Kayıtlar

Per Petterson

Per Petterson ile geçen yaz, At Çalmaya Gidiyoruz ile tanışmıştım. Bu yıl yine Metis'in kampanyasından Lanet Olsun Zaman Nehrine kitabını aldım ve okudum. Yine aynı harika tatla bitti kitap: Sinemadan çıkan insan hissi.  Sinematografik diliyle kolaylık filme uyarlanabilecek kitaplar yazıyor. Tabii aynı tadı verir mi bilmiyorum, belki iyi bir yönetmek elinde, bende Nuri Bilge Ceylan filmleri uyandırıyor yazdıkları.   Bu kitapta da yine aile ilişkileri ön planda. Annesinin gözünde bir türlü olgunlaşmamış olan Arvid'in ona kendini anlatma derdi, yaşadığı gitgelleri, tutunamama halleri var.  Kitaptan pasajlar: "benim kim olduğumu bildiğini sanıyordu ama bilmiyordu. Ne 1989'da o kumsalda, ne on beş küsur yıl önce Bergersen'in kafesinde ne de ben komünist olmadan önce. Bana dikkat etmez, başka şeylerle ilgilenirdi. Eve geldiğimde, nereden geldiğimi bilmez, evden çıkarken nereye gittiğimi bilmez, nasıl bocaladığımı anlamaz, onsuz on altı, on yedi, on sekiz yaşlarımı, Tro...

Peter Handke - Çocuğun Öyküsü

Salgın günlerinde evde uzun süre bir şey okumadan durdum; uzaktan eğitim, ev işleri, tedirginlik, Rüya ile uğraşma... Okumaya yeniden başlarken bu sonuncu konuya temas etmiş olmak, tabii ki tesadüf değil. Tercihlerimiz, biziz. Metis'in Mayıs kampanyasından aldığım kitaplarla yaz havasına da ufaktan girmeye başladım. Peter Handke, tartışmalı Nobel sahibi yazar; ki bu kitapta da yer yer siyasi meselelere değinmiş; Çocuğun Öyküsü'nden: "tam da bu dönemde adam, yaşayışı ve yaptıklarıyla döneminden kaçtığını ve gerçekliği görmezden geldiğini,giderek daha sık duymak zorunda kalıyordu kendisini ziyarete gelenlerden. Eskiden olsa böyle suçlamalara karşılık verirdi. Ama çocukla geçen bunca yılın ardından, artık hiç kimse ona gerçekliğin ne olduğunu söyleyemezdi. Çalışmayla çocuk arasında kararsız kalışının çözümsüzlüğü de, "modern zamanın" yalan yaşamından nihayet arınmış ve olayların üzerinde kalan bir tür durağan ortaçağı çocukla birlikte sürdürdüklerini yavaş yavaş kes...

youtube ve spotify işleri

Youtube videoları nda kendi çalışmalarım olan kitapların tanıtımlarıyla başlayıp, okuduğum ya da önerdiğim edebi kitaplara geçiş yapmıştım geçen yıl bugünlerde. Daha sonra da siyasal kavram ve konulara dair videolar çekmeye başladım. Bunların kitap videolarından daha çok ilgi gördüğünü söyleyebilirim. Özellikle neoliberalizm videosu ... Tabii video çekerken, arka planı ayarla, ışığı ayarla, ne giyeyim, bir önceki videoda ne giymiştim kontrolü, sakallar fazla mı uzun, kıyafet kırışık mı, gözlük camı parlıyor mu diye dertlere de giriyorum. Eee el içine çıkıyoruz. 6 milyardan ya da 83 milyondan bir kaç kişi uğrasa da iyi görünmek lazım. Bir iki akademik arkadaştan iyi yapmışsın/iyi gidiyorsun teşvikini gözümde büyüterek moral topluyorum. Arada video altlarına ve mail adresime sorular da geliyor. Büyük ihtimalle hocalarının sorduğu sorularla veya ödevleriyle ilgili öğrenci soruları... Yakın zamanda dünyayı saran salgınla ilgili gündemi yakalamaya çalıştığım da oldu; uzaktan eğitim mese...

