Kayıtlar

"bir ormanda olmalıydın"

"Yalnız seninle mi konuşabileceğim Olric? Olric susuyordu. Olric dış dünyayla konuşmazdı. Parçalanırdı, erirdi. (...) Buraya nasıl geldim Olric? Yüz yıl uyuyan adam gibi yabancı gözlerle süzüyordu çevresini. Zamanı bulamıyordu. Uykunun rahatlığından şuursuzca fırlatılmış bir yaratıktı. Sus diyordu kendi kendine. Sus, kimse duymasın. Sen Turgut'sun. Turgut Özben. (...) Bir ormanda olmalıydın. Ölünceye kadar yerinden kımıldamayacağını bilen bir ağacın rahatlığını duymalıydın. (...) Bütün bunları ben mi düşünüyorum, diye geçiriyordu içinden, karısına bakarak. Başka şeyler de düşünüyordu. Yoksa rüyasında mı görüyordu? Evet, rüyada görüyordu." (Oğuz Atay/ Tutunamayanlar / syf, 408-409)

yaşadım ve çaldım

 Bizim evde hiç müzik aleti olmadı ama çevremde de oldukça çoktu. Arkadaşlarımın gitarları, bağlamaları, kemanları her zaman saygı duyduğum nesneler olmuştu. Tellerine, penalarına, mızraplarına, saplarına dokunmak bana başka bir zaman geçişin olasılığını hissettirirdi. Bu hisler pratiğe uzun süre dökülmedi. Tabii bunlar bir yandan da zenginlik göstergesiydi. Bizim gibi memur ailesi için bunlar tamamen lükstü. Öyle 5 yaşında ilk bestesini yapan, 9 yaşında ilk ödülünü alan müzisyenlerden değilim anlayacağınız. Pek bir aile desteği falan da görmedim. Yine de içimde bir müzik sevgisi olduğunu söyleyebilirim. Genelde haber dinlemek için kullanılan evin önemli şahsiyeti radyoda, ben engel olmazsam hemen kapatılan klasik müzik eserlerindeki aletlerin ne olduğunu, ansiklopedilere bakarak tahmin etmeye çalışıyordum o zamanlar. Müziği hayal ediyordum diyebiliriz. Başka bir aleme geçmenin aracısıydı o. Şimdi sizlerin karşısında bir başarı hikayesi olarak otursam da aslında benim piyanoyla mac...

Devrildiğin Yer

 Yerde, sırt üstü gökyüzüne bakıyor. İki uzun kavak... Ömrü gibi uzun, geçip gitmiş zamanlar; buralarda kimler böyle dinlendi, ne çok çoban çömeldi, ne defineler gömüldü unutuldu gitti. O da bu zamanın içinde bir nokta. Haşırdayıp duran, hafifçe sallanan, hatta en üstlerde sanki fırtına varmış gibi savrulan ince dallar yapraklar... Kökten uca doğru incelen hatlar, hep daha uzağa gitmeyi anımsatıyor. Onlarda güçlenecek elbet, kökler izin verirse. Kendi gibi devrilip kalmazlarsa...  Gittikçe gömüldüğü toprakta artık daimi bir misafir olmak üzere. Gençliğinden bugüne onca mekan dolaştıktan sonra, bir gezgine yakışır biçimde neredeyse hiç bilmediği, hiç tanıyanın olmadığı bu unutulmuş mekanda tarih oluyor. Ne denizciler, ne dağcılar geldi geçti hikayesinden. Çok konuşanlar, çapkınlar, hiç konuşmayanlar, münzeviler, hastalar, kendiyle ve başkasıyla derdi olanlar... Hangi kategoriye girdiğini hiç bilmedi. Bazıları onunla ilgili tespitler yaptı ama onun içine sinmedi. Belki de o yüzd...

Doğrudan ve somut bir cevap

 İlmik ilmik işlenmiş bir el sanatının karşında oturuyorum. Ilgıt ılgıt gelen geçmiş rüzgarların ısıttığı yüzümün tanıklığında.... Islık ıslık öttürülmüş bir geçmiş; bir melodi, bir ezgi. Eskidi. Elden geçirilmesi gerekli. Tamam, söylerim. Daha iyi bir alternatif için önce ölmek; toprağa karışmak, protein olmak ve yeniden kana karışmak gerekli. Bunlar için zaman... Milyarlarca insanın, yılın ve olayın ardından anlamlı bir sonuç bekliyorum. Doğrudan ve somut bir cevap. Israrla sunu yap: Yaşa.

