğlencesi bulmak mümkün. "Aklımın Sibiryası" ve "Bir Şehre Merhaba Dedim", "Doğdum Ben Memlekette" melodikliğini devam ettiriyor.

Yoldan Çıkmış Şarkılar

Resim
Kaptan yeni albümünü çıkardı:   http://www.kesmeseker.org/konser-ve-etkinlikler/duyurular/325-album-kasimda-cikti.html

faaliyet raporu

"Gezi'deki Anarşist İpuçları", Bibliotech, sayı: 19. "Stadyum ve Siyaset", Ayrıntı Dergi, Sayı: 1
Günün başında yalnız, sonunda birlikte olmak bugüne kadar çıkan kısmın özeti değil mi? İçeride iyi kötü iş, eş, ev, düzen kurmuşken dışarıda iletişimsizlik, şaşkınlık, tecrübesizlik, korku, kaygı var. Gerçek hayatın düzensizliğine karşı içeride kurulmuş rahatlıkla nereye kadar gidebilirim bilmiyorum. Üçüncü 10 yılın başlarında henüz çözülememiş çelişkilerle yola devam ediyoruz. Anadolu'nun bozkırında yeşilliğimizi korumaya çalışıyorum.
Hani nerde benim 30 yaş krizim? Başladık ilerliyoruz yolun yarısına doğru, yoksa teğet mi geçiyoruz? İyi kötü koruduk kendimizi, şiirlerle şarkılarla besledik içimizi; yoksa bu hastalıklara değişen virüslere acımasız saldırılara nasıl direnecekti bünye. Gittikçe sıkılaşırken hayat, gittikçe sıkıştırırken bizi hayatın gerçekleri o eski birikimler ayakta tutuyor demek ki. Artık daha az şeye şaşırıp daha az şeyi beğeniyorum, peşinden gittiğim tutkuyla bağlandığım şeylerin sayısı azalıyor. Nasırlaşıyorum yani. Sinir uçlarımı kaybetmemek adına daha çok okuyup yazmak, daha çok şarkı dinlemek lazım belki. Kendimi kaybetmekten korkuyorum. Henüz bulamamışken... Biz eskiden şöyleydik, böyleydik demekten. Her yaşın güzelliğini ve en güzel günlerimizi yaşayacağız yalanını yakalamak istiyorum.
kendi içimde takılı kaldım, kendi kurduğum sınırları aşamadım. belki olur diye dışarıyı zorladım. herhangi bir esneme olmadı. şimdilik buradayız, duvarların içinde. kurgularımızın oyunlarına boyun eğmiş vaziyette.
Hava serinledi, boğaz hafiften gıcıklandı, ıhlamurlar içildi, uzun kollulara geçildi ve iç titremeleri arttı. Artık eller cepte; beden büzüşmekte. Ay içindeki Ankara ziyaretleri yürümeye ve kafa dağıtmaya yaradı. Eski dost Ankara, orada bizi bekleyip başbaşa oturmak konusunda her zaman hazır. Yeni dostlar edinmeye çalışırken sırtımızı oraya yaslamış olmanın rahatlığı da var. Orası ve oradakiler... Koşturmacanın arasında gidilebilecek bir yerler olması güzel. Aslında pek yerimizde durduğumuz da yok. Bir yerler, bir şeyler arayışı hep devam ediyor. Belki böylece içimizdeki ufuneti, sıkıntıyı atabiliyoruz. Durduğumuzda kendimizi yakalıyoruz.
iyi haber-kötü haber döngüsünde sıra hangisinde bilmiyorum. tatil sonrası hızlıca gelen haberler ve sonuçlarla can sıkıntısı ve mutluluk birbirine karıştı. "hayat biraz da böyle bir şey değil mi" tespitçiliğine elimin tersini gösterebilirim. yine de işi absürdlüğe ya da inada çevirip "du bakalım" ne olacak noktasına getiriyorum. kısa gezilerle kafa dağıtıp sezonun başlamasıyla yeni bir tempo kazanmayı ve sonrasında atina seyahatini/konferansını düşünüyorum. bir önceki yazının son satırlarına doğru, ocaktaki sarmaların altını kapatmayı unuttuğumu fark edince, yazarken ve düşünürken hayatı ıskalamamak gerektiğini fark ettim! mevlana ya da sun tzu alıntıları kadar etkili olmasa da facebookta paylaşılacak kadar nüktedan, değil mi? "sarmaların yanık kokusunda, bazen fırınlanmış yemek tadı bulmak gerek" ya da "savaşmaya mecalin yoksa niye açtın tencerenin altını o kadar". 30 yaşla birlikte hayata dair tespitlerimi internet klişelerinden öteye taşım...