salgın zamanında ben

İlginç zamanlarda insan kalmaya devam etmeye çalışıyoruz. İnsan olmak için önce sağlıklı kalmak! Varoluşsal sorunlara kısa bir ara. Sorunların biçim değiştirmesi de diyebiliriz belki. Mağaramıza geri çekilince, dışarısı kalmayınca mekan olarak içerisi ve içerideki dertler de değişiyor. Günlük rutinin değişmesindeki isteğin ölümcül sonuçlarla ilişkili olabileceğini yazmıştım daha önce. Son iyi haberden bu yana, önce annemin ölümü, sonra küresel salgın derken resmen başka bir dünyanın içine girdik. Ders notu hazırlamak, Rüya ile uğraşmak, biraz kafa toplamak ve dağıtmak için video çekmek ve bu süreçten az önce başlayıp devamında hızlandırdığım kısa öyküler yazmak. Bu ara günlük rutin bu. "Neyiz ve nerelerdeyiz, bilemiyoruz". Kaçabildiğim bir odam yok. Kendime ve hayata dair çok da bir tespit falan yapmadım. Yazamamak, düşünememek, sessiz bir ortam bulamamak şu anda en zorlayıcı olanı... Blog yazılarını tasnifledim, bazılarını tekrar hatırlattım. Böylece hızlı bir kişisel...

8 no'lu öykü

Zamanın geçmesini beklemek konusunda iyiyimdir. Beklerken eski defterleri açmakta da... Kapatılmış muhasebe kayıtlarını bozup yeniden denkleştirmeye çalışmak huyu da ailevi olabilir. Tedirginlik ve kötü bir şeylerin olacağını beklemek ise yaşanılan toprakla ilgili... İşler yolunda giderken, olan biteni fazla dillendirmeyip susmak, gelenek görenek meselesi. Sevip kolladığımız şeylerin eriyip gitmesi, tersine dönmesi, alışıldık. Hayalkırıklıkları üzerine inşa olmuş bir hayatı en güçlü yapıştırıcılarla yapıştırsam da bağlantı izleri belli oluyor. Yapıştırıcıyı bolca sürüp üflüyorum hızlı hızlı; nefes al ver nefes al ver. Yaşa, yaşa, yaşa, ölümüne yaşa! Yani o kente gitmesem, şu kişiyi seçmesem, bu sınava biraz daha çalışıp başka bir işe girsem... İstek kiplerinin dilek-şart kipine dönüştüğü günler. Seç, çalış, gir, yap. Otur ve yaz. Anılarım. İyi denemeydi. Daha önce de çeşitli denemelerim oldu; farklı şehirlerde yaşamayı ve farklı işler yapmayı denedim. Nedense hep dönüp dolaşıp bu...

(eski) defterler

Eskilerden, 2009'dan geride kalanlardan... "Birçok kişinin defterinden silinmiş olabilirim. Dahası karakaplı defterlere girmiş olabilir ismim. Defter-i kebir'de borçlu hanesindeyim. Halbuki borçlar hukukundan B2 ile geçmiştim. Bütün bunlar, sevgili Orhan Sevilengül hocamızın kitabını almadığım için başıma gelmiş olabilir. Oysa ki eski basım bir sosyal güvenlik hukuku kitabım vardı. Kalmıştım. Tekrar alıp daha iyi anlamıştım. Hayatı tekrar alıp daha iyi anlama şansım var mı? Listelere tekrar girmek için bir fırsat? Bütün bunlar başıma, olasılık hesabını çalışmamaktan gelmiş olabilir. O dersi de tekrar alıp geçmiştim. Bütün olasılıkları yeniden almak mümkün mü? Bütün olasılıkları hesaba katıp torbadan bir şarkı seçsem... Gelişine bir vole vurup dünkü gibi doksana taksam. Her zaman mümkün değil. Her zaman geçerli değil. Bütün bunlar normal şartlar altında geçerli ve diğer bütün koşullar sabitken. Ama gerek yok. Hiçbir şey için gücüm yok." https://disconnectus-erectu...

lineer sayılarda eksik olduğum için...