Aynısından İki

 Masaya yıkılıp kalmıştım. Elimdeki bardağın ıslaklığı ile alnımı koyduğum kolumun gittikçe acımaya başlaması, o sırada hayatla kurduğum tek duyusal bağlantılardı.  Sıcak yaz rüzgarının ve denizden gelen şen şakrak seslerin diğer duygularımı harekete geçirdiği söylenemezdi. Kafam başka yerdeydi, bedenim başka. Sinir uçlarım körelmişti. Biri masama oturup konuşmaya başlayana dek... Önce kulaklarım, sonra baş ağrım geri geldi.  Tasarımcı olarak tanıttı kendini; insan hep önce tasarlar, sonra uygular. Halbuki her şey bu kadar doğrusal değildi.  Benimle konuşup konuşmadığını anlamak için etrafıma baktım. Bir yandan da bu kafayla hangi tuzağa düşürülüyorum diye düşünüyordum. Amerikan filmlerinden bilinen sahneyi yaşayıp yaşamadığımı kontrol ettim. Kamera açısı genişliyor; ben, masa, o, kumsal deniz ekrana giriyordu. Hayır, başka kimsecikler yoktu. Bir yandan elimdeki bardağın, oturduğumuz altılı masanın, üzerimizdeki gölgeliğin fiziksel ve matematiksel yönlerini anlatmaya...

Acının Tarihi

 Boynumdan yukarı doğru çıkan her türlü damarı hissetmemi sağlayan ağrı, baş ağrısı kategorisine alınırsa haksızlık edilecek cinsten bir doğa olayıydı. Bu başlı başına incelenmesi gereken bir fenomendi. Sinüzit-migren-Hegel diye giden ağrı silsilesinin yeni aşaması olabilirdi. Bilim insanlarına bunu incelemesi için bir fırsat vermeliydim. Bedenimi bilime adamalıydım. İlk adım olarak nöroloji servisini seçtim. Bunun çözüm bulacak tek yer olmayacağını biliyordum. Sırtıma o mavi yelek geçirilecek, pek çok makinenin içine girip altına yatacak ve yatıp kalktığım beyaz zeminlerde izimi bırakırken bir yandan da bilim tarihine adım geçecekti. Başı ağrıyan o adamdan daha fazlasıydım!  Muayene öncesi sıramı beklerken benim gibi tarihe geçecek diğer yarışmacı adaylarıyla göz göze geliyordum. Kim daha ileri gidebilecekti! Kimin adı bir model olarak kayda geçecekti. Kim daha çok ağrıyordu, kim daha sorunluydu! Hadi bakalım... Yarış başladı. İri yarı hemşire adımı okuduğunda diğerleri ne ka...

kelimeler

 Bugüne kadar kullandığım, en azından yazarken kullandığım, kelimelerin bir yığını yapılsa bazıları tabii ki belirgin bir öneme sahip olacaktır. Bulut tarzı şeylerle böyle gruplamalar yapıyorlar. Her ne kadar akademik deformasyon sonucu "...maktadır", "...miştir", "...muştur" gibi keskin uçlara fazlasıyla sahip olsam da "olabilir", "söylenebilir" diye yumuşattığım tespitlerim de oldu. Onlar belki biraz daha temas etmiştir birilerine, kim bilir. Ayrıca arayış, umut, detay, hissetmek de öne çıkan kelimeler arasında diye düşünüyorum.  Bir takımın attığı gol sayısını hesaplamak gibi, toplamda kullandığım kelime sayısını hesaplamak; iyi olanları kötülerden çıkarıp bir averaj bulmak istiyorum. "Toplamda", buram buram çeviri olan  "günün sonunda" yerine bu aralar tercihim.  Bu yazının sonunda, averaj takımı olmaktan korkuyorum. Kelimelerin altındaki asıl anlamları, taşın altına elimi sokmayı, içe işleyen bir ok fırlatmayı b...

Özledim

 Ankara'da herhangi bir statta maç izledikten sonra sağda solda takılıp, belki ayran-simit ya da ciğer-kebap, devamında Sakarya diye devam eden hafta sonları... Güneşli öğleden sonraları, zaman: bahar. Kış ise içlik altta. Sonra fermente sıvılar, sarı, kırmızı, beyaz. Bir daha, bir daha... Günler diyorum, bir daha. Dostlar, kızgınlıklar, kırgınlıklar, aşklar. Kadınlar ve erkekler. Biz. Beraber, birlikte ve dip dibe, diz dize. Biz ve onlar. "En nihayetinde sıradan insanlarız". On yıl sonra burada yine buluşalım, olur mu? Olmaz.  On beş, yirmi... Biraz daha. Yıllar diyorum, az birikmedi ha.   Öleceğiz, bunu biliyorsunuz, değil mi?  Özledim. 