mevsim yazmış ben de okudum

Resim
http://youtu.be/w85FgjAhOSU öğrenciyken daha çok yapıp şimdilerde yapamadığım işlerin listesinde farklı farklı şeyleri okumak da var tabii; konserlere gidememek gibi. akademik yazından çıkıp yazın rehavetine ayak uydurmak istedim. çeviri edebiyata adım atmaya çalıştım; en son, heba / hasan ali toptaş'la türkçe edebiyata dair uzun süreci biraz durdurdum. brautigan'lar (karpuz şekerinde ve amerika'da alabalık avı), evdeki sessiz sakin ve yalnız günlere denk geldi. tam olarak ne olduğu, ne anlattığı anlaşılmayan, kendince bir dünyanın içine, kendimce dünyamda girdim. bazı yerleri anlamadığım, doğru. birer 6.45 klasiği. ara ara yeniden göz atmak gerek. iskenderiye dörtlüsü'nün justine'i de yine olaylar olaylar silsilesinden çok bir durumu anlatmaya yönelikti. bu açıdan brautigan'larla süreklilik oldu. aşka ve ilişkilere dair oryantalist imgelerle dolu bir tat. orada da bazen ne olduğunu kaçırdığım yerler oldu, yaz düşlerine benzeyen girdaplara girerken... k...
telefonum çalınca panik olsam da yine de arayıp sorduğum kişileri beni arayıp sormamasına içerliyorum. tabii artık internette herkes birbirini gözlüyor, takip ediyor, ne yapıp ettiğini biliyor. yine de nasılsın iyi misin diye arada bir bazı arkadaşları ararım. pek azı geri döner. belki de yokluğu hissedilen biri değilimdir. gidince beni özlememişlerdir. doğrudur. ben yine de kendimi hatırlatarak, sevmedikleri otu diplerinde bitirmeye devam ediyorum.
Ankara'dan ayrılışımızın birinci yılında; kısa ve uzun bir yılın ardında, yeni ve eski hayatların kenarında zamanın geçmesine saygı duymaktan başka bir şey yapamadığımız ortada. (  http://disconnectus-erectus.blogspot.com/2012/08/aslnda-ankara.html  ) Sevmesek de saygı duyduğumuz işlerden biridir beklemek, sanki onca zamanı sadece ufacık bir an için harcıyorsun gibidir. Gözünü açıp kapatırsın; ve yaparsın. Yapmak, eylemek, olmak, kılmak, hala önemli; buna sevinirsin. Sıran gelince, bunu hissedersin. Ayrılmak da bu sıralardan biri olabilir. Atacağın adımların kontrolü sende olmasa da nasıl olacağı, içeriğini bazen kontrol edersin. 1. yılın sonunda sanki çok şey değişti de büyük boşluk değişmedi, dekor değişti sahne aynı kaldı; hala kafamızın içindeyiz ve ona şekil şemal verme derdindeyiz.
farklı farklı hayat tarzları arasında geçişlerle; bir nevi bukalemun mode-on... hayatta kalma başarımı buna mı bağlamalıyım? geçişler sert oldukça sağlamlığım artıyor! dağ başından deniz kenarına yaklaştıkça ruhum sarsılıyor. önce paralel uzanıp denize, sonra dikine dikine geldik uçarak. sırtımızı hep bozkır'a dayadık, dönüşümüz orası, ekmek parası. etrafında dönüp dolaşıp kaçamadığımız merkezimiz. her türlü iklim ve coğrafi şartına karşı, hala işe yarıyor olmanın keyfi var.
tatil tatil diye diye sanki tatili öteye ittim;, öfleyip puflarken bir tüy gibi kendimden uzaklaştırdım. halbuki ben beklemeyi iyi bilirim. iyi beklerim. sonra o gelir. şimdi biraz uzaklaşmak ve başka yerlerde sıkılmak zamanı. herşeyin  üst üste ve son dakikada gelmesi, iyi mi kötü mü bilemediğm bi ton gelişmeye rağmen biraz ara vermek gerekli. kafam duracak mı bilmiyorum. çalışmayı seviyorum, kendim için çalışıyor olmak da güzel. ama ne yaptığımı, ne yapabileceğimi soracağım pek kimsem yok. yani bu oldu mu oluyor mu, ne yapmak lazım diye topu atabileceğim biri yok. varsa yoksa şahsi verkaçlar... o zaman kendimi oyundan alıp, bırakınız oynasınlar diyorum.