Eskilerde kalmış kimi pasajları hatırlatmak istedim: "Kırkikindi altında bira içmek keyifliydi. Hem şeker değiliz ki iki damlada eriyelim... Düşen damlaları saymadım, geriye kalan günler gibi... Eskiden yaylada erik ya da ceviz toplarken, biriken meyveleri saydığımda kızarlardı, bereketi kaçar diye; o yüzden saymıyorum. Ama 27 yıldan geriye doğru saysam, dolu ve boş günlerin hesabını çıkarsam, ki sabah ekmek gelsin diye beklerken, boş durmayayım diye kilimleri çırpmaya başladığımda böyle bir sayma silsilesine girdim. Lineer sayılarda eksik olduğum için çok öteye gidemedi sayma ve kilimler de makineye girdi. Herhangi bir şeyi yapmam gerekiyor da yapmıyor değilim, tersine her şey günü gününe teslim-yerinde ve zamanında, ama bu anksiyete nedendir bilinmez." https://disconnectus-erectus.blogspot.com/2009/06/saymak.html

Etiketler

Yaklaşık 15 yıldır çeşitli başlıklarda blog yazıyorum.  İlk olarak wearenoone.blogspot.com adresli tribal enfeksiyon/mistik-kostik blogumuzda başlamıştık bu işlere. 2005-2008 arası yoğun olarak devam ettik, 2010'lara kadar da takıldık oralarda. 2007'den sonra ben peyderpey bu bloga geçtim. Yaklaşık 600 yazı eklemişim. İlk zamanlar daha çok şiir, şarkı sözü, o zamanlar yeni olan youtube'tan şarkı paylaşma gibi aktivitelerle ilerleyip, zamanla yalnızlık tripleri, arkadaşlık dertleri, edebi denemeler, günlük haller, gidilen konserlere dair izlenimler, çeşitli yerlerde yayınlanan yazıların duyuruları, hayat memat meseleleri, evlilik, çocuk, taşınma halleri diye devam ettim. Çeşitli kitaplardan alıntılar yapmak, blogun baştan beri devam eden bir alışkanlığı. Her biri birer kitap önerisi olarak kayıtlara geçmiş önemli işler bence. İşte burada:  https://disconnectus-erectus.blogspot.com/search/label/al%C4%B1nt%C4%B1 Evde kal zamanlarında bu yazıların neredeyse tamamına ba...

biraz daha uzun öykü denemeleri #7

Deniz kenarında yürüyorum soğuk havada, kendi kendime konuşuyorum sanmasınlar diye kimsenin duymayacağı mekanlar seçiyorum. Ses kayıt cihazımı açtım; konuşuyorum: "el yordamıyla yaşamaya alışmıştık yıllarca, şimdi biraz daha açıldı sanki gözümüze ışık geliyor yavaştan, insanlar insanlar her yerdeler parlıyorlar çarpa çarpa büyüdük onlara gözümüzü aldılar, yerine ne verdiler, organlar, birbirinin yerine geçiyor belki de iyi kötü yolumuzu buluyoruz, hayır kötü manada değil, bir yol buluruz ya da gerekirse açarız manasında, yollar tıkanınca yine de bir şekilde nefes almaya devam ettik, ışıklar yoktan geldi ve bizi buldu, şimdi bizim gibi birileri bizden habersiz içeride kıyıda köşede büyümeye devam ediyor. yine elimizi koyuyoruz orada mı acaba diye, hala hayat var mı diye, yüksek ses dalgalarının etkisini göstermeyen elimizin sıcaklığını hissedecek mi diye. elimizi kolumuzu bağlayan kaderin kafasının dikine gitmesine inat hala ayaklarımızı kullanalım, dikelelim ve kendi hayatımızı ...

minimal öykü denemeleri #6

Koltuğa oturur oturmaz çantasından kremini çıkarıp sürdü, bana da uzattı, kayısılı, kulaklık kalkanımın arkasından yanaklarımı yukarı kaldırıp "teşekkür ederim-bi uzak dur" karışımı mimiğimi yapıp yine camdan dışarı baktım. Bi' hareket edemedi şu otobüs. Cam kenarı, kurtarıcı olmuyor kimi zaman. Annem soğuk olur kızım, oradan alma dese de muavinin orasını burasını değdirmesinden daha kötü değil. Çantasını karıştırıyor bizimki, saçlar başlar yerinde, çanta orijinal büyük ihtimalle. Kentin özel üniversitelerinden birinde olma ihtimali yüksek ya da işletme bölümünün potansiyel-presantabl-satıcılarından. Dış görünüşün önemli olduğun katılıyorum. Sevgili seçimlerimde hep ilk sırada o gelir, huyum kurusun. İç güzellik safsatasına bir türlü ısınamadım. Belki bir zamanlar, eskiden... Çaprazdaki yakışıklıyı keserken de aklıma geldi; önce çekicilik. Şimdi o kayısı kokulunun koca çantası görüş açımı kapasa da kısa bir geçmiş turu yaptırdı bana, burnu güzel çocuk. Benim o edebi haval...