10 no'lu Öykü

 Sıcaktan bunalmış halde, gittikçe uzayan sokakta, gittikçe sararan nesneler içinde son çabalarımla bir kaç adım daha attım. Nesneler sanki eriyip birbirine girmeye başlamıştı. Sonra ilk bulduğum gölgeye sığındım, yanımda sokak hayvanları için bırakılmış bir su kabı vardı ki bir ara gerçekten içim gitti içmeye. Bir kedicik hislerimi anlamış olacak ki bu bize ait dercesine gelip yalandı sudan. Ellerimi yere koydum; yerlerin buz olduğu bir günü anımsayarak içimi serinletmek istedim, bu sıcakta düşünülebilecek başka bir şey yoktu.  Takatimin niye bittiğini kafamı kaldırıp karşımdaki binaya bakınca anladım. Evet, burasıydı. Demek kas hafızam beni yanıltmamıştı, ancak bu kadar yürümeye alışıktım. Yine de orası mı burası mı diye bakındım biraz; ağaçların üstüne kar taneleri serpiştirmeye çalıştım. Sokakta kimsecikler yoktu, sararmış binalar gittikçe bir mısır tarlası görünümü aldı gözümde. Halisünasyona başlamıştı zihnim belki de. Beni buraya getiren bir takılı kalmışlık ve tutsaklı...

Kesmeşeker 30 Yaşında, Ada Yayında

 Uçsuz bucaksız azınlık'ın ada'sı, Kesmeşeker'in 30. yılı; 19 Şubat'ta yeni bir şarkı ve eski üç şarkının yeni düzenlemesi yayınlandı.  http://kesmeseker.org/2021/02/17/kesmeseker-30-19-subatta-cikiyor/ Youtube'ta:  https://www.youtube.com/watch?v=s9ATvfnYqwQ Spotify'da:  https://open.spotify.com/album/6fbI379hCCxL3QLko8hEqR?si=eUNIjrYlQpqX-2tm48WrDA

9 no'lu Öykü

 Öylece duvara bakarken  bir şeylerin kitaplıktan aşağıya doğru sızdığını fark etti. İnce bir çizgi, siyah bir kan gibi, bir karınca sürüsü akıyordu duvardan. Gözlerini biraz kırpıştırıp odaklanmaya çalıştı. Böylece dümdüz değil de inişli çıkışlı bir şeylerden oluştuğunu fark etti. Bir harf katarıydı bu. A'lar, H'ler, küçüklü büyüklü harfler arka arkaya dizilmişti. Önce aşağı doğru sonra hafif bir kıvrımla yukarı. Bir tepeden diğerine giden harf treni.  Yavaşça doğrulup duvara doğru yaklaşırken dizlerindeki kalem ve defter de yere düştü. O sırada ince çizginin yavaş yavaş dağılıp birer sıra olmaya başladığını gördü. Kitaplıktan duvara akan hat, yeni bir düzene giriyordu. Karaltı gittikçe anlamlı hale gelmeye başladı.  Akıntıyı kaynağına doğru takip etti. Bir kitabın içinden kan gibi sızıyordu harfler; duvara doğru akıp orada yeniden sıralanıyorlardı. Kitabı çekip aldı raftan, açtı, o ince sızıntı dağıldı birden. Harfler pat diye yere düştü. ayaklarının dibinde m...

muhasebe #20

 Yıl sonu muhasebe yazısı geleneğini devam ettiriyorum. Bu sene evde kal günlerinde blogtaki yazıları etiketlere ayırmıştım. O yazılar da burada, yıl sonu etiketinde bir arada bulunuyor. Diğer etiketleri de sol üstteki üç çizginin içindeki menüde bulmanız mümkün.  Kıvanç Abi'den esinle, o okuduğu kitapları-izlediği filmleri listeliyor, ben de her yıl bugünlerde, o yıl neler yaptığıma dair blogun genel havasına uygun bir dilde bir şeyler karalıyorum. 2009'ta başlamışım bu işe; ilkini iki parça halinde yayınlamışım. İki üç kişi okumuş. Onlardan biri Ebru, diğeri de Mustafa'dır kesin, en eskilerden ikisi. Muhasebe #11 de üç kere okunmuş. Son yıllardakiler belki biraz daha sosyal medyada paylaştığım linklerle artmış görünüyor.  2019'un sonunda önce doçent olup arkasından annemi kaybedince, iyi kötü döngüsünde çember tamamlandı. Annemsiz ilk yıl, duruma alışmakla geçti. Derslere yazılara kendimi vereyim derken hastalık olayıyla beraber bu yıl herkes için hemen hemen ayn...