minimal öykü denemeleri #5

Selanik Caddesi ile Kızılırmak Sokak'ın kesiştiği yerde buluştuk. Nepal'den ithal garip desenli uzun eteği ile Hindistan'dan gelmiş heybe tipi kırmızılı siyahlı çantasıyla Uzak Asya ıtırlı kokularını bünyesinde taşıyordu. Saçlarının birazını rastalı gibi ördürmüş, böylece Latin Amerika'ya geçiş yapmıştı; kulaklığından dinlediği müzik yayılıyordu; Kuzey Avrupa cazı. Bütün dünyayı bünyesinde toplamış Miss Universe. Bense buram buram tarhana kokan Anadolulu: Babamdan kalmış gömlek ve hırka ile kuzenin ikinci el kotu. Neyse o Lee Cooper'dı; iyi kötü dünyayla bağlantım vardı. Karşıdaki kafe yerine, kahveleri pahalı diye girmeye çekinsek de çaldığı müzikler hep ilgimizi çekerdi; ilk buluştuğumuz yere, Orta Dünya Cafe'ye gittik. Dünyalar arası bir diplomasi krizi olacağı belliydi sessizliğinden; en son messenger'da buluşmak için yazıştığımızda anlamıştım bir şeyler olduğunu, iletisinde bana çakmış gibi gelmişti. Burada kitap değiş tokuşu yapmıştık, ikimiz de İmge...

minimal öykü denemeleri #4

Geniş, gepgeniş bir alan; yemyeşil otlar uzanıyor karşıdaki çayırda ve yukarı yamaca doğru koyulukları artıyor. Aralarında beyazlı siyahlı koyunlar. Benim koyunlarım. Gözetimim altında. Altımda kocaman bir kaya. Elimde sopa, çok mistik. Dünyayı yönetiyorum bu kayada, eski büyücüler, şamanlar, kabile şefleri gibi. Masa başı işi yapmak istemiyorum diye çıktığım ergenlikten kayabaşı işi yaptığım olgunluk günlerime... Okul bitip eve dönünce ne çıktın sen şimdi diye sordu büyük ninem. Adam olup çıktım dedim, adam. İlk insan ben değildim bu yola giren, sonuncu da olmam elbet. Sınavdı, başvuruydu, şehre geri dönsem mi derken elime sopayı tutuşturdular, gençlere kredi veriyormuş devlet. Çoban kalmamış köyde. Zaten sen insanları yönetmek isterdin hep, önce hayvanları yönet. Stajımı çoban olarak yapıyorum. Bu eşsiz manzarada Hasan Ali Toptaş tasvirleri yapmak mümkün ama olmuyor. Ne çiçeğin üstündeki arı, gezip dolaştığı yerler hakkında bana bilgece nasihatlar veriyor, ne yamacın ucundaki tek b...

minimal öykü denemeleri #3

Üstümü başımı kontrol edemeden evden çıktım. Ne oldu yine bizimkine? Bir de bize derler belli dönemlerde bir hallere giriyoruz diye. Ya erkekler girmiyor mu? Belki de hiç çıkamıyorlar o hallerden. Neye kızmış olabilir? Çocuğu bile öpmeden çıkıp gitti, onu hazırlayacağım diye geç kaldım. Servisi bu hafta üçüncü kaçırışım, artık beklemiyorlar bile. Otobüs durağı kalabalık, yine kaçamak bakışlar oramda buramda. Reklam panosunun camından kendimi süzüyorum. Bu takımı pazartesi de giymiştim. Kirliye koymamışım. Otobüste çantamı yine taciz dokunuşlarına karşı ne tam önümde ne tam arkamda tutmalıyım. Öyle bir kirik noktada, koltuk altımda. Yoksa bu sefer kapkaça da maruz kalabilirim. Ne çok şey düşünmek zorundayız biz? Biraz erken inip yürüsem mi ama bu topuklularla da yürünmüyor yahu. Otobüsün dolanıp durması iyice geciktiriyor beni. Ofise girdiğimde, gözetleme noktasından patron yine süzüyor baştan aşağı: bu kaçıncı gecikişin? Kafamla selamlayıp geçerken, aşağı inen gözlerinin orada kaldığın...

minimal öykü denemeleri #2

Kapının ziliyle uyandı. Sanki ilk çalışı değildi, gittikçe sıklaşıyor ve uzuyordu çünkü. Zilin üzerindeki parmak telaşlıydı belli ki. Pijamasıyla çarşafı aynı renkte miydi, yoksa henüz gözünü yarı açtığından mı öyle gelmişti? Beyni değil ama kasları onu kapıya kadar getirdi. Kapıyı açtığında karşısındaki çocuk bir adım geri gitti, gözlerini kırpıştırdı, yüzü biraz ekşidi. Muhtemelen içeriden gelen anason kokusu çocuğu sersemletti. Böylece sersemlik dengeleri biraz da olsa yakınlaştı. - Ahmet Bey, yayınevinden geliyorum. Dün teslim edeceğini söylemişsiniz dosyayı ama sizden ses çıkmayınca beni gönderdiler. Telefonunuz da... - İnsan bir günaydın der. Tamam getireceğim yahu... Pazartesi dedim. - Bugün salı. Akşam oldu bir de. - Nasıl? - Salı bugün, dün için teslim ederim demişsiniz. Telefonunuz da... - Ne salısı ya? - ... - Ne yapıyorum ben iki gündür? - Bilmem, sanki yeni uyanmış gibisiniz. Herhalde uyudunuz. -İki gündür mü? - Telefonunuz kapalı olduğu için ulaşamam...

minimal öykü denemeleri #1

- Abi günaydın; bizim işi unutmadın değil mi? - Yok, yok, onu şey yapacağız, ilgileneceğim, göremedim adamı... (hangi iş?) -Aman unutma abi, Allah razı olsun... -Yok canım, şey yaparız, merak etme, ne demek... (Allah'la baş başa bıraktı beni) Soğuk yüzünü yaladı, gözlerini kırpıştırdı, timsah gözyaşı gibi bir şey kenardan aktı, beresini kafasına gömdü, daha sabahın köründe omzuna sorumluluk yükleniyordu. Adımlarını sıklaştırmak istedi ama arkasından ona bakan gözlerin örümcek ağlarını da hissetti. Sanki ilerleyemiyordu, kopmak için şöyle bir sırtını oynattı, paltosunu toparladı. Adımları hızlandı, hava soğuktu, bu adam da nereden çıkmıştı şimdi karşına. Yaşamsal bir mesele.. İş, güç.  Geçenlerde işten çıkarılmıştı, apartman girişinde yine böyle denk gelmişti de nereden estiyse "bir bakalım bizim şirkete" diye ağzında kaçırmıştı. Şimdi karşısına çıktı. Hayat, zor. Engeller. Kendini kurtardı da sıra başkasına... Derken sağdan gelen servis otobüsünü fark etti. Ama ...

haftanın günleri

Sevdiğim cumartesi sabahlarının birinde görmüştüm en son annemi, sevmediğim pazar öğleden sonrasında da toprağa gömdüm. Geriye kalan haftanın sıradan günleri oldu. Böyle dramatik bir olayla günlük rutinin kırılması ne zormuş. Keşke şikayet etmeseydim rutin hayatımdan. Şimdi şikayet edecek başka şeyler var ya da edemeyecek kişiler. Yakınlarıma, sevdiklerime daha çok sarılma isteği de...