yarın annem ölecek, bilmiyordum

Geçen yıl, bugünler; bir cumartesi: Yarın annem ölecek, bilmiyordum. Ben onu son bir kez alnından öptüm bir cumartesi, onu biliyorum. Akşam evde yemek yaptım onun yerine, bizimkiler gidip akşam onu bir kez daha gördü. Uyudum. Geçen yıl, yarın: Ölüsünü öpeceğim. Çok ağır. Hafta sonu böyle şeyler olmaz. Olur mu? Pazar günü onu gömdük, yılın son haftası başlıyordu. Pazartesi yeni bir dönem başlıyordu. Tekrar edilen fiiller yeni bir anlam kazanıyordu. Hiç tekrar etmediğim bir gün başlıyordu. Dersim yoktu. Yeni bir ders aldım.  Bugün aslında başka bir gündü. Bedenin etten ve kemikten yükü, ruhtan arınınca başka bir katılığa ulaşıyor. Gördüm, dokundum, biliyorum. Soyutun ağırlığı gidince somutun katılığı omza biniyor; onu mezara kadar taşıdım. Toprağın derinliğine bir şeyler sakladık. Anılarımızı gömdük; onlara toprak attım. Tekrar çıkaracak değilim, unuttum, hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece uyduruyorum; bu bir hayal. Olmaz mı? Yarın annem ölecek, nereden biliyorum? Bilmiyorum. Hayatta ...

Hasan Ali Toptaş

Hasan Ali Toptaş'ın taciz eylemi ve bir o kadar da kabul etme tarzı, oldukça üzdü; büyük hayalkırıklığı yarattı. 2003'ten beri takip ettiğim, bütün kitaplarını okuduğum bir yazardı. Özellikle ilk dönem yazdıkları, 2010 öncesine denk geliyor genel olarak, oldukça etkileyiciydi; severek okudum. İki kez imza gününe denk gelmem ve kitaplarımı imzalatmam da cabası... Mazbut ve kendi halinde bir insan havası vardı. Yazdıkları da sıradan insanın yaşadığı garip olaylar üzerinedir. Gerçi son kitaplarından aynı tadı alamamıştım; benzer konular, aynı girdaplar, bitmeyen cümlelerle dilin konuyu fazlasıyla gölgelemesi... Şimdi bu düşüş trendine eklenen yıkılan imajı ve kişiliği... Meğer kendi de kitaplarında anlattığı sıradan insanın kötülüğüne bulanmış. Yazarların ve sanatçıların yazdıkları ve yaptıklarıyla hayatlarını, kişiliklerini ayırmak mümkün mü? Kötü birinin iyi yazısını beğenir miyiz? Kaldı ki ekranda, medyada görünüp hayata ve ebediyata dair iddialı laflar edip sonra hayatında baş...

Annemsiz ilk doğum günü

Annemsiz ilk doğum günü. Pek çok şeyin ilki gibi, bunun da ilki varmış. Pazar günü mezarını ziyaret ettim, çiçek diktim. Umarım tutar ve büyür. Bu yaşa kadar pek çok işim tutmadı, ama dertleri içimde büyüdü. Yine de aynı şeyleri yapmaya devam ettim. Denedim ve yenildim. Kimi zaman beraberlikler ve galibiyetler de oldu. Daha önce yazdığım gibi orta sıralarda, "hem önemsiz hem de nemsiz bir yerde" hikayemiz geçip gitmeye devam ediyor.  Bazı rutinleri bozmayı sevmiyorum, bu da öyle. Yaşayıp gidiyoruz işte, "yıllar geçiyor yaşlanıyoruz galiba..." Arada ufak tefek mutluluklar, küçük başarılar ve büyük umutlarla nefes alıp vermeye devam... 