annem öldü

Gördüğüm en gerçekçi korku hikayesiydi. Bizzat yaşadım. Korkunun içindeydim artık, beklemekten öteye geçtim. Kafalar eğildi yükseldi, döndü dolaştı, ağızlar açıldı kapandı, sular seller oldu, yağmurlar ve göz yaşları boşandı, eminim yakındaki deniz de morardı ve başımızdaki palmiyeler de turunculaştı. Herkesin başına gelen bir şey oldu. Herkesin bildiği sır. Ölüm. Annem öldü. Kaskatı bir gerçeklik. Hastanede, morgda, mezarın içinde... Başka bir bedenin içinde olan biteni izliyor gibiydim. Aslında her sürecin içindeydim. Ben hem orada hem değildim. Belki hep kaçmak istedim ama dönüp dolaşıp aynı yere geldim. Aile. Kalabalık. Toprak. Annemle aram hep iyi oldu. Bu hem sevinilecek hem üzülecek bir durum. Onu hep iyi bir şekilde anabileceğim. Ama bir daha iyi bir anımız olmayacak. Olan oldu çünkü ölen öldü. Ölenle ölünmüyor ama çok net eksiliyorsun. Toprağın içindeyken bunu hissettim. Her kürek atışında eksildim. Her yürek atışında ona yaklaştım. Her nefeste eksilme devam ediyor. Herkes...

nasılsın?

Bu aralar popüler bir kalıp var; "şu tarz insanlardan uzak durun", "böylelerini hayatınızdan çıkarın" vs. Kimseyi özel olarak hayatımdan çıkardığımı, defterden sildiğimi hatırlamıyorum; ama eminim üzerim silinmiştir başkaları tarafından çeşitli nedenlerle. Kimseye bilerek bir kötülük yapmak istemedim, bilerek yalan söyleyip üzmüş olduğumu da hatırlamıyorum ama yine de öyle veya böyle canlarını sıkmışımdır. Benim canımı en çok sıkanlar ise, "sen nasılsın-neler yapıyorsun" diye sormayanlar. Laf olsun diye değil gerçekten sormaktan bahsediyorum. Gerçi ağız alışkanlığıyla bile sormayı akıl etmeyenler var. Yani gerçekten başkasını dert etmeyenler.  Geçen gün bir arkadaş sorunca, daha doğrusu uzakta olduğu için yazınca, fark ettim. Bir şeyler anlatmayı özlemişim. Yakın dönemde gerçekten bir diyalog kurmak çok zorlaştı. İnsanlar aslında konuşmuyor; tek taraflı bildirimde bulunuyor. Tebliğ. Monolog. "Ben böyleyim abi" insancıkları. Biraz da sosyal medy...

iyi haber

Beklediğim iyi haber sonunda geldi. Doçentlikte eser inceleme sonucu: başarılı. Sevinince ne yapılıyordu tam olarak bilemediğim için bir süre bir şey yapamadım tabii; mutlu olmanın/hissetmenin garip hale geldiği bir süreçteyiz. Bekleme/beklemek/biraz daha beklemek/kötü bir şey olacak gerginliği rutinini kısa süre de olsa dışarı çıkınca, sudan çıkmış balık gibi kalıyorum. Şimdilik yoluculuk bitmiş de aşağı inmişim sersemliği var. Sonrasında yola devam, yeniden...

Filmler kitaplar fotoğraflar

Ahlat Ağacı'nı izledim; Hasan Ali Toptaş'ın yeni kitabını okumaya başladım; eski tatlar, eski titreşimler ama aynı hazzı vermeyen işler. Ardından bir de eski günlerden kalan kutular açılınca, eski mektuplar, biriktirilen biletler, gidilen yerler, fotoğraflar... tam anlamıyla nostalji oldu. İmalar, acabalar, doğru-yanlış sayıları ve öğrenci olduğunu gösterir belge. Hangisi gereksizdi bunların, atmak lazım. Gereksiz olan bu dert tasa mıydı? Yeniden bir seçim yapma şansım var mı? Geri dönsem aynı birikintilerin altında mı kalırım?  İyi kötü bir şeyler yapmaya çalışan, içine doğduğu kabuğu değiştirmeye çalışan biriydim, elimden geleni yaptım. Uğraşırsam, çalışırsam, denersem değişeceğini düşündüm. Sonra Adana-Pozantı otobanında aynı şarkıları dinledim durdum. Aynı şarkılardan farklı manalar çıkardım bu kez. Eskiler aynı hazzı vermiyordu. Şarkıları cover'lamak gerekli.