Hesap kitap - arşivden

Arşivden; bence en iyilerden:  https://disconnectus-erectus.blogspot.com/2018/11/hesap-kitap.html
 38 yaşında, 15 yıldır akademisyen, 10 yıldır evli, 6 yıldır baba, uzun süredir okur yazar, kısa bir süredir borçsuz, her zaman tedirgin, nadiren rahat ve umursamaz...  Böylece geçip gidiyor zaman; kayda değer bir şeyler yapmak, ortaya bir eser koymak, iyi kalmak için mücadele. Yaşayıp gördüklerim ise can sıkıntısı, kötü insanlar, başkalarına dair bir derdi olmayan ya da tersine kötü derdi olan takıntılılar. Uzakta durup mağaramın kapısını kapatsam arkadan delip patlatıyorlar dinamitleri; her yer bina, mağaraya yer yok. Arkadaşlar uzakta, arkada değiller artık; kendi dinamitlerinin fitillerini ıslak parmaklarıyla söndürüyorlar. Yeni arkadaş edinmek, 35 yaş sonrasında din değiştirmek gibi bir şey. Onca derdi tasayı sorunsuz atlatıp yeni olası dertlerin gelmesini beklerken, önceki şerefli mağlubiyetlerin, az farklı galibiyetlerin, zoraki beraberliklerin hesabını çıkarıyorum. Sonuç, orta sıralar için mücadele eden kolej takımından düşmeme mücadelesi veren yaşlılar topluluğuna dön...

ekim

Ekim aylarını severdim eskiden; yaşlandıkça bu nostaljik romantizmler zamanı gelmiş oluyor. Hatırlayalım, unutmayalım, başlayalım:  Üniversite yıllarında evden Ankara'ya gidiş/kaçış zamanıydı. Gecikmiş bir kaçış; İstanbullular, Odtülüler, hukukçular önceden giderdi, bizim Hacettepe'nin yaz okulu sevdası nedeniyle okul geç açılırdı. Eylül'ün sonu geçmek bilmezdi; yazın birikmiş dertlerine ve bıkkınlığına, bitmek bilmeyen bir sıcak da eklenirdi. Ankara'ya gidiş, buz gibi bir sabahla yolculuğu bitirmek, Kızılay'dan Akay Caddesi'ne yürümek, Atatürk Bulvarı'nın kocaman ağaçları, sonra okul başlamadan önceki bir kaç gün bütün yaz içilemeyen biraları içmek...  Bazen iş güç arayışları ve sağda solda çalışmayla geçen zaman. Birinde sandviççide çalışmıştım, garip bir adam çalıştırıyordu. Yönetim bilimi derslerinde gördüğüm podscorb prensipleriyle çeşitli önerilerde bulunmuştum ama tabii ben elimi attığım için batmıştı sonradan. Analizlerimin tutmayacağı o zamanda bell...

Hava sıcak, ev gürültülü, kafam dolu, hastalık kol geziyor

Hava sıcak, ev gürültülü, kafam dolu, hastalık kol geziyor. Full combo! Kaçacak delik, derin kuyu, diz seviyesinde. Debelenip duruyorum derinleştiririm belki diye. Yeni dönem, yeni başlangıçlar, yeni deneyimler öncesi bitmeyen geçiş süreci... Çeşitli yazılarda dönüp durdum, yapabildiğim tek şey. Bir de kitaplar, Metis Edebiyat'tan devam:  Tokyo Uçuşu İptal, biraz hayalkırıklığı oldu; bir çeşit binbir gece masalları, mistik, gizemli hikayeler... Solo'sunu okuduğum Rana Dasgupta'nın bir diğer kitabı. Açıkçası yarıda bıraktım, tekrar döner bakarım belki. Rastgele seçimlerden biri olan Dolambaç, Gerbrand Bakker'in kitabı, kuzey taşrasında bir kadın hikayesi bu kez, şimdilik iyi gidiyor.
5 farklı şehir 5 farklı uyku; kaçıp gidilecek yer derin kuyu. Kafamın içinde iyiyken gelip beni bulan garip haberler, istekler, emri vakiler ve kabarıp patlamam...  Genelde aile ziyaretleri sorunlu geçer. Bu kez de öyle oldu. Annemin ölümü sonrası başlayan yeni hayatta, yeni virajlar; alıp savrulduk uzaklara. Boşlukta dönüp duruyorum hala, yer çekimi neredesin? Çakıldığımda etrafa saçılan un ufak parçalarım olacak. Benden size bir hediye.